Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS) tarafından tasarlanan ve yürütülen “Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik” çalışması kapsamında düzenlenen Kent Sohbetleri, Mayıs ayında gerçekleşti.

 

Kadıköy’de Ermeni, Rum ve Yahudi yerleşimi yüzyıllara dayanan bir tarihe sahip. “Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik” başlığını taşıyan çalışma, bu kadim tarihe ve bugünkü izlerine yönelik farkındalığın arttırılması ve çağdaş kent kültürünün gelişiminin desteklenmesi amacıyla hazırlandı. Bu kapsamda semtin dokusunda yer etmiş olan azınlıklara ait yapıların; ibadethane, okul, işyeri ve gündelik yaşam alanlarının, kısacası tarihi mirasın mekanlar üzerinden derlendiği bir Kadıköy rehberi ve haritası hazırlanacak. Bir Kadıköy Kaynakçası’nın hazırlıklarını da içeren çalışma aracılığıyla kültürel mirası korumak, kültürel hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak ve kent yaşamında kültürlerarası diyalogun gelişime katkıda bulunmak amaçlanıyor.

 

Çok kültürlü Kadıköy’ün çok kültürlü rehber ve haritasına bir ön hazırlık oluşturması amacıyla yerel halkın katılımına açık olarak bir dizi seminer düzenlendi. “Kent Sohbetleri” üst başlığını taşıyan seminerler, Mayıs ayı boyunca katılımcılarla buluştu.

 

5 Mayıs Pazar günü gerçekleşen ilk seminer, “Khalkedon” belgeseli çerçevesinde şekillendi. Belgeselin gösteriminin ardından, Kent Sohbetleri dizisinin ilkinde; Kadıköy’de Rum tarihi konuşuldu. Khalkedon belgeselinin danışmanı da olan Yorgo İstefanopulos’un modere edeceği toplantıya Orhan Türker ve Maria Kiracopulu Günberk konuşmacı olarak katıldı, sağlık sorunları nedeniyle katılamayan İrini Dimitriyadis ise gönderdiği metin aracılığıyla katkıda bulundu.

 

Kent Sohbetleri, 12 Mayıs Pazar günü, iki oturum ile devam etti. 14.00’da başlayan ilk oturum; “Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı” başlığını taşıyordu. Modaratörlüğünü Eli Arditi’nin üstlendiği oturumda, Yeldeğirmeni semtindeki 100 yıllık aile tarihini kitaplaştıran Harun Niyego konuştu. Kahve molasının ardından, saat 16.00’da gerçekleşen olan ikinci oturumda, bu kez karikatürist yazar İzel Rozental “Moda Sevgilim” adını verdiği ve Moda anılarını derlediği kitabıyla yazar Rita Ender’in konuğu oldu.

 

17 Mayıs Cuma günü, saat 16.00’da başlayan Kent Sohbetleri’nde ise Kadıköy’ün Ermenileri konuşuldu. Sevan Ataoğlu tarafından modere edilen “Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi: Bir Yıllığın İzinden” başlıklı seminerde, araştırmacı-yazar Krikor Damatyan’ın 5 cilt halinde hazırladığı Ermenice “Kadıköy Yıllığı” eseri çerçevesinde Kadıköy Ermenilerinin tarihi ele alındı.

 

Kent Sohbetleri dizisinin son oturumu “Birlikte Yaşamak” başlığını taşıyordu. Kadıköy’de yüzlerce yıllık tarihe sahip birlikte yaşam pratiğinin konuşulduğu oturumu KADOS Yönetim Kurulu Başkanı Tanay Sıdkı Uyar modere etti. Tasarım Atölyesi Kadıköy’de gerçekleşen seminerde; Yorgo İstefanopulos, Mıgırdiç Margosyan ve Eli Arditi toplantıda konuşmacı olarak yer aldı.

 

Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik” projesi, “Yerel STK’lar Hibe Programı” kapsamında Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS) tarafından tasarlandı ve uygulanıyor.

Basın Bülteni

Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS) tarafından tasarlanan ve yürütülen “Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik” çalışması kapsamında düzenlenen Kent Sohbetleri, Mayıs ayında gerçekleşti.

 

Kadıköy’de Ermeni, Rum ve Yahudi yerleşimi yüzyıllara dayanan bir tarihe sahip. “Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik” başlığını taşıyan çalışma, bu kadim tarihe ve bugünkü izlerine yönelik farkındalığın arttırılması ve çağdaş kent kültürünün gelişiminin desteklenmesi amacıyla hazırlandı. Bu kapsamda semtin dokusunda yer etmiş olan azınlıklara ait yapıların; ibadethane, okul, işyeri ve gündelik yaşam alanlarının, kısacası tarihi mirasın mekanlar üzerinden derlendiği bir Kadıköy rehberi ve haritası hazırlanacak. Bir Kadıköy Kaynakçası’nın hazırlıklarını da içeren çalışma aracılığıyla kültürel mirası korumak, kültürel hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak ve kent yaşamında kültürlerarası diyalogun gelişime katkıda bulunmak amaçlanıyor.

 

Çok kültürlü Kadıköy’ün çok kültürlü rehber ve haritasına bir ön hazırlık oluşturması amacıyla yerel halkın katılımına açık olarak bir dizi seminer düzenlendi. “Kent Sohbetleri” üst başlığını taşıyan seminerler, Mayıs ayı boyunca katılımcılarla buluştu.

 

5 Mayıs Pazar günü gerçekleşen ilk seminer, “Khalkedon” belgeseli çerçevesinde şekillendi. Belgeselin gösteriminin ardından, Kent Sohbetleri dizisinin ilkinde; Kadıköy’de Rum tarihi konuşuldu. Khalkedon belgeselinin danışmanı da olan Yorgo İstefanopulos’un modere edeceği toplantıya Orhan Türker ve Maria Kiracopulu Günberk konuşmacı olarak katıldı, sağlık sorunları nedeniyle katılamayan İrini Dimitriyadis ise gönderdiği metin aracılığıyla katkıda bulundu.

 

Kent Sohbetleri, 12 Mayıs Pazar günü, iki oturum ile devam etti. 14.00’da başlayan ilk oturum; “Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı” başlığını taşıyordu. Modaratörlüğünü Eli Arditi’nin üstlendiği oturumda, Yeldeğirmeni semtindeki 100 yıllık aile tarihini kitaplaştıran Harun Niyego konuştu. Kahve molasının ardından, saat 16.00’da gerçekleşen olan ikinci oturumda, bu kez karikatürist yazar İzel Rozental “Moda Sevgilim” adını verdiği ve Moda anılarını derlediği kitabıyla yazar Rita Ender’in konuğu oldu.

 

17 Mayıs Cuma günü, saat 16.00’da başlayan Kent Sohbetleri’nde ise Kadıköy’ün Ermenileri konuşuldu. Sevan Ataoğlu tarafından modere edilen “Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi: Bir Yıllığın İzinden” başlıklı seminerde, araştırmacı-yazar Krikor Damatyan’ın 5 cilt halinde hazırladığı Ermenice “Kadıköy Yıllığı” eseri çerçevesinde Kadıköy Ermenilerinin tarihi ele alındı.

 

Kent Sohbetleri dizisinin son oturumu “Birlikte Yaşamak” başlığını taşıyordu. Kadıköy’de yüzlerce yıllık tarihe sahip birlikte yaşam pratiğinin konuşulduğu oturumu KADOS Yönetim Kurulu Başkanı Tanay Sıdkı Uyar modere etti. Tasarım Atölyesi Kadıköy’de gerçekleşen seminerde; Yorgo İstefanopulos, Mıgırdiç Margosyan ve Eli Arditi toplantıda konuşmacı olarak yer aldı.

 

Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik” projesi, “Yerel STK’lar Hibe Programı” kapsamında Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS) tarafından tasarlandı ve uygulanıyor.

Program

“Khalkedon Belgeselinin İzinde”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Khalkedon Belgeselinin İzinden”

5 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Yorgo Istefanopulos

Konuşmacılar:

İrini Dimitriyadis

Orhan Türker

Maria Kiracopulu Günberk

 

Katkılarından dolayı Dr. Berken Döner’e teşekkürlerimizle…

 

Yorgo İstefanopulos: Tekrar hepinize hoşgeldiniz diyorum.

 

Beş yıl önce yaptığımız, bizim vakfın yaptırmış olduğu bu belgeselin tam olarak bugünkü projenin amacına yönelik olduğunu o zaman bilmeden yaptırmıştık. Sözlü bir tarihtir. Oradaki insanların söyledikleri, bizim toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel hayatını tanıtma amacını taşıyordu. Nitekim bu projenin de amacı kültür değerlerini, kültür mirasını tanıtmak. O belgesel tanıtıyordu. Bugün, belgeselin ardından böyle bir panel yapıyoruz. Ama öncelikle ben size birtakım bilgiler vermek istiyorum.

 

Bu içinde bulunduğumuz bina nedir, neydi, ne oldu… Girişte restorasyondan önceki resimlerini görebilirsiniz. Eğer görmediyseniz çıkışta bakın, çıkışta solda, duvarda göreceksiniz; berbat bir durumdaydı. Rum toplumunun eğitime verdiği değerin işareti olarak, 1861’de, kilisede anca okuma yazma -Rumca okuma yazma- öğretilirken 1871’de iki tane okul kuruldu. Bu bina kız okulu, karşı bina erkek okulu idi. Karşı binada, şu anda Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği yönetiminde kiraya verdiğimiz binada, ‘Merak Eden Çocuk’ (BÜMED MEÇ) adıyla Türkçe ve İngilizce, anaokulu ve ilkokul düzeyinde eğitim verilmektedir. O okul binası hakkında herhangi bir bilgi yok. Yani tarzı hakkında… Bir mimarın yüksek lisans tezini buldum; azınlık binaları hakkında, İstanbul’daki tarihi binalar konusunda bir belge. Verdiği bilgiye göre, 1871’de kız okulu ve erkek okulu olarak iki okul kurulmuştur. Erkek okulu 1896’da yangınla yok olur ve 1898’de yeni mevcut bina bahçesiyle Rum ilkokulu olarak faaliyete geçer. O zaman tabii Osmanlı döneminde kızlar ve erkekler ayrı olacaktır, karma sınıflar yok. Dolayısıyla burası kız okulu, orası erkek okulu. Cumhuriyet tarihinde, 1924’te, bir girişim olmuş “acaba birleştirebilir miyiz” diye ama aynen devam ettiler çünkü kalabalıktı, tek bir yere sığmıyorlardı.

 

Biraz önce belgeselde gördüğünüz gibi azaldı o toplumun nüfusu. Ve 1946’da, 1945-46 eğitim döneminde, kız okulunun bu binadaki yaşamı sona erdi ve ondan sonra kızlar karşı okula taşındılar. Ondan sonra karma eğitim. O okula da ufak bir değişiklik yaptılar; bir ana girişi var bir de yanda küçük girişler var. Bir tanesine kız girişi demişler, öbürüne erkek girişi. Güzel bir okul, fevkalade. Burada tablosu… Moda Kültür Derneği Başkanı Bay Fedon nerede? Fedon, o mimarın çizdiği tabloyu bir ara getirirseniz bir görelim. Çok güzel bir plan ve bina. Renkli bir tablo bulmuştuk Yüksekkaldırım’da, satın aldım. O tabloyu getirin, şöyle koyalım. 2010’da maalesef tek bir öğrenci kaldı. Tek bir öğrenciyle o binanın idame edilmesi; ısısıydı, yağmuruydu, elektriğiyle, suyuyla, doğalgazıyla maalesef çok pahalıya mal oluyordu ve patrikhanenin de verdiği yetkiyle o okulu kapattık. Bir arkadaş belgeselde diyor ki “keşke kapanmasaydı”. Çocuk yoktu ki, kim gelecek? O tek çocuğu o yıllarda ve 2010’dan sonra doğan küçükleri Zapyon İlkokulu’na gönderiyoruz. Karşı tarafa nakliyesini bizim vakıf üstleniyor ve diğer okullara gönderiyoruz -anaokuluna, ilkokula vesaire. 2010’dan sonra bu okul kapandı.

 

Şu anda da belgeselin ardından, birtakım söylemler oldu orada. Eski Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk “İstanbullular geri gelsin” dedi. Aynı şeyi Bülent Arınç’tan duydum “geri gelsinler” diye. Ben de “1964’te sürgün edilenler öldüler, gelemezler” dedim. “Çocukları gelsin”. “Gelmezler”. Ve öneri yapıyorum; belgeselde duyacaksınız, İstanbullu olup olmadığına bakılmaksızın ekonomik krizde olan eşit sayıda Yunanlıya -o sırada tam vaktiydi- bu öneri yapılsaydı belki bugün toplumumuz çok daha fazla kişi olacaktı. Yapılan bir projeksiyona göre bugün 2500 olan sayımız, 5 yıl sonra 500 kişi anca kalacak. Çünkü ölümler var; evlilikler yok, doğumlar yok. Sadece cenazeler var. Ancak biz umudu yitirmiyoruz, Ruhban Okulu açılacak diye bekliyoruz. Sayın cumhurbaşkanımız “Atina’da da camii yapılırsa açarız” demişti. Camii yapılıyor ama şu anda başka bir şart daha koştu, “efendim müftüleri ben göndereyim buradan”. Ama müftüler Yunanistan’da devlet memuru. Halbuki buradaki patrikhaneyi vakıflar olarak biz destekliyoruz, kiliseleri de öyle. Halbuki Yunanistan, müftüleri ve camiileri kendisi destekliyor, maaşları ödüyor. “Benim memurum” diyor, “senin tayin etmene müsaade etmem”. Ama bunu anlatmıyor, bu söylenmiyor. Sadece “müftüleri ben istiyorum” diyor.

 

Ruhban Okulu açılırsa neye yarayacak, diyeceksiniz. Biraz önce söyledim; papaz bulamıyoruz, ilahi okuyucu bulamıyoruz. Eğer Ruhban Okulu açılırsa, inanın, kendini din hayatına adamak isteyen birçok insan Ayion Oros (Aynaroz) yerine, İstanbul’daki veya yurt dışındaki herhangi bir üniversitenin Ortodoks ilahiyat fakültesine gideceğine, buraya gelir. Dolayısıyla hepsi, din adamları, papazlığa kadar gitmek isteyecek. Ailesi olur, çocuğu olur vesaire… Büyükleri gelecek, kardeşleri gelecek ama maalesef hala izin yok. Ben Kadıköy Rum Ortodoks cemaati yönetim kurulu başkanı olmakla beraber, aynı zamanda insan yokluğundan, Ruhban Okulunun da yönetim kurulu başkanıyım ama hiçbir bütçe yok orada da.

 

Şimdi panel konuşmacılarına söz verelim. Bu arada bayan İrini Dimitriyadis maalesef ateşli hasta. Ateşi çıktı gelemiyor. Ne kadar “bir taksiye atla, gel” dediysek de cesaret edemedi. Dolayısıyla konuşmasını benim okumamı istedi. Aynı şekilde etkili olmayabilir ama yazdıklarının aynısını aktaracağım. Bayan İrini Dimitriyadis, bir profesör. Bahçeşehir Üniversitesi’nde profesör. Benim öğrencim idi. Tıpkı, Tanay Hocamız gibi, o da öğrencimdi Boğaziçi’nde. Tanay şu anda Marmara Üniversitesi’nde profesör. Aynı zamanda KADOS’un başkanı. Bayan İrini, ilginç bir çalışma ortaya çıkardı. Türk Eğitim Sisteminde Rumlar diye bir kitap. İnanılmaz bir kitap. Ne sabırla, hangi kaynaklara başvurdu, neleri bir araya getirdi, inanılmaz bir çabaydı. Kendisini burada gıyabında tekrar tebrik etmek istiyorum. İrini’ye bir alkış. Şimdi İrini’nin konuşmasını okuyacağız.

 

İrini Dimitriyadis: Hepiniz hoşgeldiniz.

 

Öncelikle KADOS’un (Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği’nin) inisiyatifini almış olduğu bu projede yer almaktan mutlu olduğumu belirtmek isterim. Sayın İstefanopulos’a bana bu toplantıda konuşma fırsatı tanıdığı için ayrıca teşekkür ederim.

 

Çoğunuz panelden önce ‘Khalkedon: İstanbul’un Anadolu Yakasındaki Rum Cemaati’ belgeselini izledi. Kayıtlara geçmesi için belgesel hakkında kısa bilgi vereyim. Belgeselin ilk gösterimi, Nisan 2014 tarihinde İstanbul’da yapıldı.  İnisiyatifini Yorgo İstefanopulos’un başkanı olduğu Kadıköy Rum Cemaati Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfı üstlendi. Belgeseli mubadil bir ailenin oğlu olan Grigoris Oikonomidis hazırladı.

 

Belgesel, arka planda Kadıköy’ün kısa bir tarihçesini verirken aynı zamanda İstanbullu Rum azınlık toplumunun demografik olarak tükenme sınırına gelmesine neden olan 6-7 Eylül Olayları (1955) ve 1964 yılında Yunan uyrukluların sınırdışı edilmeleri (sürgün) kararının bir toplumun çözülmesini nasıl tetiklediğini, Kadıköylü Rumların tanıklıkları üzerinden izleyicisiyle paylaşıyor. Belgeselde, İstanbul Rum cemaatinin sosyal ve kültürel yapısı, İstanbul’da yaşamaya devam edenlerle göç edenlerin aidiyet tanımları, vatanlarına bağlılıkları, katkıları, küskünlükleri, özlemleri, travmaları samimi duygularla aktarılıyor. Belli bir dönemi aksettirmesi açısından önemli bir çalışma. Birkaç yıl boyunca İz TV’de yayımlandı ve geniş toplum tarafından beğeniyle izlendi. Bir ‘hafıza’ çalışması olarak misyonunu yerine getirdiğini düşünüyorum.

 

Bu ve buna benzer, kültürel belleğimize katkıda bulunacak girişimlerin -bizlerin de bir parçası olduğumuz- 1930-1960 kuşağının sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Çünkü bu kuşak Rumların hem parlak dönemlerini hem de Rum toplumunun yaşamış olduğu üç travmatik olayı ilk elden deneyimlemiş bir kuşak. Varlık Vergisini, 6-7 Eylül Olaylarını, 1964 Yunan uyrukluların sürgününü ve sonrasında 1974 Kıbrıs Olaylarını… Özellikle de 1964 sürgünü ile başlayan, 1974 Kıbrıs Olayları ile devam eden demografik çözülmeden etkilenen bir kuşak. Bu dönemdeki yaşamı, acıları, varoluş çabasını, güçlüklere karşın başarılı olanların öyküsünü anlatabilecek kuşak bu.

 

KADOS’un üstlenmiş olduğu bu proje, bu açıdan çok önemli. Her üç azınlık toplumuna ortak bir platformda kendini anlatma şansı veriyor. Yorgo Hoca bu paylaşımın sadece üç azınlık toplumu arasında kalmaması gerektiğini, asıl yararın geniş toplum üyelerinin katılımını sağlamakta olduğunu savunuyor hep. Özellikle de genç nesilde bir farkındalık yaratmak çok önemli. Üçüncü konuşmacımız, genç nesil temsilcimiz, Maria, bu konuya belgeselde kısaca da olsa değiniyor. Belki konuşmasında da değinir.

 

Ben belgeseli birkaç kez izledim. Belgesele konuşanların verdiği bilgilerin ışığında gerçekten de bir Rum yaşantısı hikâyesi çıkıyor ortaya. Ancak bu bilgi belgesel boyunca biraz dağınık olarak verildiği için, toplumu tanımayan birinin anlatılanların toplum sosyolojisi açısından ne ifade ettiğini kavraması biraz güç olabilir tek seyirde. Bu nedenle, ben bu konuşmamda, bu belgeselin izini sürerek Rum toplumunun sosyal yaşamının portresini çizmeye çalışacağım.

 

Belgeselde okullardan, kiliselerden, dernekten söz ediliyor. Ayrıca özellikle 1964 yılında Yunan uyruklu olanların bir hafta içinde yurdu terk etmeleri kararı sonrasında başlayan çözülme dile getiriliyor. İzleyici bu süreçte nasıl bir “sürü psikolojisinin” oluştuğunu paylaşımlardan açıkça görebiliyor. “Pencerenizi tıklatıp ‘hala gitmediniz mi’ diyorlardı” diye ifade ediyor bu süreci konuşanlardan biri. Dernek başkanı Fedon Kaftoğlu ise bu çözülmeyi “ilk başlarda bir şey hissetmedim; sonra bir tespihin kırılması gibi oldu; birbiri ardına gittiler, tüm arkadaşlarımı kaybettim” şeklinde dile getiriyor.

 

Belgeselde öne çıkan önemli noktalardan biri de vatanlarından ayrılma kararı alanların İstanbul’u ziyaretlerinde hissettikleri. Bir bölümü gitmek durumunda kaldıkları için isyan ederken diğer bir bölümü ise zaman içinde değişen Kadıköy’ün artık “onların” Kadıköyü’nün olmamaya başladığını söylüyor. Atina’da yaşayan konuşmacılardan biri “Eski günlerde alışveriş ettiğim fırından aldığım ekmek artık aynı kokmuyor” diye serzenişte bulunuyor. Aslına bakılırsa bu değişimin yarattığı yabancılaşma biz burada kalanlar için de geçerli.

 

Gidenlerin kırgınlığı (hatta isyanı) konusunda belgeseldeki bir ifade beni çok etkilemişti. Bunu söyleyen Kostas İoannidis, milli masa tenisi takımımızda oynayıp o yıl tek galibiyetimizi Yunanistan’a karşı oynanan maçla getirmiş olan biri. Ancak İstanbul’dan gitme furyasına kapılmış ve Atina’da yaşamaya başlamıştı. “Kolay mıydı yerinden yurdundan olmak, kolay mıydı sanki Yunanistan’da hayat? Beni köklerimden koparmamaları gerekirdi. Moda’daki tüm ağaçlar, bütün sokaklar, her şey benimdi” diyor.

 

Belgeselde parçaları birleştirince Rum azınlık toplumunun ‘toplum içi organizasyonunun’ ne denli güçlü olduğu ortaya çıkıyor. Ancak biraz düşününce bu güçlü yapılanmanın bir yandan toplum bireylerini bir arada tutarken diğer yandan geniş toplumla ilişki kurmaya gerek duymadıkları için, ‘içine kapalı’ bir toplum olmalarının nedeni de olduğunu anlayabiliyoruz.

 

Rum Toplumunun Sosyal Yapısı

 

Ben Rum toplumunun sosyal yapısına; okul, kilise, kültür dernekleri, yardım dernekleri (philanthropia) ve basın üzerinden bakılması gerektiğini düşünüyorum. Bu yapı taşlarının her biri kendi içinde muazzam bir gelişmişlik gösteriyor zaman içinde. ‘Takdire şayan’ (övgüye değer) olan ise bu yapı taşlarının nüfusun 150.000 kişi olan dönemleri kadar 2.500’e düştüğü dönemlerde bile faaliyetlerini ve etkilerini devam ettirmeye çalışıyor olmaları.

 

Okullar

 

Geçen gün ünlü bir dil bilimcinin (Hristos Kleris) söyleşisinde bir topluluğun en önemli birleştirici ögesinin ‘dil’ olduğu söylendi. Ben ilkokulu hemen bu binanın (Moda Kültür Derneği) karşısındaki okulda, Caferağa Rum İlkokulu’nda okudum. Ben o okulda sırf eğitim görmedim, Rum kimliğimi orada edindim. Örneğin bir ‘karnaval’ kültürü bende bu ilkokulda gelişti ve halen Moda Kültür Derneği’nin düzenlediği toplantılar sayesinde bu gelenek devam ediyor ve bana göre bu bir kültürel zenginlik. Yorgo Hocamız da her yıl bu toplantıları renklendiriyor.

 

Ben ilkokuldan sonra yabancı dilde eğitim veren okullara gittim, Yunancam çok gelişmedi. Ancak bu okuldaki eğitimim bana sonradan kendi başıma dilimi geliştirme şansını verdi. Şimdi bir akademik seminerde biraz zorlansam bile Yunanca bir tebliği sunabilecek durumdayım.

 

Bu nedenle ‘Benim Kadıköy’ümde’ hayatımı ve kimliğimi şekillendiren en önemli yapı taşı ilkokulum oldu. Bunu belgeselde de vurguluyorum. Zaten benim okuduğum dönemlerde başka bir alternatif de düşünülemezdi bir Rum çocuğu için. Herkes bölgesindeki Rum ilkokuluna giderdi. Ne yazık ki son dönemlerde belli nedenlerle artık bazı aileler çocuklarını Rum okulları dışında ilkokullara yollamaya başladılar. Toplum değişiminin beni en üzen noktası bu ve her fırsatta da dile getiriyorum bazı kimseleri kırıyor olsam bile. Anadilde eğitim olanağı varken bundan yararlanmamak bence üzücü.

 

Bu nedenledir ki, hepimiz 2010 yılında Kadıköy Rum Okulu’nun kapatılmasından derin üzüntü duyduk. Ama yapacak bir şey yoktu. Yeteri kadar öğrenci kalmamıştı. Bu konu belgeselde de yer alıyor. Tek sevindirici tarafı bir eğitim kurumu olarak değerlendirilmiş olduğu.

 

Kiliseler

 

Kiliseler, Rum toplumu için sadece dini vecibelerin yerine getirildiği mekânlar değil aynı zamanda birer sosyalleşme alanı… Sadece günlük ayinler değil, düğünler, vaftiz törenleri, cenazeler de kiliselerde yer aldığı için sosyal bir merkez olarak daha da önemli oluyorlar. Özellikle bir azınlık toplumu için bu ikinci özellikleri çok önemli.

 

Geçen haftalarda, tam da Paskalya Bayramı öncesinde, Atina’daydım. İstanbullu Rumlarla görüştüm ve ben sormadan sohbet arasında şunu söylediler: “Buradayken kiliseye gitme ihtiyacını İstanbul’dayken duyduğumuz kadar duymuyoruz.”

 

Buna karşılık, ayrılmış olup İstanbul’a turistik nedenlerle gelenlerin ilk gittikleri yer, zamanında gitmekte oldukları kilise ve tabii ki mezarlık oluyor. Hala bu aidiyet hissi güçlü bir şekilde devam ediyor. Bu konu belgeselde birden fazla kişi tarafından vurgulanıyor.

 

Halen burada yaşayanlar ise belli bir sorumluluk hissediyorlar… “Ben gitmezsem, diğeri gitmezse kiliseler kimin için var olacak” görüşü var… Bir anlamda orada belli bir emek sarfedilerek yürütülen ritüele de bir saygı olarak gidiliyor -ben en azından çoğu kez o düşünceyle gidiyorum. Yeni nesilde bu sorumluluk duygusunun ne ölçüde devam ettiğini genç arkadaşımız söyler umarım bizlere.

 

Gerçi son dönemlerde Rum nüfusun ‘yok’ seviyelere gelmesiyle Pazar ayinlerinde kiliseye gidenler çoğunlukla Ortodoks Moldavyalılar, Ruslar ve Gürcüler oluyor. Onlar sayesinde kabul edilebilir sayıda bir cemaat oluyor kilisede. Ancak onların da ‘anlamadıkları’ bir ayini takip ettiklerini de unutmamak gerekiyor. Bu saptama belgeselde de dile getiriliyor.

 

Kilise onlar için de bir sosyalleşme alanı kimliğini taşıyor, çünkü ayinin ardından çay-kahve-kuru pasta ikramı da var ve onlar da kendi aralarında sosyalleşme imkânı buluyorlar.

 

Kültür Dernekleri ve Hayır Kurumları

 

Şu anda bulunduğumuz bina (Moda Kültür Derneği) gerçekten de Kadıköy Rumları için bir simge. Benim ulaşabildiğim kadarıyla şu bilgi var elimde: 1910-1944 yılları arasında bu bina kız okulu olarak faaliyet göstermiş. 1944-1945 yılında kız okulu kapatılarak karşı binada karma eğitime geçilmiş. Bir dönem eğitimin 7 yıl olduğu biliniyor.

 

Moda Kültür Derneği’nin (veya eski tabiriyle Moda Kültür Cemiyeti) kuruluşu ise 1946 yılında, kız okulunun kapanmasından sonra olmuş. Fedon Kaftoğlu’nun bana belirttiği kadarıyla dernek ilk olarak eski Sanat Okulu’nun, Cem Taksi’nin yanındaki basketbol sahasında küçük bir binada faaliyet göstermiş bir iki yıl. Sonrasında da bugün bulunduğu bu binaya geçmiş.  1944’te iaşe ambarı olarak kullanılmış deniyor ama bu kesin değil.

 

Yorgo İstefanopulos: Bu fırsatla bir bilgiyi tekrarlayayım: Kız okulu ile aynı zamanda, 1871 yılında, yolun diğer köşesinde erkek okulu da kurulmuştu. Ancak o bina 1896’da bir yangın sonucu kullanılamaz olmuştu. 1898 yılında erkek okulu yeniden inşa edildi ve Merak Eden Çocuk anaokulu ve ilkokulu bu binada eğitim veriyor. Bu iki yıllık arada erkek öğrenciler nereye gitti, sormadınız: Bugün Rexx sinemasının bulunduğu yerde eskiden bir Rum tiyatro binası vardı, Apollo idi ismi. Apollo tiyatrosunun küçük odaları sınıfa çevrildi ve orada eğitime devam edildi. Ondan sonra Apollo yok oldu, Hale sineması oldu, Hale sineması yok oldu, Rexx sineması oldu.

 

İrini Dimitriyadis: 1960 yılında, derneğin 552 üyesi varmış. Bugün ise yine Kaftoğlu’nun söylediğine göre 60 civarı üyesi bulunuyor… Dernek eski günlerde hafta arası 17:00-23:00 arası; Pazar günleri ise 10:00-18:00 arası açıkmış. Gençlerin ilk flörtleri burada başlar; yılbaşı, paskalya kutlamaları burada yapılır, ping pong oynanır, sohbetler edilirdi. Önceleri radyodan sonraları da televizyondan maçların izlendiği bir mekân. Arada tiyatro gösterileri yapılır, bilgi yarışmaları düzenlenirdi. Bütün bu hikâyeler belgeselde serpiştirilmiş bir şekilde anlatılıyor aslında.

 

Sayın Fedon Kaftoğlu bana Moda Kültür Derneği’nin bir de basketbol takımının oluğunu söyledi. İddialı bir takımmış. 1955 olaylarından önceki dönemlerde ilk dörde girermiş.

 

Bu derneğin önemini Fedon Kaftoğlu’nun belgesele söylediği bir sözde de görüyoruz: “Bu dernek ikinci evimdi. Ben 11 yaşımdan beri dernekteydim ve heyecanla 18’ime gelip üye olmayı bekliyordum” diyor. Dernek halen hayatının önemli ve vazgeçilmez bir bölümünü oluşturuyor.

 

Kadıköy’de, Moda Kültür Derneği’nin dışında Üsküdar Kültür Derneği (kuruluş 1946) ve Çengelköy Kültür Derneği de vardı.

 

Ben gençliğimde çok fazla ‘dernek kızı’ olmamıştım. Farklı ilgi alanlarım ve biraz da okullarım nedeniyle daha geniş toplumdan arkadaşlarım vardı. Sanırım ben şimdi bu derneğe eskiden olduğundan daha yakın hissediyorum kendimi ve bu aidiyet hissi de hoşuma gidiyor.

 

Philanthropia: Fukarasever Dernekleri

 

Rum sosyal yapısının bir diğer temel taşının da ‘philanthropia’, yani yardımseverlik olduğunu belirtmiştim.

 

Bu binanın alt katında bir aşevi vardı. Bu bulunduğumuz salon, ekonomik durumları iyi olmayan öğrencilerin yemekhanesiydi. Aşevinde her gün yemek pişirilir, saat 12:00-12:30 arası, ihtiyacı olanlar sefertasları ile gelir, yemeği alırlar, öğlen yemek arasında da öğrenciler gelir ve yemekhanede aynı yemekten yerler. Son zamanlarda çocuklar düşünülerek menüye sosis, makarna da eklenmişti. Haftada üç kez et yemeği verilirdi.

 

Gönüllülük esasına bağlı olarak yürütülen bir hizmetti bu. Fukarasever Derneği ve Aşevi yönetim kurulları ayrıydı. Fukarasever Derneği genel yardımlaşma sorumluluğunu taşırken (ihtiyacı olanlara parasal yardım, sağlık harcamaları yardımı, gerektiğinde hastaneye götürme gibi), Aşevi yönetimi salt aşeviyle uğraşırdı. Yönetim kurulu üyeleri ve bazı gönüllüler haftanın belli gününde gelirler ve yemek pişirme işine hem gözetmenlik eder hem de dağıtımına yardım ederlerdi. Annem yıllarca çalışmış olduğu için bu deneyimi iyi bilirim.

 

Ayrıca gelir getirici faaliyet olarak da takvim satışları, balo tertiplemeleri yapılır, ev ev dolaşılıp bilet satılırdı. Aynı zamanda bazı iş adamları her yıl belli miktarda malzeme sağlardı. Moda’daki Fukarasever Derneği’nin dışında Üsküdar Yenimahalle Fukaraperver Cemiyeti ve Kuzguncuk Aghia Varvara Fukarasever Cemiyeti vardı.

 

Basın

 

Gazeteler vardı ve halen de var… Günümüzde iki adet günlük gazetemiz yayımlanıyor: Apoyevmatini ve İho. İnternetten de okunabiliyor. Günlük haberlerin ötesinde doğum, ölüm, nişan, evlilik, vaftiz ilânları açısından önemli bir toplum haber alma aracı… Bir de sizlere yabancı ve de ilginç gelecek bir diğer duyuru olur bu gazetelerde: ‘İsim günü’ kutlamaları ve isim gününde o yıl misafir kabul edemeyeceklerin duyuruları. Bu eskiden daha da önemliydi.  ‘İsim günü’, adını taşıdığınız aziz/azizenin kilise tarafından kutsandığı gündür. Benim dönemimde doğum gününden önemliydi. İriniler örneğin, 5 Mayıs’ta kutlanıyor, yani bugün.

 

15 yıl öncesine kadar Kadıköy’de gazete dağıtımını yapan bir gazetecimiz vardı. Adnan Çukuryayla. Gözleri çok az görürdü yine de gazetemizi zamanında getirirdi her gün. Ona da rahmet dilemek istiyorum.

 

Nasıl bir toplum?

 

Rum toplumunun temel örgütlenmesini özetledikten sonra belgeselde söylenenlere dayanarak, Rum toplumunun sosyal yaşamı açısından ne tür çıkarsamalar yapabileceğimize bakmak istiyorum.

 

Bu güçlü örgütlenme toplumun kendisi için ne kadar doyurucu olsa da, aynı zamanda dış dünyayla iletişim kurma ihtiyacını da ortadan kaldırıyordu. Siz çoğunlukla ‘gerçek’ sosyalleşmenizi bu dar çevrede yapıyor buluyordunuz kendinizi. Bu özellikle benim gençliğimin yaşandığı 1960-1980 yılları arasında, ‘Rum kimliğini koruma’ mekanizmasıydı aynı zamanda. Özellikle karma evliliklere karşı bir koruma.

 

Hem belgesele konuşan hem de benim ayrıca görüşmüş olduğum yakın zamanda vefat eden Peder Dositheos, şöyle diyor eski günler için: “Burada her şeyimiz vardı. Ben Avrupa yakasına, ortaokula gitmem gerektiğinde geçtim. Ben Beyoğlu’na 18 yaşımda ilk kez çıktım. Kadıköy bir cennetti. Dernek bizim sosyal yaşantımız için her şeyi sunuyordu”.

 

Belgeseldeki salt bu cümle bile ‘kapalı’ bir toplum karakterini aksettirmeye yeterli. Sadece bir Rum olarak değil, ‘bölgesel’ olarak da oldukça kapalı bir yaşam portresi veriyor bu söylediği [Bir Kadıköylü’nün Pera veya Tatavla derneklerinin düzenlediği bir çaya veya baloya gitmesi daha enderdi. Çoğunlukla herkes kendi bölgesinde kalırdı].

 

Belgeselde derneğin ‘ortak acıları paylaşma’ mekânı da olmuş olduğunu öğreniyoruz. Yine Peder Dositheos’un belgeselde söylediklerinde öne çıkıyor bu özellik. İzlerken dikkatinizden kaçmış olabilir. Bence bu oldukça önemli bir ayrıntı: 1964 yılında Yunan uyruklarına uygulanan sürgün kararı nedeniyle İstanbul’dan ayrılması gerekenlerin adları radyodan veriliyormuş o dönem. İnsanlar bu dernekte toplanıp kimlerin o gün listeye alındığını dinlermiş. ‘Ortak bir acının birlikte paylaşımı’ belki de acıyı dindiriyordu, kimbilir?

 

Benim şimdi farkediyor olduğum önemli diğer bir nokta ise farklı azınlık toplumları arasında veya geniş toplum ile azınlıklar arasında kültürel açıdan ortak bir faaliyet ortamının oluşmamış olduğu (maçlar haricinde). Benzer dernekler Ermenilerde ve Yahudilerde de olduğu halde ‘ortak’ toplantıların yapıldığı hiçbir etkinliği, ben en azından, hatırlamıyorum.

 

Okullar arası tartışma (münazara) etkinlikleri bile (yanlışım olabilir) sadece Rum okulları arasında yapılırdı. Komşu sayabileceğimiz Ermeni okulunun davet edildiğini hatırlamıyorum hiç. Son zamanlarda bu konuda epeyce ilerleme kaydettik. Örneğin Şişli Terakki Lisesi’nde Yunanca dersi veriliyor. Avrupa projeleri sayesinde ‘ortak’ çalışmalar yapılıyor. Bir de Ermeni ve Yahudi cemaati, Türkçe de yayın yapmaya başladı ve bir anlamda geniş topluma açıldı. KADOS projesi de bu değişimin somut bir örneği.

 

Tabii ki burada sözünü etmemiz gereken bir büyük değişim daha yaşanıyor toplumda, o da sayıları giderek artan karma evlilikler. Bu evliliklerin toplum kimliklerinin evrilmesinde nasıl bir etki yaratacağını sanırım ancak bir sonraki nesilde fark etmeye başlayacağız.

 

Yanyana yaşama / Birlikte yaşamaya dair

 

Son yıllarda medyada nostaljik bir söylem gelişmeye başladı. “Yanyana yaşadığımız günler ne güzeldi” deniliyor. Benim aklıma gelen şu: Evet, yanyana yaşandı; güzel anılar paylaşıldı ancak ‘gerçekten’ birlikte yaşandı mı?

 

Geriye bakmanın romantizmiyle (post memory; bellek sonrası) fazlaca mı idealleştiriyoruz eski günlerdeki yakın ilişkileri. Eski günler bir bütün içinde güzel olmuş olabilir ancak ne ölçüde içiçeydi acaba… Hep sınırların konulmuş olduğunu ve o sınırların aşılmaması için de elden gelenin yapılmış olduğunu açıkça belirtmekten çekiniyoruz sanki.

 

Geçen yıl yayımlanan 1950’den Günümüze Eğitim Hayatımızda Rumlar kitabımda işlediğim, şimdi 30’lu-40’lı yaşlarını yaşayan akademisyenlerin bir bölümü geniş toplumla olan ilişkilerinin ancak üniversiteye hazırlık kurslarında başladığını belirttiler.

 

Daha geçenlerde bu projeden söz ettiğim bir azınlık mensubu arkadaşım şöyle dedi: “Ben hâlâ kendi toplumumdan olmayan biriyle konuşurken söylediklerimi ölçüp biçerek söylüyorum. Belli bir çekingenlik hissediyorum”.

 

Bir de sanırım eski günlerin dostluklarını canlandırmaya çalışırken artık bir adım öteye gitmemiz gerekiyor. Kitabımın tanıtımlarından birinde bir hanım dinleyici şunu sordu: “İrini Hocam, şöyle bir öneriye nasıl bakarsınız? Azınlıkların yoğun olduğu bölgelerde, ara sıra Büyükada’da yapıldığı gibi uzun sofralar kurulsa, yenilse-içilse konuşulsa, güzel olmaz mı?” dedi.

 

Benim buna cevabım şöyle oldu: “Evet, tabii ki güzel olur, ancak artık biraz daha derin konulara, azınlıkların haklarına, toplum tarafından nasıl bakıldıklarına, hayatları güzelleştiren birer unsur olarak mı, yoksa eşit hakları olan vatandaşlar olarak mı algılandıklarına bakmaya başlamamız gerekir. Yemek ve buzuki de bunun süsü olur” dedim.

 

Sanki o gün söylediklerimi kanıtlarcasına bir ikinci tepki geldi kitabıma. Bir arkadaş 650 sayfalık kitaba ve içinde işlediğim 85 kişiye bakıp “Bayağı liberalmişiz ki siz o kadar tanıtacak insan buldunuz hocam” dedi. Bu açık bir şekilde bu pozisyonların bir lütuf olarak verilmiş olduğunu, her vatandaş gibi bu pozisyonları elde etmemizin doğal olduğunun hâlâ bugün bile anlaşılmadığının açık bir örneği.

 

Dolayısıyla artık çalışmaların gerçekten de buzdağının biraz biraz tepesinden aşağı doğru inmeye başlaması gerektiğini düşünüyorum, doğru bir farkındalık yaratmak için.

 

Belki ikinci konuşmacımız Sayın Orhan Türker’in anlatacaklarından bu sorularıma cevap olabilecek ipuçları bulabiliriz.

 

Bir de panelin sonunda Sayın İstefanopulos, bu konuda araştırma yapan Berken Döner’e söz verirse tam da bu konuyu incelemiş olan birinin gözlemlerini dinlemiş oluruz.

 

Bu tür toplantıların devam etmesi dileğiyle. Beni dinlediğiniz için teşekkürler.

 

Yorgo İstefanopulos: Bayan İrini Dimitriyadis’e panele katkısı için teşekkür ediyor ve kendisini gıyabında alkışlıyoruz.

 

İrini’nin belirttiği gibi, belgeselde konuşanların verdiği bilgilerin ışığında gerçekten de bir Rum yaşantısı hikayesi çıkıyor ortaya. Zaten bu belgeseli vakfımız yaparken bir sözlü tarih çalışması olsun istemiştik ve amacına ulaşmış bir belgesel.

 

Şimdi mikrofonu sayın Orhan Türker’e bırakmak istiyorum. Sayın Türker yazarlığıyla tanınıyor. Bütün bu kitaplarını müthiş bir araştırmacılık örneği vererek yazdı. Kulak dolusu şeyler değil, gerçekten belgelerden yararlandı.

 

Orhan Türker: Her şeyden önce böyle bir günde beni davet ettikleri için Kadıköy Rum cemaatine çok teşekkür ediyorum. En azından düşüncelerime değer verdikleri için, böyle bir konuşmada benim bir katkımın olmasını istedikleri için gerçekten çok sevindim.

 

Burası benim çocukluk yıllarımda yaşadığım yer ve çocukluk anılarımın büyük bir kısmı Rumlarla beraber geçti. Bugün eşim de Rum ve bütün hayatım burada şekillendi. Ben Kadıköy’de doğmadım, 3 yaşımda geldim. Kabataş Setüstü’nde doğdum. İlk hatırladığım şey gemilerin ışıldaklarıydı, çok korkardım. Büyük bir ev krizi vardı o zamanlar, babam arıyor, bulamıyor. Mecburen kalktık Kadıköy’e geldik. İyi ki de gelmişiz. Caferağa Mahallesi, Mühürdar Karakol Sokak. On sekiz yaşıma kadar burada yaşadım. Liseyi bitirdiğim yıl problem çıktı ortaya: Hem yüksekokul okumak hem de çalışmak gerektiği için, buradan oralara gidiş gelişler çok zordu. Köprü de yok. Saat birde son vapur geliyordu, ondan sonra ulaşım imkânı da yoktu. Yani istemeye istemeye, zorunlu olarak Kadıköy’ü terk ettik ve Harbiye’ye taşındık. Benim Kadıköy ile ilişkilerim uzun yıllar önce fiziki olarak bitti ama doğal olarak tıpkı diğer arkadaşlarımızın da bahsettiği gibi öleceğimiz son güne, son noktaya, son saate kadar unutmayacağız. Çünkü bir insanın hayatını şekillendiren, çocukluğunu yaşadığı belki ilk 10-12 yıldır. Ondan sonrası boş. O ilk yaşam, hayatın ilk tecrübelerinde neredeyseniz orası sizin vatanınızdır. İstanbul’un birçok semtinde yaşadım ama benim vatanım Kadıköy. Çünkü en tatlı ve en acı günlerim burada geçti. Bu küçük şeyi yaptıktan sonra, tırnak içinde bu ön bilgiyi sizlere ilettikten sonra…

 

Kısa bir süre diyorum… Aşağı yukarı demek ki 15 yıl falan yaşadım Kadıköy’de ama tesadüf bu ya en iyi ve kötü yılları yaşadım. Rum cemaati açısından konuşurum; 1955 ve 1964 olaylarının ikisinde de buradaydım. Ne yazık ki çok yakından yaşadım. Burada ilk söyleyeceğim şey; tabii ki üç dört yaşındaki bir çocuk, Kadıköy’e ilk geldiğimiz zaman fark etmiyordum büyük bir çeşitlilik içinde yaşadığımı. Burada Rumlar, Ermeniler, az da olsa Museviler ve birkaç aile Bulgarlar… Benim hatırladığım olay bu. Hepimizin bildiği gibi eski Kadıköylüler…

 

Bu çeşitlilik tabii ki çok uluslu Osmanlı imparatorluğunda gelen bir gelenek. Çok doğal olarak bir İngiliz imparatorluğu bir Fransız imparatorluğu gibi, zamanında bütün dünyayı sömüren. Biz belki onların yaptıklarını yapmadık ama tabii ki çok büyük bir uluslar topluluğu vardı bizde de. Ve başkent olarak da İstanbul. Büyük bir milletler yelpazesi. Eski yazarlar diyor ki, özellikle 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Fransız, İngiliz yazarlar, “Galata köprüsünde yürürseniz dünyada konuşulan tüm dilleri duyabilirsiniz”. İstanbul bu kadar kozmopolit bir şehirdir. O zaman da öyleydi, bugün de böyle. Biraz şekil değiştirse de, biraz doğu dillerine fazla kaydı, ama yine öyle.

 

Ve bu şehirde, böyle bir ortam içinde büyürseniz, o zamanlar yoğun bir araba trafiği olmadığı için, bütün o Leylek Sokak, Fırıldak Sokak, Mühürdar Karakol Sokak, bunları, tüm evleri, tüm ağaçları biliriz. Ve tüm sürü halinde Ermeni, Rum ve Türk çocukları, hep birarada, kavga dövüş, küfür… Ben Türkçe’den önce Rumca küfür etmeyi öğrenmiştim. Eve gidince de -babam biliyordu Rumca- dayak yiyordum “bu küfürleri nereden duyuyorsun” diye. Çok normaldi. Kavga ederdi çocuklar veya bir şeyde iddialaşırlardı, çok iyi hatırlarım. Hıristiyan çocukları, Rum ve Ermeni çocukları hem haç çıkarırlar hem de “vallaha billaha” derler yemin ederlerken. Yani o kadar içiçeydi. Türk çocukları biraz Rumca anlıyorsa “Allah adına” ama bunun Rumcasını söylerdi.

 

Yorgo İstefanopulos: Bugün hala evden çıkarken ben, “bismillah” derim mesela. Rumcasını söylemeye kalksam iki cümle kurmam gerekirdi. Hepimizin ağzında.

 

Orhan Türker: O dönemde yaşayan tüm çocuklar, aşağı yukarı bana yakın yaşlarda olan herkes hatırlayacak. Günlük olaylardı bunlar.

 

Şimdi daha ilginç bir şey söyleyeyim: Paskalya zamanı geliyor. Bütün Moda Caddesi’nde iki üç tane pastane, bir tek Kars pastanesi Türk’tü, diğerleri Rum’du. Şimdi bütün o güzelim paskalya, çikolatalı bildiğiniz gibi horozlar, tavşanlar, yumurtalar, kırmızı kurdeleler, tabancalar çikolatadan yapılmış falan… Tabii kıyamet kopuyor vitrinler dolunca. Ben de babamla gidiyorum, kaç yaşında, 4 yaşında. Çocuk tabii, çıldırıyorsun “baba bana da al”… Şimdi ne diyecek “biz Rum değiliz, onlar sana yaramaz” mı? Almak zorundaydı beni mutlu etmek için. Çok da normal bir şeydi, hiç rahatsız olmuyorduk. Böyle böyle yaşadık.

 

Daha küçük bir hikâye anlatayım. Günün birinde mahallede bir köpek vardı maalesef araba çarptı, öldü. Biz ağladık, sızlandık. Gene Türk, Rum, Ermeni çocukları, köpeğe cenaze yaptık. Bana papaz kılığı giydirdiler eski siyah perdelerden. Öbür Ermeni arkadaş tahtalardan bir haç yaptı. Biz sokakta köpeğin cenaze törenini yaparken kıyamet koptu. Babama söylediler “oğlun papaz kılığında sokakta geziyor”. Düşünebiliyor musun? Babam devlet memuru sonuçta… Böyle bir çocukluk yaşadık. Şimdi zaman geçtikçe daha iyi anlıyoruz.

 

Belgesel 2014’e yapılmış. Gerçekten çok çok değerli bir belgesel. Ne yazık ki yapımcı kişi de çok değerli bir insandı ama çok erken vefat etti. Ve böyle aptalca bir ölüm şekli, domuz gribi. Şaka gibi geliyor ama gitti adam maalesef. Bu sayede onu da analım… Gerçekten öyle, çok güzel bir iş yaptı, artık ne diyelim, yattığı yerde rahat uyusun.

 

1955, 6-7 Eylül Olayları… Küçük bir çocuktum, çok iyi hatırlıyorum. Bahsedildiği gibi Kadıköy’de çok büyük bir şey olmadı çünkü evlere dokunmadılar. Ama çarşı kırıldı, döküldü -özellikle Moda çarşısı. Ertesi sabah babam işe gitmedi. Büyük panik vardı. Türk evlerinde de korkuyorlardı ne olacağını bilmedikleri için. Gelen insanlar buranın insanları değildi. Nereden geldi, kimdir, nedir… Korkunç görünümlü insanlardı. Baltalar sopalar. Ortada kilise yok, koruyacak polis yok, kimse yok.

 

Yorgo İstefanopulos: Bu her iki olay; hem 6-7 Eylül hem de 1964’teki sürgün, gerçekten tezgahlanmış birer provokasyondur. Buradan bir öğrenci Selanik’e gönderiliyor, Atatürk’ün evine patlayıcı atıyor, pek zarar vermiyor. Ve Hürriyet’in ikinci baskısı, patlamadan önce Atatürk’ün evine bomba atıldı diye haber yapıyor ve güruhlar çıkıyor. Baltalarla, kazmalarla her şeyi tahrip ettiler. Bakın, Kadıköy çarşısında da tahrip edildi ama evlere bir şey olmadı. Çünkü Türkler korudu, gerçekten komşular müsaade etmedi kimsenin yanaşmasına. Ama kiliseler paramparçaydı, dükkanlar da paramparçaydı.

 

Orhan Türker: Şimdi biz bunlardan bahsediyoruz, aramızda epeyce genç arkadaş var. Bunun da ne olduğunu bilmiyor olabilirler ama bizler biliyoruz. 1955, biz gözümüzü açtığımızdan beri Kıbrıs, maalesef Türkiye için hep vardı. Londra’yı sevebiliriz, Beatles çok güzel bir topluluktu, Kraliçe Elizabeth güzel bir figür ama İngilizlerin burayı işgal etmesinden beri, 1914’ten beri, o gün bugün burası hayır görmedi. Şimdi konuya dönersek bu bitmez tükenmez olaylar o zaman da vardı. Bizler öleceğiz, gideceğiz, bizim torunlarımız da bunları dinleyecek gibi geliyor bana.

 

Ben Bahariye’de, Moda İlkokulu’na gidiyordum; işte 1955-56 filandı. Tam yanımızda büyük bir arsa vardı -şimdi dev gibi apartmanlar var. Bir sabah uçaksavar topları gördük. Ciddi ciddi askerlerle. Bu nedir? Savunma tatbikatı -eğer savaşırsak Kıbrıs için Yunanistan’la… Biz böyle büyüdük. Maalesef o gün bu gündür bu olay çözülemedi. Konferanslar, şunlar bunlar oluyor, netice edilemiyor. Denilsin ki bakın biz Türk halkını zaptedemiyoruz. İngilitere’ye sözde mesaj veriliyor, burada çatışmalar oluyor, halk galeyana geliyor, Rumlara saldırıyor. Ben tek şey söyleyeceğim kendi mantığımla. Bakın Türk halkı hiçbir zaman galeyana gelmez. Gelse bile lokal olur. Yapısı öyle yani. Yüzyıllardan beri bir geleneği var bu halkın. 1955’in İstanbul’unda, saat akşam yedi buçuk sekiz arası, Taksim’den Beykoz’a, Sarıyer’den Yeşilköy’e, aynı anda nasıl oluyor da bu olaylar bir anda cereyan ediyor. Bir mahallede bir telefon yoktu, parmakla gösterilirdi bu evde telefon var diye. Eğer Yedikule’den bir akrabanız buraya gelirse yatıya kalırdı, ulaşım zordu. Anlatmak istediğim şu ki organize olmayan bir işin kolay kolay aynı saatte, 1955’in İstanbul’unda olması mümkün değildi.  Öyleydi böyledi, sonuçta denildi ki “biz bu Rum toplumuna zarar verelim, Yunanistan’ın canı yansın, belki bir şeyler olur Kıbrıs’ta”… Buradaki insanların hiçbir günahı yoktu. Bu bir gerçek. Herkes kendi işinde çalışıyordu; işte bakkal dükkânı, kasap dükkânı, biri Moda Caddesi’nde pastacı, öbürü fırıncı… Sabahtan akşama kadar o dükkânda yaşadı, o dükkânda öldü, hayatı dükkândı. Bütün hayatı o küçücük fırında geçti.

 

Her neyse, bu kırılma dökülme olayı korkunç izler bıraktı. Bakın, o gün çocuk olanlar, aradan 60 sene mi geçti, yani söylemek istediğim; o kırık cam… Gördüğüm zaman onu hatırlıyorum. Tüm bu cadde Moda çarşısına kadar cam kırığından geçilmiyordu. Ve meyhane vardı çarşı başında, bütün şarap ve rakı şişeleri sokaklarda kırılmış. Günlerce rakı, alkol kokusunu silemediler. Çarşının içinde bir tek Melih Bey’in eczanesi, Türk, o kaldı. Onların meşhur bakkal dükkânları vardı, Karadenizliler, onlar Türktü. Ne oldu çok kısa bir zaman sonra? Bu olay toparlandı ve Rum toplumunda beklenen reaksiyonun çok dışında bir şey oldu, “biz” dediler “hiçbir yere gitmiyoruz, burası bizim vatanımız, inşallah böyle bir şey bir daha olmaz”. Onu da yaptı Menderes hükümeti dışardan gelen çok büyük baskılarla ve beklenen bir tepki olmadı. Çok az Rum ailesi İstanbul’dan gitti 1955’te. Çoğu insan zannediyor ki o olaylar büyük panik yaratacak, insanlar kalkıp gidecekler… Ama gitmediler. Çok az insan gitti. Ne oldu? Kenar semtte yaşayanlar büyük zarara uğradığı için, atıyorum mesela işte Edirnekapı, Surboyları, Samatya, oralarda çok korkunç olaylar oldu. Onlar merkezi semtlere taşındılar. Bir iç göç oldu. Kurtuluş, Cihangir, Tarlabaşı, oralara geldiler. Onun dışında büyük bir olay olmadı.

 

Şimdi Kadıköy’deki genel yaşama, oraya dönelim… Ben hatırlıyorum, uzun yıllar ezan sesi duymadan yaşadık çünkü camii yoktu. Çok ilginç bir şey, iskelede -galiba tamiratta şu anda- Sultan Mustafa Camii var, Osmanağa Camii var mescit boyutunda, bir de Caferağa Mescidi var aşağısında. Moda Camii 1961 yılında yapıldı, çok iyi hatırlıyorum. Oraya cambaz gelirdi, tel cambazı. Orası büyük bir bostandı. 1961’e kadar Moda’da camii yoktu. Buna mukabil 9 kilise, inanabiliyor musunuz? Sayayım size: Kadıköy Kumluk’ta İtalyan ailesinin küçük bir şapeli (şimdi Protestanlar kullanıyor), Kadıköy çarşısı içinde Ermeni kilisesi, çarşının öbür tarafında Rum kilisesi, Bahariye’de Aya Triada en büyüğü, dördüncü Altıyol’da Ermeni Katolik kilisesi, Moda’da meşhur İngiliz Old Şapel, küçük de olsa Amerikan kilisesi… Devam edelim, Yeldeğirmeni’nde Aya Yorgi Kilisesi, Kalamış’ta kilise, mezarlık için Uzunçayır’da kilise, Fransız Katolikleri için meşhur Cem Sokak’taki kilise -ki bir zamanlar orada epey edebi arkeolojik Fransızca dergiler basılmış, Kadıköy tarihinde önemli olan bir yer. Bir de Şifa’da çok küçük bir mescit var. Ve Koço’nun altında tabii ki meşhur, benim de çok değerli saydığım Aya Katerina Ayazması.

 

Ayazma o zamanlar her gün açıktı. Koço’nun bahçe kısmında gündüz saatleri hanımlar çay içmeye gelirdi. Çocuklar oyun oynarlardı bahçede. Benim gibi Rum, Ermeni, Türk çocukları hep beraber ve zırt pırt ayazmaya girer çıkardık. Ben küçükten beri alışkın olduğum için, rutubet ve rom kokusuyla karışık farklı bir kokusu vardı. Geçen sene gittiğimde gözlerimden yaşlar boşaldı. Annemi, babamı, çocukluğumu hatırladım. 60 sene önce de aynı öyleydi. Bunlar insanların hayatında küçük şeyler ama kalıyor. Böyle bir temel üzerinde yaşıyoruz.

 

Üç tane okul; Ermeni ilkokulu bizim evin karşısındaydı, Moda İlkokulu’na da Türkler, işte bu arkadaki Rum okuluna da -Sivastopol Sokak- Rum çocukları geliyordu. Tabii ki Kadıköy’ün en saygıdeğer okulu Saint Joseph -tabii herkesin harcı değil, para gerektiriyordu, her aile yapamazdı. Kadıköy’ün çok kötü de bir dezavantajı vardı. Türk erkek çocuklar için ilkokuldan sonra okul yok. Moda Kız Lisesi ve Moda Kız Enstitüsü hanımlar için ama erkek çocukları ya Haydarpaşa’ya gidecek ya da Pendik Lisesi -mümkün değil, 30-40 kilometre. Paran varsa Galatasaray. Rum çocukları da çok sıkıntı çektiler; hepsi ya Fener’e gidecekler, kırmızı okul dediğimiz Fener Rum Lisesi. Kız çocukları yine Fener’deki kız lisesi ya da daha varlıklı bir aileyse Beyoğlu’na. Ama düşünün 11-12 yaşında bir çocuk, her gün yağmurda, karda, çamurda vapura binip oralara gidecek. Tabii küçük yaşta oralara gidilmez, birisinin götürmesi lazım 10 yaşındaki çocuğu…

 

Bugün de o gün de çok zordu. Ama huzur, mutluluk ve rahat içinde yaşanırdı burada az parayla. Ne bileyim, havası Moda’nın, işte o belgeselde de bahsettiği gibi, gece yapılan bir tur Moda burnuna, iskeleye yazın… Deniz Kulübü’nde, hiç unutmuyorum, Ayten Alpman’ın en parlak dönemi… Şarkı söylediğinde yüzlerce sandal toplanırdı Ağustos geceleri. Koço muhteşem bir yerdi. Tabii ki benim de favorim çocuk olarak. Büyükler ile gidiliyor pazar günleri. Eğer gözleri tutmazsa “doluyuz” derler, almazlardı içeriye.

 

Kadıköy o kadar güvenli bir yerdi ki yaşadığım yıllar içinde ben ne bir kavga gördüm ne bir cinayet gördüm ne bir ciddi hırsızlık olayı gördüm. Çok ilginç. Sadece Pazar günleri Moda Plajı’nda bir şeyler olurdu. Derlerdi ki aklı başında kadınlar Pazar günü oraya gitmesin. Dışardan bekar erkekler gelirdi. Yanlış anlaşılmalar olur… Bu hala bile geçerli, özellikle Adalar’da. Aklı olan Pazar günü dışarı çıkmaz Ada’da.

 

Şimdi insan zannediyor ki böyle bir ortamda yaşarsan hayat hep böyle devam edecek, gidecek. İstanbul’un bu derece büyük bir değişikliğe uğrayacağını hiçbirimiz aklımızın köşesinden dahi geçmiyorduk. O dünyanın içinde hepimiz yuvarlanıyorduk. Bu günkü konfor var mıydı, asla. Bugün iyi kötü herkes belli bir seviyeye geldi şehir yaşamında. Birçok şeylerimiz de kaybolup gitti. Her şeyin bir bedeli oluyor.

 

Derken 1960 sonunda, Londra ve Zürih anlaşmalarıyla Kıbrıs meselesi, zannettik ki çözüldü. Bir barış oldu ve iki uluslu bir Kıbrıs devleti kuruldu. Herkes inanıyordu ki Rum-Türk kavgası bitti. Kavga edecek bir şey kalmadı, ortak devlet kuruldu orada. Zaten bir sıkıntı yoktu. Dediler ki belki birkaç yıl içinde arasında sınır ve pasaport bile kalkacak. Ve inanıyordu herkes buna. Kavga edecek bir sebep kalmamıştı. Üç yıl geçti, iki tarafın da aslında o ortak devlete inanmadığı ortaya çıktı. O bir gerçek. Birdenbire çatışmalar patladı. Meşhur 1963 Kanlı Noel Olayları. O zamanlar burada İnönü hükümeti var, orada da Yorgo Papandreu -korkunç sert bir politikacı. Hiçbir türlü kalıba girmeyen bir insan. Maalesef iki taraf da… İsmet Paşa da son derece sert bir politikacıydı, dediğimdedik biriydi, söylediğinden geri gitmezdi, çok tecrübeli biriydi. Bunlar dediler ki “biz Yunanistan’ı başka türlü geriye çekemeyiz. Buradaki Rum cemaatini bir şekilde hırpalayacağız”. Ortaya çıkan sonuç bu. İşte devamlı bahsedilen bu sürgün olayları…

 

Türkiye’de o günkü kayıtlara göre -hatta resmi kayıtlarda da var- 12 bin küsur Yunan vatandaşı İstanbul’da yaşıyordu. Bu 1930’da imzalanmış özel bir Türk-Yunan oturma-çalışma anlaşmasıydı. “Biz” dedi “bunu tek taraflı iptal ediyoruz”. “Yunanistan bizimle kontra gidiyor, bunun neresi dostluk?” “Ben” dedi, “sizin vatandaşınızı neden besleyeyim”, “çıksınlar gitsinler”, dedi.

 

Yorgo İstefanopulos: Kuzey Kıbrıs’a iki kere üniversite göreviyle gittim. Oradaki Kıbrıslı Türk arkadaşlar bana 1963 Noel katliamının, bir annenin çocuklarıyla banyoda katledilmiş olmasının, tamamen provokasyon olduğunu söyledi. Bir askeri doktorun eşi çocuklarıyla öldürülüyor ve Denktaş ve Küçük bu EOKA’nın işi dediler. Oradaki Türklerin ifadesiyle bu bir iç hesaplaşmaydı hatta belki de provokasyondu. Çünkü çekilen resimler bile ters, diyor. Anlamadım ne demek ters resimler? Eğer çocukları tehdit altında olan bir ana varsa o çocukların üzerine kanatlarını germez mi? Resimler tam tersine kadının cesedi altta, çocukların cesedi üstünde. Demek ki bu yerleştirilmiş. O zaman Kıbrıslı Türkler söyledi, “provokasyon” dediler. Maalesef İnönü bunu bir gerekçe sayarak, Orhan Türker Bey’in söylediği gibi, sert bir politikayla İstanbul’daki Yunan vatandaşlarına sürgün uyguladı. Yalnız Papandreu İnönü kadar sert değildi. 6-7 Eylül Olayları olduktan sonra Yunanistan’dan bir tepki yok; “biz medeni bir ülkeyiz, öyle bir şey yapmayız” diye ifadeleri vardı.

 

Orhan Türker: Şimdi çok derin, bu politikalara girmemek lazım. Çünkü bilmediğimiz şeyler var mutlaka. Bizler sadece yıllar sonra sağda solda yazılanlardan, anlatılanlardan bir şeyler çıkarıyoruz. Tabii ki bilemeyiz ne olduğunu. Sonuçta biz olayın insani tarafına odaklanıyoruz.

 

Düşünün, burada yaşıyoruz hepimiz. Bir gece polis geliyor evinize, “buyurun karakola gidiyoruz” diyor. Kalkıp gidiyoruz, “ben bir şey yapmadım” diyorsun. “Biliyoruz bir şey yapmadığınızı” diyorlar, “siz Yunan vatandaşısınız, biz sizi burada istemiyoruz”. “Bir hafta içinde işinizi gücünüzü tasfiye edin, çıkın ülkeden. Gitmezseniz biz kolunuzdan tutup atacağız”. “Peki” diyor adam, “benim dükkanım var, apartmanım var, çocuklarım okula gidiyor, yatalak annem var”. “Valla” diyor, “bilmiyoruz” diyor. “Karın Türk vatandaşı ise o kalır” diyor. Ve o kadar korkunç şeyler oldu ki… Bir de adama kâğıt imzalattılar; ‘ben Türkiye’den kendi arzumla ayrılıyorum’ -yarın öbür gün Avrupa Konseyi’nde bir şey denmemesi için.

 

Bu, bir anda -belgeselde de bahsedildi- bir zincir panik yarattı. Şimdi siz bakıyorsunuz; tüm tanıdıklarınız, arkadaşlarınız birer birer sınır dışı ediliyor. Her sabah gazetede liste yayınlanıyor. 300-800 isim bir hafta içinde ülkeyi terk edecek. “Yarın” diyor “nasıl olsa sıra bana gelecek, ben de toplayayım” diyor. Bu şekilde, denildiği gibi, Kadıköy’de de tahmin etmediğimiz kadar Yunan vatandaşı varmış. Hepsi Türk vatandaşı Rum hanımlarla evlilik yapmış. En acısı da burada Moda çarşısında kasap Aleko vardı. Meşhur, çok iyi bir karı koca. Annem bir sabah kasaba gitti alışveriş etmeye. Karısıyla da arkadaştı. Çok az Türkçe konuşuyordu. Bir de baktı kepenk inmiş, dükkân kapalı. Sınır dışı edildiler, dediler. Annem böyle eve geldi. Ve buna benzer çok insan Kadıköy’den birer birer silindi gitti. Özellikle 1964 yazında, burada ölüm sessizliği vardı. Çalgılar, gitarlar sustu. Moda Park Sineması vardı, insanlar gitmiyordu. Öyle bir ölüm sessizliği… Sokaklar, Kadıköy çarşısı, antikacılar, eskicilere yalvarıyorsunuz, almıyorlar, “ben ne yapacağım” diyor, bütün evler boşalıyor. Tüm eşyalar gitti. Yok, çünkü insanlar çaresizdi. Kimisi al bu saksılarımı bırakıyorum kimi kediyi bırakıyorum deyip… Korkunç bir olay yaşandı. Bana bugün gelip biri dese “yarın gideceksin, hiç gelmeyeceksin”… O gün ölmeyi tercih ederim. Korkunç bir şey. Ve bunu yaşadı bu insanlar. Ondan sonra biz Kadıköy’de fazla kalmadık. 1966-67 sonunda taşındık. O perde kapandı benim için. Bu konunun acı kısımlarını bırakalım…

 

Bizim çocukluğumuzda Kadıköy’ün nüfusundan 100 bine yakın diye bahsediliyordu. Sınırlar o kadar belliydi ki. Kadıköy çarşı, Moda, Yeldeğirmeni, birazcık Koşuyolu’na doğru -orada kırlar başlıyordu- tek tek evler, ve birazcık da Kızıltoprak’a kadar. Kızıltoprak’ta sadece sahil şeridinde, bahçe içinde evler, villalar, konaklar… Tüm Kadıköy bu. Bizim mal sahibimiz Göztepe Tren İstasyonu’nun orada yazlığa gidiyordu. Moda’da oturuyor. Göztepe Tren İstasyonu’nun orada, bahçe içinde ahşap konak, meyveler falan… Düşünün, Moda’dan Göztepe’ye yazlığa gidiliyordu. Tıpkı rahmetli hocam Fahrettin Kerim Gökay’ın üst Göztepe’deki o köşkü gibi, birçok aile yazlığa gidiyordu Göztepe’ye. Böyle bir Kadıköy bu. Nüfus da 100 bini bulmuyor.

 

Geçenlerde bilgi olarak baktım, yani bilgi olarak söylüyorum: Bu son 15 gün önceki seçimde, Kadıköy’de kayıtlı seçmen sayısı 372 bin. Bu nedir? 18 yaş üstü. Maşallah bol çocuğumuz var. Neredeyse 500 bini rahat geçiyor. Bu ne demektir? Benim bildiğim dönemden bu yana, nüfus beş kat artmış. Dünyada herhalde böyle şehirler azdır. Ve aynı alan üzerinde insanlar yığılıyor, dört bir taraftan farklı kültürler gelmeye başlıyor. O çok enteresan. Tamam, yani bu ülke herkese ait ama birinin kültürü sana ters geliyor, senin kültürün ona ters geliyor; o zaman çatışma başlıyor.

 

Bundan, şimdi değil, 15-20 yıl önce falan Moda’daki dondurmacının orada, tam kavşakta, çay bahçelerine dönülen yerde, Rumca konuşuyoruz… Arkamızdan birkaç tane genç geldi, kızlı erkekli. “Ya” dedi “bunlar ne dili konuşuyor?” Döndüm baktım hakaret için mi diye, hayır değil. Meraktan konuşuyorlar. “Bu” dedi “İtalyanca mı İspanyolca mı” dedi. “Yok” dedim “Rumca”. Ben bu sokaklarda Rumcayla büyüdüm. Rumca benim ikinci anadilim. Ve ben Rumcayı öğrenen son Türk nesliyim. Artık yok bunun arkası. Şimdi üniversitelerde bir şeyler oluyor. Belki benden çok daha iyi biliyor gramatik olarak. Ama bu yaşamı bilmediği için Rum kültürüne yabancı. Dili biliyor ama yaşamı bilmiyor. Bu aradaki fark, önemli olan bu. Çünkü o günleri yaşamadı, işte o vitrindeki çikolata tabancayı görmedi. Bay Yorgo’nun dediği gibi, şu okul boşaldığında sokaktan geçemezdiniz. Benim zamanımda bile 300 çocuk vardı. Bir Yeldeğirmeni bir de Kalamış okulu var. O dönemi görmeyen insana bunları anlatmak mümkün değil. Ben dediğim gibi vapurla geçerken bakıyorum. Fazla değişmemiş gibi görünüyor. Gelip de yürüdüğüm zaman, bakıyorum, Aramyan Uncuyan Ermeni Okulu yerinde duruyor. Ben onun eskisini de biliyorum. 1959’a kadar çok büyük eski bir bina vardı. O yıktırıldı, çok kısa bir süre sonra bu günkü bina yapıldı. Düşünün ki ortaokul kısmı da var.

 

Bizim oturduğumuz apartmanda üç aile vardı. Kadıköy Musevileri kaliteliydi, evde Fransızca konuşurdu. Ben en azından üç beş aileyi tanırım. Ve dediğimiz gibi Kadıköy’den çok sevgili, çok değerli bilim adamları çıktı bu ülke çapında.

 

Ne mutlu bizlere. Aynı sokakları aynı havayı paylaştık bu insanlarla. Benim söyleyeceklerim bu kadar soru olursa cevaplayabiliriz.

 

Yorgo İstefanopulos: Şimdi söz sırası en genç konuşmacımız Maria Kiracopulu Günberk’te.

 

Maria Kiracopulu Günberk: Ben önce hazırladıklarımı anlatayım. Daha sonra İrini Hanım’ın gençlere hitaben söylediklerine cevap vereyim…

 

Khalkedon, körler kenti… Biz Kadıköylüler için ise cennet kenti. Kadıköy’den uzaklaşınca paniğe kapılır, huzursuz olur buranın yerlisi. E alışmışız bir kere tramvayın sesine, çarşısının sesine, Kolombo’nun dönerine, Ali Usta’nın dondurmasına.

 

Kadıköy yaşamından bahsediyoruz madem, dünyaya geliş anıyla başlayalım. Bizim kuşaktan çoğu kişi Kadıköy Şifa Hastanesi’ni mutlaka bilir. Çoğumuz gözümüzü orada açmışızdır. İlk fotoğrafımız da Şifa bebeği tulumuyladır. Biraz büyüyünce, yaramazlıklar başlayınca da o hastaneyi yine ziyaret ettik. Şimdi maalesef hastane binası ıssız ve terk edilmiş.

 

Biraz daha yaşımız ilerledi, e biraz da enerji birikmeye başlayınca… Orhan Bey’in sokakta oynamalarını biz yapamadık, bizi Moda Parkı’na bırakıyorlardı. Büyükler de çay içip sohbet ediyordu. İçleri rahattı. Bugün olduğu gibi kimse birbirine şüphe ile bakmıyordu. Çocuklarla din, dil, ırk ayırmaksızın çocuk masumiyeti ile salıncağa biniyor, kaydıraktan kayıyor ya da sadece tüm parkı deliler gibi koşuyorduk. Parktan ayrılırken de ya Ali Usta’dan dondurma sözü alırdık ya da çıkışta bekleyen oyuncakçı amcadan oyuncak.

 

Sonra okul yıllarımız başladı. Şu anda Sivastopol sokakta hala çocukların cıvıl cıvıl seslerinin yükseldiği, önünden ne zaman geçsem duygulandığım canım okulum. Kadıköy Rum İlköğretim Okulu. Bahçede merdiven, tırabzandan kaymalarımız, at kestaneleriyle savaş yaptığımız… Futbol turnuvaları düzenlememiz, hırkalarımızın kollarını birleştirip voleybol filesi yapmamız. Voleybol oynardık bahçede. Ne zaman okulumun önünden geçsem gözümün önünden film şeridi gibi geçer. Sonra Fener’de ortaokul… Lise yıllarında çok güzel bir etkinliğimiz vardı. 23 Nisan haftasında gerçekleştirdiğimiz ‘Sevgi ile Elele’ organizasyonumuz. Ermeni, Musevi, Türk ve Rum okulları bir arada şiirler söyler, her dilde şarkılar seslendirirdik. Sadece bununla kalmazdık. Her sene belirlenen bir konseptle ilçenin Rum ve Ermeni kiliseleri, havraları, camileri gezilir, fotoğraflar çekilir daha sonra da etkinlik gününde sergilenmek üzere ortak resimler çizilirdi. Haftalarca birarada çalışırdık; provalar yapar, öğrencilerle kaynaşırdık. Hala o senelerden kalma arkadaşlıklarımız var. Yani farklılıkları başkalarıyla tadıyor genç kuşaklar, o ayrımcılıkları yok. Aslında ayıracak pek bir şeyimiz de yok bence. Hep birlikte, bir olsak, birlik olsak daha başarılı yarınlara ulaşacağımıza inanıyorum. Ama maalesef bu azınlığın, azlığın içinde birbirimize destek olamıyor, aksine yenik düşüyoruz.

 

Moda, Kadıköy kocaman bir aileydi. Her cumartesi, her evin alışveriş günüydü. Ben de cumartesi alışverişinde babama eşlik ederdim. O kadar çok insana selam verirdik ki çarşıya inmek neredeyse yarım saatimizi alırdı. E tabi bende çocuk olarak çikolata ikramlarından payımı alırdım.

 

Küçüklükten beri gittiğimiz Aya Triada kilisesinin önemini, değerini seneler geçtikçe anladım. İlk koşuşturmalarım, ilk bisiklete binişim kilisenin bahçesinde olmuştur. Aya Triada kilisesi asilliği ve ihtişamıyla, mükemmel bahçesiyle sadece ibadet yeri değil halkı kucaklayan, insanların toplanıp günlük sıradan konuları tartışabileceğini mükemmel bir yer. O kadar şanslıyım ki vaftiz olduğum kilisede hep hayalini kurduğum kuyruklu gelinliğim ile babamın kolunda belgeselde gördüğümüz o muhteşem bembeyaz mermer merdivenleri yürüyerek düğün törenim gerçekleşti.

 

İnanır mısınız, sıradan evlerde, apartmanlarda her şey çok daha güzel ve basit. Noelde bizim evde süslenen görkemli ağacı görmeye gelen bir sürü yakınımız vardı. Paskalyada evde boyadığımız renkli yumurtaları, yoğurduğumuz mis kokulu paskalya çöreğini komşuyla, dostla, esnafla paylaşırdık. Aşure ayında evimize aşure gelir, kurban bayramında payımıza düşen kurbanlık etler buyur edilirdi.

 

Kültür, örf, adet paylaşmazsak bir yerde tıkanır, unutulur, yok olur. Bizler bir olalım, birlik olalım ki İstanbul’un kültür harmanının bozulmasına engel olalım. Düşman değil kardeş olmayı öğrenelim. Ben merkezli değil biz taraftarı olalım. Madem ki eski günler geri gelmiyor, e o günleri de yaşatamıyoruz, gençlerin elele, sırt sırta vermelerine müsaade edelim. Onların yollarını açalım. Belki o eski günleri yeni kuşağa uyarlayarak tekrar yaşatabiliriz. Yanyanayız, iç içe olmak istiyoruz. Ön yargılar ve engeller olmadan.

 

Şimdi ben, İrini Hanım’ın bahsini ettiği, Büyükada’da büyük masaların kurulması isteniyor ya… İrini Hanım dedi ki “derin konular da vardı”. Evet, derin konularda boğulmaktan yanımızdakine dokunamaz olduk. Bizi rakı, buzuki, çiğköfte birleştirecekse bence ilk oradan başlayalım. Hep beraber derin konuları daha kolay çözeriz.

 

Kilise sorumluluğuna da gelince bence Kadıköy’le ilgili bir sıkıntı var, burada gençler kalmadı, yaş biraz daha ilerledi çünkü. Ben evlendikten sonra ilk defa bu sene Kurtuluş’ta kiliseye gittim. İnanın Kurtuluş’taki kalabalık beni çok şaşırttı. Çünkü çok kalabalıklar, küçük çocuklar var, genç insanlar var. Kalabalık var hala, varız, Rumlar var, Ermeniler var, Museviler var. Sadece birarada olmayı öğrenmeliyiz.

 

Çok teşekkür ediyorum.

 

Yorgo İstefanopulos: Gerçekten genç nesil parlak bir gelecek görüyor anlaşılan. İnşallah o gün gelecek. Toplumun azalması -gerçekten Kadıköy’de genç kalmadı- büyük bir eksikliğimiz. Kiliselerde genç çocukların koroları vardı, bu dönemlerde kuramıyoruz. Beyoğlu’nda, özellikle Feriköy, Kurtuluş ve Beyoğlu tarafında genç çocuklar mevcut ve onlar hala bu geleneği sürdürüyor. Maria bu içiçe olmanın örneklerini anlattı 23 Nisan haftasından başlayarak. Diğer cemaatler, yani Ermeni ve Musevi cemaatler ile birlikte etkinlikler yapılması fevkalade sevindirici. Ama ben onu şöyle diyorum. Bizim zamanımızda toplum öyle kalabalıktı ki başka toplumlarla bir şey yapalım diye bir ihtiyaç duyulmuyordu. Şimdi o ihtiyaç duyulmaya başladı, biraraya geliyorlar. Beni çok mutlu etti bu söylediğin şey. Gerçekten tebrik ederim. Bilmiyorum kim öncülük yaptı…

 

Maria Kiracopulu Günberk: Dört okulun biraraya gelerek her sene düzenlediği bir etkinlikti.

 

Yorgo İstefanopulos: Çok güzel. İrini’nin bahsettiği gibi, gerçekten içiçe yaşanan ve inşallah buradan sonra da… Bu proje için de burada Tanay Hoca’ya teşekkür ediyorum, bu üç cemaati birlikte, biraraya getirdi. Bu arada nüfus azlığımızdan… Biraz önce anlattım; Bülent Arınç “geri gelsinler” dedi. En son ne desin biliyor musun; “O zaman siz”, Erdoğan başbakandı, “başbakanımızın önerisi olarak üçer çocuk yapın”. Ben mi yapacağın üçer çocuk?

 

Kadıköy’deki ve İstanbul’daki Rum toplumu maalesef yaşlandı, çocuk yapacak nüfus az. Onun bize söylemesi tuhaf. Bayan İrini’nin önerdiği genç kızımız var, Berken Döner. Lütfen kalkın ayağa ve kendinizi tanıtın…

 

Orhan Türker: Son bir şey geldi aklıma, çok önemli bir şey. Söylemek istediğim şu: Son yıllarda dile getirilen bir olay var Türkiye’de, ben bunu çok ters görüyorum; hoşgörü. Şimdi açalım, ‘hoşgörü’ ne demek. Efendinin kölesine gösterdiği, yani “eh ne yapalım senin kusurlarını idare ediyoruz…” Demokratik bir ülkenin eşit yurttaşları olur. Bütün yurttaşlar eşittir. Çok şükür yeni kimlik kartlarımızda din hanesi kalkıyor. Bu çok büyük bir olay. Her ne kadar çipin içinde olsa da ilk bakışta görünmüyor. Çünkü insanların bu kriterlerle yargılanması çok uzun yıllar çok sıkıntı yarattı her yerde. Ben bunu tekrar söylüyorum, bu ‘hoşgörü’ lafı hiç güzel bir laf değil. Bir lütuf çünkü. Demokratik bir ülkenin her vatandaşı eşittir. O zaman zaten bunlara gerek yok, herkes her yerde eşittir. O inanç; sen havraya gidersin, öbürü camiiye, öbürü kiliseye gider. Herkesin kendi bileceği iş. Manevi konular, dil konusu aynı şekilde, devletimizin resmi dili Türkçe’dir tabii ki ama herkes kendi evinde istediği dili konuşur, kimse karışamaz. Ve bunun dışında ne hoşgörüsü?

 

Gördüğünüz gibi genç bir arkadaş, aramızda bir yaş fark var. Ne derece, ne farkı var herhangi bir Türk çocuğundan. Ne farkı var, neresiyle fark ediyor. Ve bizim neslimizden sonraki Rum çocukları mükemmel Türkçe öğrendiler -aksansız, vurgusuz. Aynı şekilde Ermeni çocuklar, Musevi çocuklar bilhassa birçok insandan çok daha iyi Türkçe konuşuyorlar. Ve bütün Türk kültürünü benimsemiş bu çocuklar. Ama illa sen bana aitsin, sen bana ait değilsin -bu bence çok şevk kırıcı bir olay. Onun için tekrar söylüyorum, ne olur hoşgörü lafını unutalım. Eşit yurttaşlar.

 

Teşekkür ederim.

 

Yorgo İstefanopulos: Ve sonunda sosyal ve kültürel hayattan bahsettik… Kültürel varlıklarımız vardı, onları da projenin diğer safhalarında size tanıtacağız. Ama önce Berken Hanım’a sözü verelim…

 

Berken Döner: İrini Dimitriyadis Hocamın davetiyle bu panele katılıyorum. İrini Hocam, Moda’yı da içeren bir doktora tezi hazırladığımı biliyordu. Onun kişisel gözlemleri ve tanıklıklarıyla, tezimin bulgularının çok örtüştüğünü fark ettiğimizde beni bu konuşmayı yapmaya davet etti. Paneli düzenleyenlere teşekkürlerimi sunuyor, dinleyicileri selamlıyorum.

 

Tezimde Moda, Tatavla, Samatya ve Burgazada’da yaşayan azınlık gruplarının aidiyet bağları, geniş toplumla olan iletişim süreçleri ve kültürel bellekleri, gündelik hayat pratikleri çerçevesinde araştırma ve analiz konusu yapılmaktadır. Biz bugün burada sadece Kadıköy kısmını konuşacağız.

 

Kent mekânı, iletişim bilimlerinin disiplinlerarası olarak ortaya koyduğu kültürel iletişim modelinin en önemli ögelerinden biridir. Kadıköy gibi tarihsel değeri olan bir ilçede azınlık gruplarının uzun tarihinin incelenmesi, aynı zamanda İstanbul’un çokkültürlü yapısına da açıklık getirecektir. Bu açıdan bu konunun konuşulmasını son derece önemli buluyorum.

 

Çalışmamda azınlık gruplarının birbirleriyle ve geniş toplumla olan iletişim düzeyini saptamaya; ‘gündelik hayat’ı da yaşanılan pratiklerin inşasını anlamak açısından değerli hâle getirmeye çalışıyorum. Çünkü toplumsal yapıların mikro analizinin ortaya konmasında önemli olan gündelik hayat olgusunun, toplumsal gerçekliğin farklı boyutlarıyla betimlenmesinde önemli rol oynayacağını düşünüyorum. Bu nedenle çalışmamın, tek yönlü bir hedefe ulaşmayı amaç edinmek yerine, gözlenmiş ama araştırılmamış olan, azınlıkların İstanbul’daki günlük yaşamına yönelik bulgular elde etmesini umuyorum.

 

‘Azınlık’ denildiği zaman pek çok şey göz ardı ediliyor. Genellikle aynı ya da birbirine çok yakın değerler, nitelikler, gelenekler, yaşam tarzı vb. etrafında birleşmiş bir grup algılanıyor. Bu, devamında yanlış bir bilinçlenmeyi getiriyor. Her gayrımüslim cemaatin kendine özgü koşulları, tarihsel serüveni olduğunun unutulmasına yol açıyor. Topyekûn bir değerlendirme yapılıyor. Bunun sonucunda geniş toplum, ‘azınlık’ları tanımıyor, fakat daha tuhaf olan şey günümüzde bir Rum da bir Ermeni’yi; bir Ermeni de Yahudi’yi tanımıyor. Veya tam tersi… Benim çalışmamın tetikleyici unsuru, bu durumu fark etmemdir. Bu gözlemimi İrini Hocamla paylaştığımda yanılmadığımı anladım. Çünkü onun da az önce ifade ettiği gibi; “Yanyana yaşadık, ama içiçe yaşamadık”. En azından günümüzde de bu durum böyle sürmeye devam ediyor. Sadece yaşça en büyük görüşmecilerim birbirlerinin kültürlerini ve hatta dilini biliyordu. Ermeni, Rum ve Yahudiler, bayramları içiçe kutladığı bir İstanbul anlattılar. Fakat ne orta yaş grubum ne de genç kuşak bu birlikteliğe yetişememişti. Dolayısıyla birbirlerini tanımıyorlardı.

 

Yorgo Istefanopulos: ‘Azınlık’ kelimesini kullanmayı ben reddediyorum. Çünkü azınlık dediğiniz zaman ayrımcılık oluyor. Farklı din mensupları veya farklı cemaatler denilebilir.

 

Berken Döner: Son siyasi süreci göz önünde tutarsak ‘cemaat’ demek bile artık kolay değil. ‘Azınlık’ kavramı ülkemizde ve dünyada, güncelliğini yitirmeyen önemli bir sorun olarak öne çıksa da kavram üzerinde ortak bir anlaşmaya varılamamış. ‘Azınlık’ yeterli bir tanım değil.  Fakat burada ‘ayrımcılık’ yapmak için kullanmıyorum. Ulusal ve uluslarararası literatürde bu sorunun incelenmeye ve tartışılmaya başlamasından bu yana kullanılan bir kavram olduğu için kullanıyorum. Fakat bu yanlış anlaşılma payını da göz önünde tutarak -uyarınızdan sonra- birbirinin yerini birebir karşılamasa da ‘gayrımüslim cemaatler’ olarak kullanacağım.

 

Bu panel dizisinin ilk oturumu Rum cemaatine ayrıldığı için, İstanbul Rum cemaati özelinde konuşmaya devam etmek daha anlamlı olacak. Yakın tarih boyunca, her gayrımüslim cemaatin kendine özgü bir kimlik stratejisi geliştirdiği bilinmektedir. Sözkonusu cemaatlerin geniş topluma açılma süreçleri, kurumlardan topluluklara ve bireylere yönelik tasarlanan bir strateji olarak birbirinden farklı ilerlemiştir. Çünkü kimlik sabit değil, sosyo-politik, kültürel ve mekânsal ilişkilerin etkileşiminden oluşan dinamik ve çok boyutlu bir yapıdır. Bu durum göz önüne alındığında, Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar gelen süreçte, İstanbul Rum cemaatinin özgün durumu daha iyi anlaşılacaktır.

 

Gayrımüslim cemaatler içinde nüfus olarak en az kalan grup Rumlardır. Kimi kaynaklarda İstanbul’da 4000 kadar Rum’un yaşadığı bilgisi yer alsa da genellikle 2000 civarında bir nüfustan söz ediliyor. İstanbul Rum cemaati bu durumun da etkisiyle, kültürlerini koruyabilmek için son derece ‘toplum-içi’ yaşamaktadırlar. Çalışmaya başlarken, ‘özgür ve rahat’ Rum kültürü betimlemelerinden dolayı, en rahat iletişim kurulabilecek gayrımüslim cemaatin Rumlar olacağını düşünürken; en sınırlı iletişim kurduğum grup Rumlar olmuştu.  Kültürlerinin ve anadilinin korunması konusunda en kararlı tutum sergileyenler Rum görüşmecilerimdi. Nüfus olarak çok azalmalarına paralel olarak basın, yayın, eğitim-öğretim, dernek gibi kurumları da azalan Rum cemaatine mensup görüşmecilerim, buna rağmen anadillerini, geleneklerini, yaşam tarzını, yeme-içme kültürünü, eğlence pratiklerini ve benzeri pek çok şeyi bozulmadan koruyabilmişti. Geniş toplumla iletişimde hiçbir sorun yaşamadıklarını belirten Rum görüşmeciler, gündelik yaşam pratiklerini ise sadece kendi toplumu içerisinde sürdürmekte, hiçbir etkileşim olmamasına özen göstermektedir. Bu durum görüşme yaptığım kişilerin ifadeleri ve kişisel gözlemlerim arasındaki farklılığı ortaya koyuyor.

 

Diğer bir konu, kendilerini ‘dindar’ olarak tanımlanmaya uygun düşecek kadar kilise tören ve ritüellerine önem atfettiklerini söyleyebilirim.  Bütün Rum görüşmecilerim bayram gibi törenlere katılımı aksatmazken, her Pazar kiliseye düzenli olarak gidiyorlar. Bu durum manevi boyutunun da ötesinde, aynı zamanda toplum içinde biraraya gelebilmenin de bir yolu olarak kabul edilmekte. Nüfus olarak azalmaya, dağılmaya, parçalanmaya bağlı olarak din kökenli bir sosyalleşme var İstanbul Rum cemaatinde. Bence en çok bunun üstünde durulmalı. Çünkü sosyal hayatı da bunun üstünden anlamlandırabiliriz ancak.

 

Az önceki belgeselde de dikkatinizi çekmiştir, sözlerini “Biz Bizanslıyız” diyerek noktaladı bir hanımefendi. Tam olarak, “Bizans’ın son üyeleriyiz” dedi. Bu durumda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Rumların kültürel kimliğini kuran iki tarihi öğe var. Bunlardan biri Bizans Uygarlığı; ikincisi de Ortodoks Hıristiyanlık. Fakat günümüz İstanbul Rum cemaatinde Ortodoks Hıristiyanlık hepsinin üstünde bir kimlik kurucu olarak öne çıkıyor. Gazeteyi, bülteni vs. incelediğinizde bile bunu rahatlıkla görürsünüz ki en mühim konular patrikhane ile, metropolitlik ile ilgilidir. Ayin, tören bilgileri geniş yer kaplar. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Rum cemaati varlığının devamı olarak patrikhaneyi görüyor.

 

Bir de şundan bahsetmek istiyorum, sonrasında bitireceğim, sorularınız varsa o şekilde devam ederiz… Son yirmi yılda gayrımüslim cemaatlerle ilgili çalışmaların sayısı çok arttı.  Akademide de popüler kültürde de adeta bir ‘moda’ haline geldi. Bunun olumlu tarafları da var olumsuz tarafları da var. Olumsuz tarafı bir ‘şablon’un doğmasına neden oldu. Bu şablon nedir? Bir azınlık stereotipinin oluşturuldu. “Nedir o?” derseniz…. İstanbullu azınlıklar üst sınıfa mensup, varlıklı, görgülü, kentsoylu burjuva bir toplum olarak kodlanıyor. Bu durumun günlük dilde yansıması da, “Rumlar varken Beyoğlu çok nezihti. Şapkasız, eldivensiz sokağa çıkılmazdı!” Dil bilinçtir. Dolayısıyla çok önemlidir. Bu ‘soyluluk, nezihlik’ olumlu bir şeymiş gibi görünse de son derece tehlikeli. Çünkü her bir cemaatin kendi sosyal katmanları var, sınıfsal farklılıkları var… Kavramları doğru kullanmazsak meselenin görüntüsünü değiştiremeyiz. Aynı nostaljik temayı yeniden üretip dururuz ki bu ‘nostalji’ ile ‘gayrımüslim cemaatler’in yanyana getirilmesinden hiçbir zaman yeni bir söylem ortaya çıkmadı! Hep aynı ‘geçmiş yıllara duyulan özlem’ dili tekrar edildiği için, hiçbir yanlış düzelmedi. Son yıllarda bu nostaljik dilin çok örneğini görüyoruz. Örneğin sinemaya bakalım. Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı eserinden uyarlanan, Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş’in senaryolaştırdığı, yönetmenliğini ise Tomris Giritlioğlu’nun üstlendiği 2009 yapımlı Güz Sancısı filmini ele alalım. Güz Sancısı aynı yönetmenin yine azınlıkları konu alan Salkım Hanımın Taneleri’nden sonra, gayrımüslim cemaatlerin tarihsel süreçte maruz kaldığı şiddeti, ayrımcılığı konu alan ikinci filmi. Güz Sancısı filminde, anlatının odak noktası olan 6-7 Eylül Olayları’ndan uzaklaşılması, yaşananların masalsı ve duygusal bir atmosferde geçiyormuş gibi sunulmasıyla film tarihsel gerçekleri yansıtamamıştır. 6-7 Eylül Olayları’nı doğal bir süreçmiş gibi vurgulaması filmin odak noktasından ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Yeşilçam filmlerinde ‘Rum kadın’, potansiyel bir ‘kötü kadın’dır. Dilara Balcı’nın bu konuda güzel bir çalışması var; ‘Yeşilçam’da Öteki Olmak’. Balcı’nın da kitabında vurguladığı gibi Yeşilçam filmlerinde rastlanan ‘Rum kadın’ karakterlerinin en çok genelev işletmeciliği, kaçakçılık vb. işler yaparak geçindikleri bilinmektedir. Pek çok Yeşilçam filminde Rum kadın, çalışmak yerine bir erkekle evlilik dışı ilişkiye girerek geçimini sağlamaktadır. Güz Sancısı filminde de Rum karakterlerin randevu evinden geçimini sağlaması, ailesinin parçalanmış olması bildiğimiz sunumların ötesine geçememiştir. 6-7 Eylül Olayları’nın ulusal sermayenin yaratılması ve etnik homojenleşme ile ilişkisi olmasına rağmen, filmde bu tartışmaya dair en ufak bir ima bile yoktur. Yeşilçam filmlerinden izlemeye alıştığımız her mahallede tek gayrımüslimin yaşadığı izleniminin uyandırılması Güz Sancısı filminde de karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Güz Sancısı filmi tarihin çarpıtılmış halini seyirciye sunmaktan öteye gidememektedir.

 

Bu nostaljik ve gayrımüslim cemaatleri ‘zenginlik, soyluluk’la özdeşleştiren söyleme karşı durulması gerektiğini düşünüyorum. Bunun yeni yanlışlar üretilmemesi için son derece önemli olduğunun altını çizmek istiyorum. Çünkü bu nostaljinin tam karşısında konumlanmış bir ‘milliyetçi’ söylem var. Ve bu milliyetçi söylem de gayrımüslim cemaatleri ‘burjuvazi’ ile özdeşleştiriyor.  Tam da bu noktada nostaljik söylem ile milliyetçi söylem buluşuyor. Az önce izlediğimiz belgesel dolayısıyla, benden önceki konuşmacılar sebebiyle bugün 6-7 Eylül Olayları üzerinde çok duruldu. Evet, bugün resmi tarih bile itiraf ediyor bunun bir ‘pogrom’ olduğunu. Emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun açıklamaları mevcut bu konuda. Ama milliyetçi söylem tam da burada devreye giriyor. “Evet, yanlıştı fakat gariban halk da n’apsın efendim…” türünden bir söylem geliştiriyorlar.  “Rumlar, Ermeniler, Yahudiler çok zengindi, gariban Türk halkı yoksullukla mücadele ediyordu…” söylemi üstüne tarih yazmaya çalışıyorlar. “Kürkler parçalandı, mücevherler yerlere saçıldı, piyanolar tahrip edildi, sokaklar pasta, çikolata koktu…” Bu doğru ama şu da var; “Demek ki azınlıklar çok varlıklıydı. Demek ki kürk, alacak, mücevher takacak, piyano çalacak, çikolata yiyebilecek kadar zenginlerdi onlar” söylemi üstüne kuruyorlar bütün argümanlarını. Neyse ki bütün bunlara cevap niteliğinde bir çalışma yayınlandı; Patriklik Fotoğrafçısı Dimitri Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül Olayları. Böylece bu pogromun başka bir boyutu da dahil edildi. Daha bütünlüklü ele alınmasını sağladı ki olayların sadece Beyoğlu ile sınırlı kalmadığını, nasıl hazırlıklı, sistemli, planlı olduğunu açığa çıkarmaktadır.

 

Son olarak başka bir ‘soyluluk’tan söz etmek istiyorum. Kanımca sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bu panelde Rum olmayanlar da var, ben de dahil. Son yıllarda Rumlarla arkadaş olmak, komşu olmak bir üst sınıfa mensup olmakla, kentsoylu olmakla özdeşleşti. ‘Rum komşular’ özlemle hatırlanır oldu. O komşuların nereye gittikleri, başlarına nelerin geldiği konuşulmaz ama Madam Katina’nın reçelleri, likörleri daima yad edilir oldu. Bu bir ‘kültürel sermaye’ halini aldı. Adeta yeniden keşfediliyor Rumlar. Rum kalmadı ama içinde Rum adı geçen, Rum kültüründen iz bulunan her şey olağanüstü değerli hale geldi. Bugün İstanbul emlak piyasasını, Ayvalık gibi yerlerin piyasasını canlı tutan dinamiklerden biri ‘Rum Evi’. Zengini, orta sınıfı ucuza bir ‘Rum Evi’ satın almak derdinde. Bir de ‘Rum tavernası’ var örneğin… Daha çok örnek verebiliriz fakat en bilinenleri konuşuyoruz.  Adalar’da, Boğaziçi’nde Rumluğu çağrıştıran mekân isimleri çok revaçta sizin de bildiğiniz gibi. Bu sadece İstanbul ile de sınırlı değil. Mesela Gökçeada’da meşhur Efi kurabiyesi vardır. Madam Efi’den yadigâr. Şöyle bir haber anımsıyorum; “Çanakkale’nin Gökçeada İlçesi’nde Rumların unutulmaya yüz tutan kurabiyesi, pastane işletmecisi Ergin Çelik’in girişimiyle beş yıl önce yeniden hayat buldu.” Madam Efi gitmiş, kurabiyesi ise ‘girişimcilik’ başarılarına konu olmuş. Bu çok trajik bir durum. Bizim tam da bu noktada karar verme mekanizmasına karşı eleştirel olmamız lazım.

 

Umarım bu toplantı bir ilk olur böyle çoğulcu bir tarih yazımı için başlangıç olur. Teşekkür ederim.

 

 

**************

YORGO İSTEFANOPULOS

Kadıköy’de, 1800’lerin son çeyreğinden beri Moda’da ikamet eden bir ailenin evladı olarak 1944 yılında dünyaya gelmiştir. 1956 yılında Özel Moda Rum İlkokulunu birincilikle bitirdi. Ortaokul ve lise eğitimine devam ettiği Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi’nden yine birincilikle mezun olmuştur. 1962 yılında, Amerikan Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu’nun giriş ve burs sınavlarında başarılı olarak Mühendislik Fakültesinin Elektrik-Elektronik Bölümü’ne kabul edilmiş ve 1967 yılında mezun olarak okul birinciliğini ödülünü Fizik Bölümünden arkadaşı Avedis Hacınlıyan’la paylaşarak almıştır. Lisansüstü eğitimine burslu olarak kabul edildiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MIT Massachusetts Institute of Teknology’de devam etmiş ve 1969 yılında Elektrik Elektronik Yüksek Lisans derecesini, 1972 yılında ise Doktora derecesini almıştır.

1972 yılında Robert Kolej’den ulusal bir kuruma dönüşen, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamış ve 1981 yılında Doçent, 1988 yılında ise Profesörlüğe yükseltilerek erken emeklilikle ayrıldığı 2005 yılına kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve devam etmiştir. Bu süre zarfında Elektik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkan Yardımcısı ve Bölüm Başkanı, Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Enstitü Müdürü olarak idari görevler üstlenmiştir.

1985-1986 yılları arasında, Amerika’daki Ohio State Üniversitesi’ne araştırma yapmak ve ders vermek üzere konuk öğretim üyesi olarak çalışmıştır.
1985 yılında, günümüzde Mekatronik olarak bilinen bilim dalında “Sistem ve Kontrol Mühendisliği” adı ile disiplinler arası bağımsız bir Yüksek Lisans Programı kurmuş ve bu programın Anabilim Dalı Başkanlığını 2005 yılına kadar yürütmüştür. Bu program ülkemizde bir ilk olup benzer disiplinler arası programlara örnek olmuştur.

Bu 33 yıl süresince Elektrik-Elektronik Bölümü’nde 60’a yakın Lisans Bitirme projesine, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde, Sistem ve Kontrol Mühendisliği ve Biyomedikal Mühendisliği Anabilim Dallarında toplam 45 adet Yüksek Lisans Tezi ve 12 adet Doktora Tezinin danışmanlığı ve yürütücülüğünü yapmıştır. Bu çalışmalardan 26 makalesi saygın hakemli uluslararası dergilerde yer almış, 5 uluslararası kitapta birer kitap bölümü yayımlanmış, bunun yanı sıra 37 farklı uluslararası hakemli konferansta ve 39 ulusal hakemli konferansta bildiri sunmuştur. Ayrıca 8 adet proje tamamlayarak 8 bilimsel rapor hazırlamıştır.

 

2005 yılında Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ne Dekan olarak atanmış, 2012-2014 yıllarında Rektör Danışmanı ve yeni kurulan Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Yardımcısı olarak görev yapmış ve 2015 başında Rektör Yardımcısı seçilmiştir. Bu görevi 2017 yılı Mayıs ayına kadar devam etmiştir. Aynı zamanda 2015-2017 yıllarında Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Vekili olarak Dekanlık görevini üstlenmiştir.

 

Halen Işık Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü ve Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

1991 yılında yapılan Vakıf seçimlerinde Kadıköy Rum Ortodoks Cemaati Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfında Yönetim Kurulu Başkanı olarak seçilmiştir ve bu görevi 28 yıldır aynı başkanlık sıfatı ile sürdürmektedir.

 

31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Caferağa Mahallesi Muhtarlığı Muhtar heyetine aza olarak seçilmiştir.

 

İRİNİ DİMİTRİYADİS

 

1951 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden lisans (1974), Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden yüksek lisans (1977) ve yine Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden doktora derecelerini aldı (1981). Aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1989 yılında Kanada’da University of Waterloo ve Amerika’da University of Pennsylvania Wharton School’da aktüerya bilimi alanında araştırmalar yaptı. Dönüşünde Türkiye’de bu alandaki ilk programı, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde bir sertifika programı olarak açtı. 1995 yılında Risk Analizi Anabilim Dalı’nda doçent, 2010 yılında ise profesör oldu.

2003 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Bu üniversitede Aktüerya Bilimi Yüksek Lisans Programı’nı kurdu. Bölüm başkanlıklarının yanı sıra, 2005-2008 yılları arasında Fen Bilimleri Enstitüsü müdürü, 2008-2011 yılları arasında Fen Edebiyat Fakültesi dış ilişkilerden sorumlu dekan yardımcısı ve Şubat-Eylül 2013 döneminde rektör yardımcısı olarak görev yaptı.

Halen Bahçeşehir Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dr. Dimitriyadis’in “1950’den Günümüze Eğitim Hayatımızda Rumlar: Biyografik Portreler” başlıklı sözlü tarih çalışması Bahçeşehir Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır.

 

ORHAN TÜRKER

1949’da İstanbul’da doğdu. Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Özellikle Moda’da geçen çocukluk yıllarında Rumlarla yakın ilişkisi sonucunda küçük yaşta Yunanca öğrendi. Türkiye’de Turing ve Otomobil Kurumu’nda çalışmasının yanı sıra ülkesel Yunanca tercüman-rehber kokartına sahip olması nedeniyle turizm alanında da faaliyetleri oldu.

Orhan Türker’in kitapları:
Osmanlı İstanbulu’ndan Bir Köşe – Tatavla (1998),
Mega Revma’dan Arnavutköy’e – Bir Boğaziçi Hikayesi (1999),
Galata’dan Karaköy’e – Bir Liman Hikayesi (2000),
Fanari’den Fener’e – Bir Haliç Hikayesi (2001),
Halki’den Heybeli’ye – Bir Ada Hikayesi (2003),
Nihori’den Yeniköy’e – Bir Boğaziçi Köyünün Hikayesi (2004).
Therapia’dan Tarabya’ya – Bir Diplomatlar Köyünün Hikayesi (2006)
Antigoni’den Burgaz’a – Küçük Bir Adanın Hikayesi (2007)
Halkidona’dan Kadıköy’e – Körler Ülkesinin Hikayesi (2008)
Psomatia’dan Samatya’ya – Bir Bizans Semtinin Hikayesi (2010)
Selanik’ten Thessaloniki’ye – Unutulan Bir Kentin Hikayesi (2012)
Pili Adrianupoleos’tan Edirnekapı’ya – Unutulmuş Bir Bizans Semtinin Hikâyesi (2013)

Türker’in kitapları Türk okuyucunun yanı sıra İstanbul’dan Yunanistan’a göçmüş Rum okuyucuların da ilgisini çekmiştir. Galata’dan Karaköy’e – Bir Liman Hikâyesi, 2008’de Yunancaya çevrilmiş, “İstanbul Limanı’nın Hikâyesi” adıyla basılmıştır. Yunanca ve İngilizce bilen yazar, İstanbul Rumları üzerine araştırma ve çalışmalarını Yunanca kaynaklardan eşi Keti Proku Türker’in de desteği ile sürdürmektedir.

 

MARİA KİRACOPULU GÜNBERK

1991 Kadıköy doğumlu. Kadıköy Özel Rum İlköğretim Okulu’ndan mezun olduktan sonra ortaokul ve lise öğrenimine Özel Fener Rum Lisesi’nde (Kırmızı Okul) devam etti. Yeditepe Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği bölümünden 2016’da mezun oldu. Fener Rum Lisesi Mezunlar Derneği ile Kadıköy Fukara Perver Derneği’nde gönüllü olarak görev almaktadır.

 

BERKEN DÖNER

1990 tarihinde Adana’da doğdu. Ortaokul ve liseyi Adana’da tamamladı. Daha sonra Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne devam etti. Aynı üniversitede İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda doktora yaptı. Doktora tezi, “Azınlıkların Gündelik Yaşamında Kültürel Süreçler: İstanbul Örneği” başlığını taşımaktadır. 2014 yılından bu yana Şalom Dergi’de yazmayı sürdürmektedir.

“Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı”


“Moda Sevgilim”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Moda Sevgilim”

 

12 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Rita Ender

Konuşmacı: İzel Rozental

 

İzel Rozental: Herkese merhaba. Bugün anneler günü, bütün annelerin gününü kutluyorum…

 

Rita Ender: Merhaba, hoşgeldiniz.

 

Biraz evvel yukarıda yapılan Yeldeğirmeni’ndeki Yahudiler sunumunu dinledik. Çok ilginç bir sunumdu, öncelikle teşekkürler. Oradan başlamak isterim.

 

Evet, bugün hala, Yeldeğirmeni Yahudiler ile anılıyor. Çünkü biz her zaman, biliriz; “Kadıköy Yeldeğirmeni’nde, bir zamanlar Yahudiler yaşardı”. Bu böyle söylenegelen, bilindik bir deyiştir. Fakat Moda, hiçbir zaman Yeldeğirmeni gibi anılmadı. Moda Yahudi toplumunun bir yerleşkesi -belki gettosu- olarak tanımlanmadı. Moda sanki hep kişisel hikâyelerde yer aldı. Kişisel hikâyemden bir anı paylaşarak bunu örneklendirmem belki mümkün olur.

 

Geçen yıl, Amerikalı Yahudi olan eşimle geleneksel bir Yahudi düğün töreni ile Neve Şalom sinagogunda evlendik. Sinagogda görev yapan hahamlardan biri, Moda’da oturduğumuzu biliyordu ve bize şunu sordu: “Caddebostan’a taşınacak mısınız?” Ne münasebet, dedim, önce anlamadım kendisini. Ben “ne münasebet” diye kendi kendime söylenirken, aynı zamanda onun bu soruyu neden sorduğunu düşündüm. Sordu çünkü Caddebostan’da bir Yahudi yaşamı var. Caddebostan tıpkı bir zamanların Yeldeğirmeni gibi, Yahudi yaşamının sürdürülebildiği bir yer. Nerede, nasıl sürdürülür bu yaşam? Bir sinagog çevresinde sürdürülür. Bugün Caddebostan’da bir sinagog var. Başka nasıl koşullarda sürdürülür? Neye ihtiyaç duyulur? Yiyeceklerin Yahudi yasalarına göre denetlenmesine. Biraz önceki sunumda da geçiyordu, Yeldeğirmeni’nde bir zamanlar Yahudi dini kurallarına göre helal olan; kaşer yiyecekleri satan dükkânlar vardı, kasap vardı.  Bugün Caddebostan’da da var. Sonra okul… Haydarpaşa’da vardı, Moda’da hiçbir zaman olmadı. Moda’da sinagog yok, kaşer ürünler satan kasap yok, bakkal yok, okul yok. Bunlar olmadığı gibi, aksine, Moda’da bir de Katolik okulu vardı: Saint Joseph Lisesi -o da geçti konuşmalarda. Bu çevrede oturan Yahudilerin büyük bir kısmı Saint Joseph Lisesi’nde okudu. Ben orada okudum. Tanıdığım başka Modalı Yahudiler de orada okudu. İzel Bey de orada okudu.  Yani bizim gibi bazı bireyler Yahudi okullarına gidip eğitim almadı. Bunlar, bana göre ‘Moda ve Yahudiler’ başlığı hakkında bir fikir veriyor. Belki şöyle söylenebilir: Moda’da her zaman birey olarak Yahudiler vardı, yani toplu halde yaşayanlar değil ama hikayeleriyle bireysel olarak orada olan insanlar.

 

Bunlardan birinden kısaca bahsetmek istiyorum: Hirsch!

 

Ernst Hirsch, Almanya’dan 1933 yılında Türkiye’ye gelen (kaçan) profesörlerden biri. Hukuk profesörü, ben de avukatım ve kendisinin çok önemli bir hukukçu olduğunu biliyorum. Türkiye’deki ticaret hukukunun ve fikri sinai haklar hukukunun oluşmasında, şekillenmesinde çok ciddi emekleri var. Yeni baskıları yapılan önemli eserleri var. O da Kadıköy’de, Moda’da oturan Yahudilerden biriydi. ‘Anılarım’ isimli kitabından birkaç satır okumak istiyorum: “Azınlıklar yani Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Türk uyruğu olsalar bile kendi içlerine kapalı cemaat tarzında yaşamaktaydılar. Gerçek Türkler bu cemaatlerle kendi aralarına tıpkı Almanya’da daha Hitler’den önceleri, Yahudilere karşı yapıldığı gibi, mesafe koymaktaydılar. Bir Avrupalı, ancak ve ancak başka Avrupalıların da yerleştikleri çevrede oturabilirdi. Buralar da genellikle kozmopolit zihniyetli Türk üst tabaka mensuplarıyla azınlıkların oturdukları yerlerdi. Dolayısıyla özellikle Taksim meydanının çevresindeki semtler söz konusuydu. Buralarda esasen yabancı konsolosluklar ve hastaneler yer alırdı. Bu semtlerde hemen hemen herkes Fransızca anlardı, demek ki iletişim sorunu ortadan kalkıyordu. Ayrıca iki benzer semt daha söz konusuydu. Bunlardan biri, boğazın Avrupa yakasındaki Bebek semti, diğeri ise Kadıköy’e bağlı bir sayfiye yeri olan Moda idi. Bebek ile Moda’yı tercih edenler genellikle İngilizler ve Levantenlerdi…”

 

Hirsch, böyle diyerek devam ediyor ve Moda’ya geliş hikâyesini anlatıyor.

 

Böyle bireysel Moda hikâyelerinden örnekler, Sevgili İzel Rozental’ın kitabında da var: ‘Moda Sevgilim, Yeniden’. Ben daha önce kendisiyle yaptığım röportajda o insanların hikayelerini sorarak konuya girmiştim ama bu kez kitabın ismiyle başlayalım diyorum: Neden ‘yeniden’ yazdınız bu kitabı?

 

İzel Rozental: Neden yeniden? Buna geçmeden önce bir açıklama yapmalıyım: Biz Rita ile burada ne konuşacağız, ne edeceğiz, ne yapacağız konusunda pek konuşmadık. Zaten bir araya da gelemedik. Ben de ayağımın tozuyla şu anda Milas’tan geliyorum, bir jüriye katıldım. Uçaktan iner inmez annemi görmeye koştum. Buraya anca yetiştim… Fakat çok büyük bir tesadüf… Bir liste ile geldim ben bugün. Bu bir isim listesi, birtakım isimler var, birkaç tanesini okuyacağım. Nasıl bir tesadüf olduğunu anlayacaksınız. Ama öncelikle şunu belirteyim, ben bir azınlığa mensubum ve sanırım Rum dostlarımızla kıyaslandığında onlardan bile azınlığım. Çünkü ben bir Aşkenaz Yahudisiyim. Ve bugün Türkiye’de Aşkenaz Yahudisi ailelerinin sayısı bilebildiğim kadarıyla 100’ün altındadır. İşte Rita’nın sözünü ettiği Yahudiler; ki içlerinde hukuk profesörü Ernst Hirsch de var  -her ne kadar çalışma mekânı Ankara olsa da Moda’da ikamet ediyordu- bütün o profesörler… Bakın listede 35 isim var; biri heykeltraş Rudolf Belling, bir diğeri Fritz Neumark, iktisatçı… İsimlerini bir bir okumayacağım, bu akademisyenler Moda’da İngiliz ailelerinin boşaltmış oldukları villalara, köşklere, konaklara yerleştiler. Çünkü sanırım biraz da kendi cemaatlerinden kendilerini soyutlamak istediler. Onlar biraz daha elittiler, kendilerini öyle görüyorlardı. Gerçekten de öyleydiler… Çok da büyük yararları oldu Türkiye’ye. Ve bu Aşkenazlar, yaşamak için Moda’yı seçtiler, buraya yerleştiler. Modanın böyle çekici, tılsımlı bir yönü var, mıknatıs gibi bizleri çekiyor.

 

Bir soru sordun: Neden ‘Moda Sevgilim, Yeniden’ diye… Bunun birinci müsebbibi burada oturuyor, mavi kenarlı güneş gözlükleriyle gülümsüyor… Sevgili Buket Uzuner! İlk Moda kitabım bir seri içerisinde çıkmıştı. 40 kitaplık bir seriydi. UNESCO’nun ‘2010 İstanbul Kültür Başkenti’ projeleri kapsamında, 40 yazardan 40 semtin öyküsünü istemişlerdi. Ama bir şart vardı: Yazar o semtte en az 40 yıl yaşamış olmalıydı. Her semt için yazar bulundu, Cağaloğlu’ndan, Caddebostan’a kadar… Ama Moda için bulanamadı. Oysa ki Moda’da bir sürü yazar var, başta da Buket Hanım. Buket Hanım’a gelmişler, “Moda’yı o kadar çok yazdım ki daha ne yazacağım Allah aşkına” demiş. Derken son çare olarak beni aradılar, yazar mısın diye… Ama ben semt monografisi yazamam ki, mizah yazarım, insan yazarım, tanıdıklarımı yazarım dedim. Tam da bunu istiyoruz dediler. Giriştim hikâyelere. Tanıdığım birtakım insanların başlarından geçenleri biliyordum, onları kurgulayıp öyküleştirdim. Bir şeyler çıktı ortaya ama 45 günlük sürede 180 sayfa doldurmam gerekiyordu. Tanımlı bir iş. Sonuçta, sonlara doğru, itiraf ediyorum, işi şişirmeye başladım. Buket Hanım da bunu anladı zaten. Sonradan, “İzel bunu baştan yazmalısın” diyerek kanıma girdi. Telif süresinin geçmesini bekledim 5 yıl… Arada pek çok kişi, “neden benden bahsetmedin” diye beni bulup hesap sordu. Hatta beni esnafa şikâyet eden bile oldu. Ayrıca bazı haksızlıklar yaptığımı da fark ettim. Bazı Modalılara kitabımda yer vermemiştim ilk kitapta. Yorgo Hoca’nın da sıkça dile getirdiği gibi Moda’da azınlıkların dışında pek çok farklı kültür gelmiş, yaşamış… İşte bu nedenle ‘yeniden’… Bazı eklemeler yapmak, bazı insanları katmak gereğini hissettim. Dilerseniz sohbet ilerledikçe onların kimler olduklarını da yeri geldikçe anlatırım.

 

Rita Ender: Dario da bu fikirden hareketle kitaba dâhil edilen insanlardan biri mi?

 

İzel Rozental: Dario onlardan biri değil, hatta Dario’nun öyküsünü biraz kısalttım. Dario benim kayınpederimdi. Modalı. Bir Moda aşığı ve Moda’da çok sayılan ve sevilen bir kişiydi. Biraz önce yukarıdaki salonda, Yeldeğirmeni’nden Moda’ya kademe kademe geçişin nasıl gerçekleştiği anlatıldı. Toplumun bir kısmı Caddebostan’a gitti, bir kısmı da Moda’ya geldi. Moda’ya gelenler çok kolay entegre oldular. Ben Moda’ya içgüveysi geldim. Böyle. Âşık oldum, 1973 yılında. Nişanlandım, daha ne olduğunu anlamadan evlendim ve Moda’ya yerleştim. Yeldeğirmeni’ni terk etmekten söz ediyordum… Moda’ya gelenler çok çabuk entegre oldular. Birtakım unsurlar rol oynadı bunda. Hatta şimdi durum asimilasyona doğru gidiyor. Ben sosyolog değilim, ama Caddebostan’a gidenlerin daha kapalı, kendi duvarları içinde yaşadıklarını gözlemliyorum. Oysa ki Moda’da sosyal dernekler sayesinde, müşterek yaşam alanları nedeniyle herkes daha iç içe…

 

Ne bileyim… Ben şuna inanıyorum. İnsanlar birbirlerinin farklı yaşam tarzlarını görüp öğrendikçe tanış oluyorlar. Tanışıklık ise barışıklıktır. Buna yürekten inanıyorum. Beni tanımadan benim Yahudi olduğumu öğrenen kişi beni başka türlü düşünebiliyor. Bir anektod anlatıp bitireceğim: Adana’ya davetliyim; bir sergi açılışı… Uluslararası Kadın Hakları Karikatür Sergisi. İki kişi davetliydik. O gün İstanbul’da bir kar fırtınası vardı, diğer davetli arkadaşım “ben gelmiyorum” dedi. Ben ise davet edilmişim, konuşma yapacağım, sonrasında kebap yiyeceğim, hiç kaçırır mıyım! Kalktım gittim. Uçak da iki saat rötar yaptı. Vardığımda kalabalık gelmiş, sergiyi geziyordu. İçeri girdiğimde salona şöylece bir baktım, bir karikatürün etrafında toplanmış birileri vardı. Merak edip yanaştım, neye bakıyorlar diye. Meğerse kendi aralarında konuşuyorlarmış: “Tan Bey gelmeyecekmiş, İzel Hanım da uçağa yetişememiş…” “Valla” dedim, “kusura bakmayın ama size bir iyi bir de kötü haberim var. Önce iyisinden başlayalım” dedim, “İzel geldi”… “Geldi ama İzel o beklediğiniz hanım değil, benim!” Şaşırdılar biraz, sonra gülümsediler… Bir tanesi öne çıktı dedi ki, “Sizin adınız nereden geliyor? Rozental soyadı? Alman kökenli misiniz?” “Hayır ben Yahudiyim” dedim. “Estağfurullah!” dedi. Bakın Moda’da hiçbir zaman bu olmaz!

 

Kayınpederim Dario’ya dönecek olursak… Kendisi müthiş bir insandı. Burada olan Yeldeğirmenliler terzi Salomon’u hatırlayacaklardır, süper Salomon diye anılırdı. Herkese yardıma koşardı. Hiçbir karşılık beklemeden yapardı bunu. Dario ise bana göre Moda’nın Salomon’u idi. Herkesle çok dost, ahbap, arkadaş… Vapur yanaşırdı Moda İskelesi’ne akşamları. Eminönü’den kalkardı. Moda, Kalamış, Caddebostan, Suadiye, Bostancı’ya kadar giderdi. Çımacı da arkadaşıydı, kaptanla da dosttu… Çok dost canlısı birisiydi. Ve Moda denince, kimleri yazayım diye şöyle bir liste yaptım. Dario’yu yazmam gerekirdi. Onun Moda’ya olan aşkını… O da benim gibi Modalı bir kıza âşık olmuştu. Yeldeğirmenliydi, sonra Moda’ya taşındı ve o kızla evlendi. Peş peşe yitirdim ikisini de. Dolayısıyla ilk kitapta biraz da uzun tutarak yazmıştım hikâyesini. İkinci kitapta baktım ki fazla oldu, biraz kısalttım. Ama ekstradan Ayşegül (Sarıca) Hanım girdi. Onu maalesef ilk kitaba alamamıştım. Sonra Cemil Cem girdi ikinci kitaba. Cem büyük ayıbım benim! Adam Türkiye’nin gelmiş geçmiş önde gelen karikatüristlerinden. Ve ben onu kitabıma almamışım! Onun öyküsünü anlattım… Sonra Berken (Döner) ile tanıştım. Derya gibi bir genç kadın. Konuşuyor da konuşuyor, anlatıyor da anlatıyor. Berken bizim için bir ümit! Bana göre Moda’nın geleceğini temsil ediyor. Berken’i de kattım kitaba…

 

Rita Ender: Yazdığınız Modalı Yahudi karakterler arasında Matalonlar da var…

 

İzel Rozental: Evet. Yukarıdaki oturumda Garti’den söz açıldı. O büyük bir matematik hocasıydı. Matalon ise Moda’nın önemli bir simgesiydi. Yürüyüşüyle, yakışıklığıyla… Üstelik bekardı! Onun nasıl dans ettiğini, Moda Kulübü’nde kadınları nasıl cezbettiğini herkes anlatırdı. O da bir matematik dehasıydı. Müthiş bir insandı. Benim matematik hocam olmadı. Fakat bana briç oyununu öğretti. Karımla evliliği yürütebilmem için briç bilmem şarttı, çünkü karım bir briç şampiyonudur. Matalon’suz bir Moda’yı düşünemezdim. Matalon’un öyküsünü yazabilmek için okul arkadaşlarımı sorgulamaya başladım. Deştikçe bir şeyler çıktı. Garti’ye gittim, o da anlattı. Sonra bir de baktım ki ortaya bir şey çıktı ama Matalon değil, Matalon’un kız kardeşi, matmazel Rozet Matalon çıktı. Kitaptaki o öykü.

 

Ben Buket Uzuner’den kitabıma alıntı yaptığım bir paragrafı okumak istiyorum size: “Bazı semtler, şehirler, kişiler güçlü karaktere sahiptir, öyle bir mekân Moda. Saklı ve uzak bir köşede yer aldığı için konumu sayesinde hala mahalle özelliklerini kısmen koruyan, bir zamanlar çok görmüş geçirmiş bir semt. Bir kere Modalı olunca ömür boyu öylesinizdir!” Ben bu son cümleyi sıkça kullanıyorum. Bir kere Modalı olunca artık ömür boyu öylesinizdir. Zaman zaman yurtdışında panel ve söyleşilere katılıyorum. Soru cevap kısmına gelindiğinde hemen şu soruyu patlatıyorlar: “Ne zaman terk ediyorsun? Ne zaman gidiyorsun?” İnanın bir kere Modalı oldum artık, hiçbir yere gitmeye niyetli değilim!

 

Geçen seminerde bir belgesel gösterildi, güzel bir belgesel. Dışarıda DVD’si bulunuyor: Khalkedon. Belgeselde genç bir kız var, adı Maria, ona soruluyor “Gidecek misin, gitmek istiyor musun?” diye… Kendisi ikilem içinde, ama kalmamız lazım diyor, birilerinin burada kalması lazım diyor. Evet kalmamız lazım! Herkesin kalması lazım! Gitmek çözüm değil ki. Nereye gidiyoruz? Biz İstanbulluyuz, Modalıyız.

 

Rita Ender: Biz Moda’dayız ama Moda hızla değişiyor. Moda’nın özellikle son yıllardaki değişimini nasıl yorumluyorsunuz?

 

İzel Rozental: Moda değişmedi ki! Değişmeyen tek şey değişimdir. Moda değişmedi, Moda canlı, Moda yaşıyor. Moda şayet durmuş olsaydı şimdi ölü bir semtti.

Bir örnek vereyim: Şirince’ye gidiyorsunuz mesela, orası yaşıyor. Köylüsü orada. Oysa ki Domatya (Doğanbey) adında bir eski Rum köyü var Söke’de, Dilek Yarımadası’nın tepe yerinde. Mübadele esnasında Yunanistan’dan gelenler yerleştirilmiş. Adam hayvancılık nedir bilmiyor ki, ne yapacak?  Aşağı ovaya iniyor, başlıyor ekip biçmeye. O zaman köyü terk ediyor. O terk edilmiş köye bazı akademisyen dostlar sahip çıktılar, ben de kandım ve karımla birlikte oraya taşınmaya niyetlendik. Çok güzel bir taş ev aldık, restore ettirdik. Sonuçta iki üç gece kaldık, dördüncü gece burada yaşanmaz dedim. Evet, yıldızları seyretmek güzel. Kitap okumak sessizlik içinde falan güzel, ama yaşamıyor! Yaşamayan bir yerleşim yeri olamaz.

 

Şimdi Moda’ya dönelim tekrar, Moda yaşıyor. Ben bu kitabın ilk versiyonunu yazarken iki temel şikâyet almıştım konuştuğum insanlardan. Bir; Moda ihtiyarlıyor, gençler Moda’yı terk ediyorlar, gençlik kalmadı, ne yapacağız, ne olacak halimiz? İkinci şikâyet ise belediyenin iskelede içki içmeyi yasaklamasıydı. O dönem “içkini kap da gel” kampanyası başlatıldı. Cuma akşamları buluşulurdu. Pankartlar, dövizler falan… Böyle aktif bir sivil toplum hareketiydi. Aradan on sene geçti, hatta on sene bile geçmedi, bugün insanlar şöyle diyor: “Moda’da içki içilmesin! Çok fazla barımız var.” Bütün gençlik; Beyoğlu, Cihangir Moda’ya akın etti… Gelen gençlerle iletişim kurmak için yaş faktörü önemli. Bakmayın 35 görünmeme, 70’e merdiven dayadım. Yaşla birlikte hayat tarzı ve insanın metabolizması da değişiyor. Fabrika ayarları değişiyor… Bu kafeler barlar, açık söyleyeyim, pek bana göre değil. Bir iki mekân var gittiğim. Çünkü gerçek Modalıların sığınacak, gidecek yerlere ihtiyacı var. Buket Hanım’ın da var, eminim Yorgo Hoca’nın da vardır. Sığındığımız, bizi tanıyıp hoş geldiniz diyen mekânlar mutlaka var. Oralarda birtakım Modalılarla iletişim içinde olabiliyoruz. Fakat asıl geniş kitle, dışarıdan gelenler… Artık metromuz var. Yani ulaşımı en kolay olan yerlerden bir tanesi Moda. Öte yandan içinden çıkılması en güç olan yerlerden biri de Moda. Girdiniz mi çıkamıyorsunuz! O zaman ne yapacaksınız? Vuracaksınız kendinizi içkiye! Niçin geliyorlar? Cevabı tek bir sözcük: Özgürlük! Bu kadar. Ramazan ayındayız. E çıkın gidin Çarşı’ya bakın, aşağı Kadıköy’e doğru… Herkes serbest, karışan, bağıran, kötü bakan yok, laf atan yok. Ama başörtülüsü, ama dindarı… Sahil yolunda gezin… Ben yürüyüş yapıyorum her gün. Gördüğüm manzara şu: Herkes iç içe. İşte Moda’nın tılsımı bu.  Moda’da güzel bir özgürlük duygusu var. Ve bunun süregelmesi açıkçası bir Modalı olarak benim işime geliyor. Devamını diliyorum. Eski muhtarımız Oğuz Bey’e rastladım bir gün. Ona “neden şikâyet ediyorsunuz içki içenlerden” diye sordum. “Siz değil miydiniz eskiden içki yasağına karşı çıkan?” Moda meyhaneleriyle de ünlü bir semt. Eskiden herkesin, esnafın kendi gittiği meyhanesi varmış çarşıda. Küçük küçük meyhaneler. Adam eve gitmeden önce oraya uğrar, arkadaşlarıyla bir iki tek içermiş. Bu kültür var, böyle bir gelenek var Moda’nın genlerinde… Oğuz Bey ne dedi peki? “İçsinler, içsinler ama adam gibi içsinler!” Aslında o noktada ben de rahatsızım. Çünkü gece birden, ikiden sonra sokağa çıkmaya korkuyorum. Çünkü adamın ne yapacağı belli değil. Adam veya kadın… O özgürlük duygusu kişiyi dönüştürüyor birden.

 

Rita Ender: Herhalde bu özgürlük hissiyle bağlantılı olarak, Moda her zaman sanatçıların da yaşamak için tercih ettiği yerlerden biri olmuş. Öyle değil mi?

 

İzel Rozental: Ben karikatürcü olduğumdan mümkün mertebe ekonomik sözcükler kullanarak çizmeye çalışırım. Çünkü karikatür görsel ağırlıklıdır. Burada bir karikatürcü dostum daha var Köksal Çiftçi, o da Modalı. Moda sanatçılar merkezidir bir anlamda. Hem eski hem yeni bir dolu sanatçı, heykeltraş, yazar, müzisyen var. Barış Manço da Modalıydı örneğin.

 

Rita Ender: ‘Moda Sevgilim, Yeniden’i bugün yeniden ele alsanız, bu kitaba ne ilave edersiniz, hangi Modalıları eklersiniz?

 

İzel Rozental: Bu hakikaten sürekli benden istenen, talep edilen bir şey. Ama bu gücü hissetmiyorum. Çok hikâye, çok öykü var. Herkes anlatıyor, eksik olmasın dostlar… Özellikle dost sohbetlerinde, toplantılarda birileri kalkar, kendi öyküsünü anlatır. Sonra kurgulanır tabii… Ama yani acaba bir daha Moda yazılır mı? Yok, bunun bir baskısını daha yaparım…

 

Rita Ender: Bir gün bir başkası, Modalı İzel Rozental’i yazarsa, İzel Bey’in çok emek verdiği ve Türkiye Yahudi toplumu açısından çok önemli olan Schneidertempel Sanat Merkezi’nin de adı geçer, geçmeli diye düşünüyorum…

 

Bu yıl 20. yılını dolduracak olan ve Schneidertempel Sanat Merkezi’nden ve orada açılacak Türkiye Aşkenaz Yahudileri sergisinden biraz bahsedebilir misiniz?

 

İzel Rozental: ‘Schneider’, Almanca’da terzi demek. ‘Schinedertempel’ da terziler mabedi, ibadethanesi ya da terziler sinagogu anlamına geliyor. Ben bu mekânı bilmiyordum. Ta ki 1998 yılına kadar. 1998 yılında, soyadımdan ötürü Aşkenaz Yahudisi olduğumu keşfeden Aşkenaz Vakfı’nın yönetim kurulu üyeleri beni aralarına almak istediler. Başlarda çok sıkıldım. Tam artık oradan sıvışacağım, o dönemin cemaat başkanı Mario Frayman bana sordu: “Şu üstteki katı ne yapsak? Kiraya mı versek acaba? Sen anlarsın, bilirsin…” “Üst katımızda ne var?” diye sordum. Meğer bir sinagog varmış üst katta. Yukarı çıktık, bir baktım çok hoş bir mekân. Ama dökülüyor. Tarihçesini öğrendim. Meğerse Sultan Abdülhamit’in özel izniyle yaptırılmış, 1895 yılında. Sultanın terzisi Aşkenaz’mış, o rica etmiş… Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde, oralardan kaçıp gelen… Biz burayı restore ettik, daha doğrusu onardık sadece. Ve mimar olup da mimarlık yapmayan sanatçı arkadaşlarımla birlikte bir sanat merkezine dönüştürdük. Bina yüzyılı aşmış ama güzel ve sağlam. Hatta 99 depremine bile dayanmış. Ve yaklaşık altı aydır eşya, anı, hikâye topluyoruz. KADOS’un yaptığını yapıyoruz bir anlamda. Bunu tek başımıza yapamazdık. Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’yla müşterek bir proje geliştiriyoruz. Binanın üst katındaki balkonlar ‘Yaşayan Arşiv’ olacak. Hepinizi bu sanat mabedimize de bekleriz.

 

 

**********

 

İZEL ROZENTAL

 

2 Mart 1951 tarihinde İstanbul’da doğdu. 1971 yılından itibaren amatör olarak çizdiği karikatürleri bazı gençlik ve mizah dergilerinde yayınlandı. 1991 yılında, İstanbul’da yayınlanan Şalom Gazetesi için haftalık olarak editoryal karikatür çizmeye başladı. O tarihten bu yana Tünelin Ucu başlığı altında Şalom Gazetesi’nin birinci sayfasında politik karikatür çiziyor. Briç konulu karikatür ve çizgi bantları Fransa, ABD ve İngiltere’de 1996-2000 yılları arasında düzenli olarak yayınlandı. Çeşitli uluslararası karikatür sempozyumlarında bildiriler sundu. Le Monde Gazetesinin çizeri Plantu’nün kurucusu olduğu Cartooning for Peace Vakfı’nın üyesidir. 2004-2006 yılları arasında Güldiken Mizah Kültürü Dergisi için editoryal yazılar yazdı. 2006-2009 yılları arasında FECO (Dünya Karikatürcü Dernekleri Federasyonu) organizasyonunda ikinci genel başkan olarak görev yaptı. 1999 yılında Schneidertempel Sanat Merkezi’nin kuruluşuna öncülük etti, halen bu merkezin yöneticisi ve Dr. Markus Kültür ve Sanat Derneği’nin başkanıdır.

İzel Rozental’in bugüne kadar 7 karikatür albümü, 5 düz yazı kitabı yayınlandı. İstanbul, Ankara, Manisa, Milas, Tel Aviv, Landeck’de kişisel sergiler açtı. Dünyanın pek çok ülkesinde karma sergilere katıldı. Karikatürleri yurt içi ve yurt dışı yayın organlarında, kitaplarda yer buldu.

 

RİTA ENDER

 

1984’te İstanbul’da doğdu. 2008’de Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Ocak 2010’da avukatlığa başladı. Galatasaray Üniversitesi ve Panthéon – Assas Üniversitesi’nde – Paris II yüksek lisans yaptı ve azınlık hakları üzerine çalıştı. 2001’den beri çeşitli gazete ve dergilerde yazan Ender’in, Mümkündür Mucizeler: Rafael Torel’in Hayatı (Gözlem Yayınları), Kolay Gelsin (İletişim Yayınları), İsmiyle Yaşamak (İletişim Yayınları), Aile Yadigârları (İletişim Yayınları), Objets Portraits (Lior Éditions – Fransa), Madam Amati: Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu (Aras Yayıncılık) isimli kitapları ve “Las Ultimas Palavras” (Son Sözler) başlıklı bir belgeseli bulunmaktadır.

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı”

 

12 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Eli Arditi

Konuşmacı: Harun Niyego

 

 

Harun Niyego: Hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Geçen hafta ‘Khalkedon’un izinde, bir belgeselden hareketle, Rum hemşehrilerimize odaklandık. Bu belgeseli edinmenizi öneririm size. Oldukça değerli bir çalışma. Bugünkü konumuzda geçmiş ve bugünde Yahudi Kadıköylülere yoğunlaşacağız. Sözü Sayın Kadıköy Sinagogu Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Eli Arditi’ye verirken aramızdaki tüm annelerin anneler gününü kutlar, katılımınızdan dolayı hepinize teşekkür ederiz.

 

Eli Arditi: Hoşgeldiniz.

Ben de aynı şekilde, Yorgo Hoca’nın da ifade ettiği gibi, KADOS’a bu etkinlik için teşekkür ederim. Hatta Yorgo Hoca’ya da teşekkür ederim. Kendisi birkaç kere bize evini açtı, birlikte toplantılar yaptık ve bu çalışma bugüne kadar geldi. Ben de burada olan annelerin anneler gününü kutlarım. Şimdi Harun Niyego, fakat kitaptaki isminiz Anri Niyego, Anri Niyego benim gibi bir Yeldeğirmenli ve yaş olarak tabii ki eskiyi benden çok daha iyi takip edip birebir biliyor. Kendisi aynı zamanda ‘Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız’ kitabının yazarlarından bir tanesi. Bu kitabı, biz, Yeldeğirmeni’nde olan Hemdat İsrael Sinagogumuzun yüzüncü yılında hazırlamıştık tanıtım için. Ben sözü size bırakıyorum…

 

Harun Niyego: Değerli misafirler, hepiniz hoşgeldiniz.

Kendimizi büyük topluma nasıl tanıtırız? Bu tanıtımı yapmaya çalışırken yüz yıldan fazla bir süreç içinde Yeldeğirmeni’nde geçirmiş olduğumuz zaman itibariyle oradaki folkloristik karakterleri biraraya toplayarak bir sunum yapmaya çalışacağım. Bu sunumun bazı bu kitaptır (Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız). 1999 yılında bu kitap hazırlandı. Hazırlanışı öncesinde Hemdat İsrael Sinagogu’nun yüzüncü yıl kutlamaları dolayısıyla bir masa oluşturuldu vakıf bünyesinde. Bu bünyedeki faaliyetlerden biri de bir broşür çıkarmaktı. Broşürü çıkarma niyetinde olan dindaşım vefat edince benim kapım çalındı. Çünkü benim o yıl itibariyle 150 yılın üzerinde, babaanne tarafımdan gelen bir Yeldeğirmenlilik var. Şöyle bir Yeldeğirmenlilik var; öyle bir aile ki bu, yaz mevsimi dolayısıyla Osmanlı’nın Kadıköy yöresine Erenköymüş, İçerenköymüş, Kozyatağıymış, Fenerbahçesiymiş, Modasıymış, yazı geçirme düşüncesiyle gelen kesime hizmet etme gayesiyle Yeldeğirmeni’ne yerleşmişler. Ve merkepleri var onların. Her bir merkep bir dükkân. Yok yok o, merkebin içerisinde. İpek hanım iç çamaşırlarından tutun pazen, basma, pırlantaya, nadide bayan süs eşyalarına varana kadar o merkeplere yüklenir, babaannemin tarafının geniş nüfusu olmasından dolayı bu semtlere giderlermiş. Büyümüşler büyümüşler orada, epey bir mal mülk edinmişler ve hikâye faslı başlamış. Sonra bir Dağ Hamamı faslı girmiş. Dağ Hamamı dediğimiz Bella Vista denilen bir yer; Üsküdar’ın üstü… Baba tarafı oradan geldi. Ondan sonra Yeldeğirmeni’nde bir aileye karışma var, sonra annemle bir izdivaç var. Annem de bir Bulgar göçmeninin kızı… Derken, biz böyle bir aile içinde büyüdük. Fakat Yeldeğirmeni, benim kafamda her zaman çok özel bir yer işgal etti. Her şeyimizi biz o semte borçluyuz. Yeldeğirmeni’nde almış olduğumuz formasyonla gerek sinagogda gerek etrafımızda olan kültür düzeyi çok yüksek insanlardan almış olduğumuz formasyonla bir yere kadar geldik, okuduk, vatana millete hizmet etmeye çalışıyoruz.

 

Eli Arditi: Tabii siz şimdi, Harun Bey eski, ben daha bugünü takip ediyorum. Çünkü tabii ki bu yapı, köprünün 1973’te açılmasıyla değişiyor. Yazlıkçılar artık yazlıkçı değil; kalıcı olarak Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı gibi semtlere gelmeye başlıyor. Ama biz ilk önce Yeldeğirmeni’ni bitirelim, sonra…

 

Harun Niyego: Yakınlaşmaya çalışacağım ve tabii ki daha çok Yeldeğirmeni üzerine yoğunlaşacağım.

 

Ben bu konferansı daha evvelden yedi kere muhtelif vesilelerle… Ankara Üniversitesi’nde verdik ilk bu konferansı, ondan sonra İsrail’de bir locada verdik. Ondan sonra cemaatin iki tane kurumunda verdik. Geniş bir faaliyet yapılmıştı o seneler. Sonrasında turizm acenteleri TURSAB benden bunu istedi. Sebep de Yeldeğirmeni’ni kültürel faaliyetlere açmak olduğu için çok fayda gördüklerini bana söylüyorlar. Sonra Kadıköy Belediyesi istedi bu konferansı. Sonra da burada denk geldi konferans. Bu sunumu yapmaktan ve bu kadar geniş bir dinleyici kitlesine sunmaktan da ayrıca haz alıyorum. Hepiniz varolun.

 

Ben bir giriş yapacağım. Şöyle bir giriş yapacağız. Anneannemin, babaannemin ve annemin evde söylemiş olduğu ezgilerle eski Yeldeğirmeni’ni, yani galiba 2004 yılında, tam hatırlamıyorum, çekilen Yeldeğirmeni’ni filmsel olarak dolaştıracağım o ezgiler eşliğinde. Başlayabiliriz.

 

Sunum sırasında perdeye yansıtılan ve 2001 yılında çekildiği kaydedilen görüntüler eşliğinde:

Uzun Hafız Sokağı

Duatepe Sokağı

Paris Mahallesi

Yayla Kasabı

Kehribardjian Apartmanı (1909)

 

Harun Niyego: İzzet Keribar’ın dedesinin apartmanıdır bu. İzzet Keribar, ünlü fotoğrafçı.

Hemdat İsrael Sinagogu

 

Harun Niyego: Yeldeğirmeni’nin en güzel sokağıdır bu, Uzun Hafız Sokağı.

İzzetin Sokağı

Hamam

Recaizade Sokağı

Soryano Eczanesi

Doktor Avram Benoziyo’nun evi

 

Harun Niyego: ‘Benazio’ olarak doktorun ismi yaşatılmış bu kafede.

Saint Louis İlkokulu

 

Harun Niyego: Babamın okuduğu ilkokul.

Rossano Eczanesi

Doktor V. M. Bitran

 

Harun Niyego: Yeldeğirmeni’nin ünlü doktoru, doktor Bitran. Şu anda yaşamıyor, tabelası yaşıyor. Evin şurası karakteristiktir. Davut’un yıldızı vardır evinin girişinde. Halen de mevcuttur.

Ecole Communale Israelite de Haidar-pacha

 

Harun Niyego: Bu okul şu anda tekrar ihya edildi. Önümüzdeki Ekim ayında faaliyete başlayacak. 1929 yılında faaliyetine son verilmişti bu okulun. Ecole Communale de Haidar-pacha, Yahudi ilkokuluydu bu. Bu Ekim ayında ihya edildi, tekrar faaliyetine başlayacak.

Düz Sokağı

Füruzan Apartmanı

 

Harun Niyego: Bu Firuzan Apartmanı; şu anda bazı reklamlarda oynatılıyor. Eski adı Filibe Apartmanı.

Zamboka ve Abeni Apartmanları

İshak Alaton’un iki yaşında kadar yaşadığı apartman

 

Harun Niyego: Bunlar hep Yahudi evleriydi… Şimdi yerlerinde yoklar. Hepsi maalesef yıkıldı. Bu, İshak Alaton’un iki yahut üç yaşına kadar yaşadığı ev.

Valpreda Apartmanı

 

Harun Niyego: Haydarpaşa garının inşa edildiği sırada Alman teknik personelin oturmuş olduğu Valpreda Apartmanı.

Alman İlkokulu

 

Harun Niyego: Alman İlkokulu… Harp bittikten sonra İngiliz Koleji, sonra da bizim okuduğumuz Osmangazi İlkokulu. Bitişikte olan binalar tipik bir Avusturya-Alman mimarisinin özelliğini taşır, tipik.

Niyegoların evi

 

Harun Niyego: Halen bu amblem var. Salomon Yafed. Türkiye’de ilk ecza deposunu kuran kişi, Salomon Yafed.

Nemlizade Sokağı, Raşel Levi ve Kastoryano Apartmanları

30’lu yıllarda Hahambaşı vekilinin yaşadığı apartman

İskele Sokağı

 

Harun Niyego: Bu sokakta, Fransız ilkokulu, Katolik lisesi ve Alman ilkokulu mevcuttu. Ayrıca Almanların lojmanları vardı. Çok popüler bir sokaktı. Nişanlı gençler burada gezinip tur atarlarmış diye anlatırlardı bana.

Eglise Notre Dame du Rosaire

Saint Euphemie Fransız İlkokulu

 

Harun Niyego: Baba tarafımdan bütün akrabalarım burada okudu. Şurası da şu anda Yeldeğirmeni Sanat. Eski Notre Dame du Rosaire Lisesi.

Menase Apartmanı

 

Harun Niyego: Burası Menase Apartmanı. Benim gençliğimin geçtiği apartman. Şimdilerde Ankara Apartmanı oldu.

Kısa bir aranın ardından…

 

Harun Niyego: Yeni bir asra gelinirken Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı bir proje üzerinde çalışmaya başlamıştı. Bu proje gerek semt monografisi gerekse geçmiş dönem Yahudi yaşantısını konu ederek İstanbul Musevi cemaatinin en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Haydarpaşa-Yeldeğirmeni yöresinde yaşam belgeseli olacaktı.

 

Proje gereği bu cemaat ile ilgili anlatılmamış fakat yaşanmış pek çok hikâyeyi kaleme almak, bu semt ile bağları çok eskiye dayanan, yurt içinden ve yurtdışından onlarca kişi ile, onlarca aile ile söyleşiler yapıldı. Sayısız fotoğraf ve belge toplandı. Kaynak yapıtlar ve arşivlerdeki belgeler sabırla, ayrıntılı bir şekilde incelendi. Yani çok ince bir yoldan geçildi ve uzun zaman alan bu çalışmaların nihayetinde toplanan tüm belge ve bilgiler değerlendirilerek Yahudi yaşam belgeseli olarak ‘Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız’ adlı eserde yayınlandı.

 

Sayın KADOS derneği değerli üyeleri, sevgili dostlarım ve eşim… Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız isimli eser, 28-30 Kasım 2005 tarihleri arasında, Ankara Üniversitesi’nde tertip edilmiş olan Uluslararası İspanyol-Türk Sefarad Kültür Tarih Buluşması Sempozyumu’nda konu başlığı olmuş, akabinde sunumu izleyen basınımızdan Hürriyet gazetesi, 21 Ocak 2006 tarihli Cumartesi ekine çalışmamızı taşımıştı.

 

Yahudi asıllı Türk eğitimci, tarihçi, siyaset adamı ve Türk milliyetçisi ve TBMM 7. Dönem Niğde milletvekilliği yapmış Avram Galanti’ye göre, İstanbul’un Anadolu yakasındaki Musevi varlığı, en erken Kuzguncuk mezarlığında bulunan 1562 tarihli bir kayıtla teyit edilmektedir. Evliya Çelebi’nin anlatımlarında da, 17. yüzyılda, şehrin Avrupa yakasında yangın, deprem gibi doğal afetler, veba gibi büyük salgınlar ile camii inşaatından kaynaklanan istimlaklerin Yahudileri etkilediğini ve onları şehrin Asya yakasına doğru göçe zorladığını söyler. Bu göç dalgalarının biri de 1600 yıllarının başında, ünlü Yeni Camii’nin, Eminönü’ndeki eski Yahudi mahallesinin tam ortasına inşa edilmesi sırasında yaşandı. Bu inşaat birçok Yahudi evinin yıkılmasına sebep oldu. Camii inşaatında gözlemci sıfatıyla bulunan Evliya Çelebi, evsiz kalan birçok Yahudi ailesinin, boğazın Asya yakasındaki Kuzguncuk, Üsküdar’ın Bağlarbaşı ve Haydarpaşa sahillerine yerleştiğini yazar. 19. Yüzyılda, Tanzimat Fermanı’yla oluşturulan reformlar, Yahudilerin yaşantısında gözle görülür bir canlanma başlattı. Tanzimat ile gelen bu hareketlilik, Sultan II. Abdülhamit’in saltanatında devam ederek yeni boyutlar kazandı. Bu dönemde hahambaşılık mevkiinde bulunan hahambaşı kaymakamı Moşe Halevi’nin büyük bir hassasiyetle uygulamış olduğu siyasetin Sultan Abdülhamit üzerindeki etkileri derin olmuştur.

 

Bu dönemde Yahudi toplumunun fertleri bankacılık, sanayi, ticaret, tıp mesleklerinde sivrildiler. Devlet bürokrasisinde büyük yerlere geldiler. Osmanlı ve yabancı tebaalı Yahudiler, askeri ve mühendislik eğitimi veren akademilerde tıp, hukuk ve fen-edebiyat eğitmenliğinde bulundular.

 

İstanbul’un çevresinde, bu arada yeni semtlerin ortaya çıkmasıyla çevre de değişmekteydi. Haydarpaşa’da Yeldeğirmeni, Moda gibi semtler, birbirleriyle paralel, birbirlerini dik kesen sokaklarıyla taştan, mermerden; yüksek standartlarda inşa edilmiş apartmanlarla modern bir görüntü arz ediyordu. İtibarı artan ve zenginleşen İstanbul kökenli Yahudi toplumu, bu görünümü dolayısıyla Yeldeğirmeni’ni tercih ederken Rusya, Romanya ve Bulgaristan gibi memleketlerden kopup İstanbul’da yaşama devam etmeyi yeğleyen Yahudiler ise Haydarpaşa yöresini, terk etmekte oldukları şehirlerini andırdığı için çok benimsemişti. Diğer taraftan Rum ve Ermenilerden rahatsızlık duyarak Tokat, Samsun gibi şehirlerden evlerini terketmek zorunda kalan Yahudiler ise Yeldeğirmeni yöresini, Anadolu demiryollarının başlangıcında olması sebebiyle tercih etmiş oldular. Haydarpaşa, Anadolu demiryollarının faaliyete girmesi ile birlikte önemli bir ikmal ve toplu taşıma başı olmuştur. Mütareke yıllarında İslam kuvvetlerinin yörede kamplar kurmaları ve sık sık spor gösterileri tertip etmeleri, bu bölgeyi epey hareketlendirmişti.

 

Babam bana anlatırdı.  Babam 1912 doğumlu. 1919’da da Dağ Hamamı’ndan Yeldeğirmeni’ne taşınmışlar. Şu anda demiryolları sahalarının bulunduğu yerde, Hintli futbolcular ile aralarında tertip ettikleri futbol maçları yaparlarmış. Hintli futbolcuların hiçbiri ayakkabı giymez, nefis bir şekilde futbol oynarlarmış. Ondan sonra da hangi takım kazandıysa, seyretmeye gelen çocukların hepsine de şeker dağıtırlarmış İngilizler.

 

Hareketlenme, Haydarpaşa ve yörelerinde ticareti canlandırmıştı. Oluşan alışveriş ortamı Yahudilerin Asya yakasındaki gözde yerleşim bölgeleri olan Üsküdar’ın Bella Vista diye ünlenmiş Dağ Hamamı bölgesi ile Bağlarbaşı bölgesi ve Kuzguncuk bölgelerinden bu yöreye diğer bir göçün yaşanmasına sebep olurken, göçenlerin ikamet için seçtikleri yerler ise Haydarpaşa’nın en gözde bölgeleri olan Yeldeğirmeni ve Talimhane olmuştu.

İstanbul’un Anadolu yakasındaki ilk büyük apartmanlar; Haydarpaşa koyuna bakan sırtlarda yaptırılan Kehribarcı, Valpreda, Menase, Alaton apartmanlarının sahipleri ve kiracıları çoğunlukla Yahudilerdi.

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında Yeldeğirmeni nüfusu; eşit sayıda Türk ve Yahudi’yle daha az sayıda Rum ve Ermeni’den oluşuyordu. Semtte eczacı, doktor, tenekeci, manav, seyyar balıkçı, aktar, camcı seyyar makaracılar ve terziler Yahudi idiler. Berberlere gelince… Her toplumun birer berberi vardı. Ve doğrudur, hatırlarım, Paskalya gelince herkes kendi Rum berberine giderdi, bizler, o zaman iki Yahudi berber vardı, oralara koşardık. Bir tanesi berber Yasef’di, “kafanı döndür” demez, bir tane patlatırdı, öyle enteresan bir adamdı. Geçenlerde internette resmini gördüm, dükkânının önünde çekilmiş. Bu anlattığım 1950-1960 arası…

 

Yeldeğirmeni’ndeki eczaneler anlatılmaya değer mekanlardı. Eczacı genelde bir gişenin arkasında dururdu. Kapalıydı eczacının bulunduğu bölge, oradan size bakardı. Etrafı iskemle doluydu. Her türlü dedikodu orada yapılırdı. Kahveye gitmeyi yeğlemeyenler orada dedikodu yapardı. Çok kişi orada evlendirilirdi. Gişenin üstünde antik bir büst, büyük bir ihtimalle Hipokrat’ın başı, görmeyen gözlerle size bakardı. Bunlar hep böyle unutulamayacak olan şeyler…

 

Yeldeğirmeni’ndeki eczaneler; Soryano, Rosano ve Tatlıyan eczaneleri ile Kohen’in işlettiği Afiyet eczanesi, eczacı Bonfil’in eczanesi ve Davit Adoni’ye ait Tahmis eczanesi bunlardan bazılarıydı. Bir mahalle vardı Yeldeğirmeni’nde; Paris mahallesi derlerdi. İşgal kuvvetlerinin Anadolu yakasında bulundukları sırada, onların seks ihtiyaçlarını karşılamak için Galata’dan getirilen hanımlar tarafından kullanılan evlerle doluydu burası. Eczacı Bonfil’in de burada birkaç tane evi kiralıktı. Eczacı Soryano varlık vergisiyle baş edemeyince eczanesini satmak zorunda kaldı. Sattığı eczanede de bu sefer kalfa olarak çalıştı. Ama eczaneyi satın alan kişi bu durumu kendisine hiç hissettirmedi. Semtteki eczacılar yalnızca birer farmakolog değil birer psikolog olarak da Yeldeğirmeni’nin insanlarını tanır, onlarla ilgilenirlerdi. Mahallede filan kişinin kızını almak istediğinizde, pekâlâ, eczacı Soryano Efendi’nin fikrini sorabilir, vereceği bilgiye de sonuna kadar güvenebilirdiniz. Soryano Efendi Osmanlı terbiyesi almış, güngörmüş, görgülü bir adamdı. Enjeksiyon yapmadan önce besmele çeker, iğneyi tam batıracakken “adın ne” diye sorardı.

 

Yeldeğirmeni’nin önemli ailelerinden Arditi ailesi, halk arasında ‘kooperatif’ olarak bilinen Kadıköy’ün en eski mağazasının sahibi idi: ‘Ekonomik Kadıköy’. Ermeni kilisesinin karşı köşesi şu anda. Bu işletme The Economic Cooperative Society of London namı altında İstanbul’un sicil numarası 2 olan ilk müesseselerinden biri idi. Whittall ailesi, Moda’da yaşayan İngilizler, bu müessesenin kurucusu imiş. Arditi ailesinin yetiştirmiş olduğu fertlerden biri de Eli Bey’in amcası Yüksek Mühendis Mimar Albert Arditi’dir. Albert Arditi, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’de gömülü olduğu bölümün yapımında görev almış sayılı kişilerden biriydi. Sayın Arditi, Anıtkabir’in gönderine Türk bayrağını çeken ilk kişi olarak bilinir.  Kendisi, Sayın Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’la yakın arkadaş ve İTÜ de beraber okumuşlardır.

 

Prof. Dr. Marko Benbanaste Yeldeğirmeni’nin ünlü bir başka değeridir. O kadar ünlenmiş bir doktordu ki Atatürk’ün Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisi Nuri Yamut sivil kıyafetle doktorun koluna girerek semtimize, Yeldeğirmeni’ne gelmiş, doktorun evinde misafir olmuştu. Semtte yaşamış ve semt sakilerine yıllarca hizmet vermiş başka ünlü doktorlar da vardı. Bunlar; Doktor Mandil Paşa (Yaşar Kemal’in kayınpederi), Doktor Binbaşı Samuel Benbanaste, Doktor Perahya, Doktor Mary Sullam, Doktor Rezzan Rosller, Doktor Viktor Bitran ve Doktor Albert Benoziyo idi.

 

Kadıköy’ümüzün efsanevi bir lisesi vardır: Saint Joseph Lisesi. Bu lisenin de unutulmaz öğretmeni Dr. Yomtov Garti‘dir. Dr. Garti 93 yaşına kadar Galatasaray Lisesi’nde aktif fizik ve geometri hocalığı yapmıştı. Türkiye’nin teknik işgücünde, eğitiminde, diplomasisinde ve siyaset adamlığında kazandırdığı değerler saymakla bitmez. Yeldeğirmeni’nde doğmuş, büyümüş ve yaşamış bu hocaların hocası değer, Türkiye Cumhuriyeti’nde fizik dalında doktora payesi almış ikinci kişidir.

 

Semtin Bulgar kökenli saygın ailelerinden Alkalay ailesi Sultan Abdülhamit’in müteahhiti idiler. Yeldeğirmeni’nin en varlıklı ailelerinden biriydi. Anlatılanlara göre Yeldeğirmeni semtinin en ünlü sokaklarından olan Hristo Vergi, şimdilerde Misak-ı Milli Sokağı, tümü ailenin özel mülküymüş. Ailenin işleri günün birinde tersine dönünce ellerinde para eden ne varsa, hepsi bir bir satılmıştı. Bu aile mensuplarından biri ile yapmış olduğum mülakatta -94 yaşındaydı bu zat, 1994 yılında- Kadıköy rıhtımında kendilerine ait hususi deniz hamamından bahsetmişti. Kadıköy’ün o zamanında bir özel hamamları varmış, aileye mahsus. Ailenin iflas ettiği bu zor günlerde deniz hamamındaki keresteye o zamanki idarenin el koyduğunu, haczettiğini yani ve Yeldeğirmeni’ndeki karakolu bu kerestelerle inşa etmiş olduğunu anlatmıştı. Bu aile mensubunun aktardığı bir başka şey ise; Yeldeğirmeni’nde Haydarpaşa garının inşası sırasında Alman personellerine mahsus bir okul inşa etmiş oldukları ve Birinci Cihan Harbinde İstanbul’a gelen Kaiser Wilhelm II’nin de Yeldeğirmeni’nde bulunan bu okulu ziyaret etmeden İstanbul’dan ayrılmamış olduğu idi. Biz orada okuduğumuz zaman, orada bir müze vardı. İnanılmaz şeyler vardı. Ben birkaç sene önce gittim, hepsi kaybolmuş, gitmiş.

 

Kimler yaşamadı ki Yeldeğirmeni’nde… Samuel Efendi, Yahudilerin devlet kadrolarında ne gibi değişik görevler üslendiklerinin, devletin çok kritik olaylarda bir Yahudilere ne denli güven duyduğunun en iyi örneklerinden biridir. Samuel Efendi, İstanbul Polis Teşkilatı’nda narkotik bölümünde çalışırdı. Mahmut Şevket Paşa’nın uğradığı suikastte, katillerle giriştiği çatışmada yaralanmış ve topal kalmıştı. Kendisi Galata Deniz Polis Şefliğinde, İstanbul Adli Bölüm Müdürlüğünde ve son olarak Ankara ve İstanbul Polis Kolejlerinde öğretim üyeliğinde bulunmuş, buradan da emekli olmuştu. Samuel Efendinin oğullarından biri, bildiğimiz, eskilerden Neyir mağazalarının sahibi, diğeri de Amerikan ordusunda albay rütbesine kadar yükselmiş bir subaydı. İkinci Dünya Savaşında Normandiya çıkarmasına da vazifeli olmuş, Paris’in işgaline katılan birlikler arasında yer almıştı. Bu zatın aile fertleri ile yaptığım mülakatta Galatasaray Lisesi’nde okurken kendisinin milli güvenlik derslerine doğru dürüst alınmadığını anlatmışlardı. Bundan dolayı da ülkeyi terk etti.

 

Tanıma fırsatını bulduğum Yeldeğirmeni semtinin bir siması da İsrael Kasavi’dir. Yüzü tamamen yanmış, gözleri görmeyen İstiklal Madalyası sahiplerinden, Birinci Cihan Harbi gazisiydi. Kendisi Filistin cephesinde İngilizlere karşı savaşırken ağır yara almıştı.

 

Bunu gösteriyoruz, Acıbadem’de bulunan bir mezarlık. Bugünkü Doğuş Üniversitesi’nin yanındadır bu mekân. Burası boş bir araziydi, etrafı da zincirlerle çevriliydi. Gelir bakardık. Duvarlara taşlar mıhlanmış ancak İbranice yazılar vardı. Sorardık dedemize, babamıza “nedir bu” diye. “Burası şehitlik” derlerdi. Gün geldi bu mezarlıkta yer kalmadı. Ve bu araziyi, şu 300 metre karelik araziyi yeni gömülere tahsis ettiler. Orada epey de gömü sahası açıldı. O duvara da mıhlanmış 18 tane taş… “Nerede bu taşlar”. Bir gün bir gittim, baktım, işçiler kırıyorlar bu taşları, taşıyorlar. Taşıyamadıklarını kırıp atıyorlardı. Abim de yanımda, sordum “ne yazıyor bu taşta” diye. Baktı şöyle -abim İsrail’de yaşıyordu, İbranice çok iyi biliyor- eski İspanyolca lisanıyla “ey gezgin, işit” yazıyor dedi. Yani bir hikâye var onun altında. Hemen cemaat başkanı arkadaşıma ulaştım, o işlemi durdurdum. 11 taşı kurtarabildik. 11 taşın da muazzam öyküler var. Mesela bir tanesinde şu yazıyordu: “çamurların içine düştüm, dört çocuğumu bıraktım, göğe yükseldim…” Böyle öyküler yazılıyordu. Tarih 1916 yani Birinci Dünya Savaşında. Ben inanıyorum; Rumların ve Ermenilerin de böyle çok hikayeleri var.

 

Semt Karay Yahudilerinin gözdesiydi. Bunlardan Yafed ailesinin Kadıköy’de bir ecza deposu vardı. Cumhuriyetin ilk ecza deposudur bu, belki de Osmanlının. Anadolu’da ilkti ve hatırı sayılacak hacimde bir müessese imiş. Bu ailenin Yeldeğirmeni’ndeki evlerinin kapısında ailenin amblemi vardır, hala duruyor.

 

Yöre insanı için çok önemli bir mekân olan Haydarpaşa’nın çayırları ile ilgili babamdan çok şeyler işittim. ‘La Blankeriya’ derlerdi, ‘beyaz tarla’ demek. Bembeyaz bir papatya tarlası vardı, ‘İbrahimağa çayırı’ olarak bilinirdi. O kadar zengin bir papatya örtüsü vardı ki baktığınızda çayırlar yeşil değil bembeyaz bir örtü ile kaplıymış gibi gözükürlerdi. Yahudiler kutsal cumartesi günü sinagoga giderler, sinagog çıkışında da buradaki kır kahvesini tıka basa doldururlardı. Babam İngilizlerin mütareke yıllarında bu çayırda sık sık futbol ve hokey turnuvaları düzenlediklerini, Hintli futbolcuların ayakkabı giymeden şahane maçlar çıkardıklarını, kazananların da etraftaki seyircilere çikolata ve karamela dağıttıklarını anlatırdı. Yöre civarında çayırlık alanların çok olması, gençleri sporla iç içe yaşamağa yönlendirmişti. Bazı gençler de başarılara imzasını atmışlardı. Şimdi bu zat Cemal Gürsel, bu orgeneral Madanoğlu, bu da benim akrabalarımdan biri, Eli Niyego. Bu çocuk 19 Mayıs’ta, Samsun’dan Ankara’ya toprak taşırdı. Her sene de bir madalya alırdı. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde uzun yıllar hizmet etti ve cenazesinde tabutunun yarısını Fener bayrağı yarısını da Türk bayrağıyla uğurladılar. Fenerbahçe Kulübü o şekilde bir uğurlama merasimi yapmıştı ona.

 

Yeldeğirmeni’nde yaşayan halk mesire yeri olarak Taşdelen, Kayışdağı, Alemdağı ve Yakacık’ı pek severdi. O kadar ki 19 Nisan 1905 tarihli El Telegrafo gazetesinde kaşer, diğer bir değişle Yahudilere mahsus helal yemek servisi olan bir otelin ilanına bile rastladık. Zamanın şartlarında buralara gitmek gelmek ancak kağnı arabaları ile mümkündü. Sık sık bahsedilir bizim ailede; Mayıs ayında bir dini bayramımız vardır, o bayramda tüm müesseseler kapanırmış ve tüm aile toplanır, bu kağnı arabalarına biner, arabalara çanak çömlek de yüklenir, Alemdağ’da bulunan Rumların evlerini 15 günlüğüne kiralar, orada yazlığa, tatile giderlermiş. Ara sıra da ineklerin ve bu kağnı arabalarının çıkardığı gürültüden çocuklar korkar, aşağı düşerler, fark edilmezmiş. Belli bir süre geçtikten sonra sayım yaparlarmış; iki tane eksik… Ve bu yol bir türlü bitmezmiş. Sabah güneşin doğuşu ile bütün aile bireyleri kağnılara biner, beş altı saatlik yolculuktan sonra da buralara; Alemdağ’a, Kayışdağı’na varırlarmış.

 

Görüşme fırsatını bulduğum yaşlılar bu yerlere yakın Sarıgazi denilen bir yerde, ormanlık-çayırlık karışımı çok geniş bir araziden sık sık bahsettiler. Hep Mesila Hadaşa-Yeni Yol deyip durdular. Herhalde onlar için önemli bir yerdi. Dedem, Alemdağ’ın eteklerinde olan bu yöreden bahsederken etrafta oraya buraya gitmekte olan, Rusya’dan gelen göçmenleri kendilerine has kıyafetleri ile gördüğünü sık sık anlatırdı. Şöyle bir şey… Hangi sultan olduğunu bilmiyorum… Göçmenleri, Polonya’dan Polonezköy’e kabul ederken bir kısım Katolikleri, onlarla beraber olan Yahudi kesimi de Polonezköy’le sırt sırta olan Taşdelen’e yerleştirmiş sultan. Ve bizimkiler bir süre orada yaşamışlar, Taşdelen’de. Bu yolculuk sırasında oradan geçiyorlar ya, o kağnılarla, dedem bundan bahsediyor.

 

Araştırmalarım sonucunda bu arazinin Jewish Colonisation Association tarafından, 1910 yılında, Bahriye Nazırı Hasan Paşa’dan alındığını tespit ettim. Bulduğum bir haritada… Kudüs İbrani Üniversitesi’nde buldum bu haritayı… Burada yazan eski Türkçelerin hepsini okuttum. Bu konuyla ilgili bir konferans verecektim ama henüz nasip olmadı. Yarı bedeli Rus Yahudilerince ödenen bu arazi 4000 dönümmüş ve 30 Rus Yahudisi bu toprak üzerinde büyük bir çiftlik kurmuşlardı. Bu çiftlikte, o zamanki tarihlerde Filistin’e gitmekte olan Rus asıllı Yahudiler belli bir süre misafir edilir, onlara burada ziraat eğitimi verilirmiş. Bu, o çifliğin mühürü, bakın ne yazıyor, şu İbranicesi. Bunların hepsi İbrani Üniversitesi’nde, öyle bir arşiv var ki bu çiftlikle ilgili, şaşırırsınız. Epey bir döküm var, birgün bana müsaade ederseniz, anlatırım. Yeldeğirmeni gençliği -bu çiftlik üç kısımmış; bir kısmı ormanlıkmış, bir kısmı bataklıkmış, bir kısmı da tarıma müsait bir toprakmış- bu çiftliğe sık sık jimnastik yapmaya giderlermiş. Bu çiftlik, Lozan antlaşmasının mimarlarından olan fakat pek fazla belirtilmeyen Hahambaşı Nahum Efendi tarafından da sık sık ziyaret edilirmiş. İbrani yeni yılında yapılan bu ziyarette -İbrani yeni yılı; hasatın bittiği, Eylül’ün başladığı, Ağustos sonunda denk gelen tarihlerdir- Nahum Efendi ve refakatindakilere, çiftlikte yetiştirilmiş yeni buğday rekoltesinden yapılmış ekmek ve tuz, Rus geleneklerine göre takdim edilmişti. Ayrıca Türkiye’de mecburi ikamet etmek zorunda bırakılan Troçki’nin de zaman zaman bu çiftliği ziyaret ettiği ve bu çiftlikte düzenlenen av partilerine katıldığını tespit ettim. Çiftlik, geçirdiği yangından sonra bir daha toparlanamadı.

 

Benim topladığım bilgi ve belgelere göre çiftlik şöyle bir safha geçirmiş: 1974 yılında, Türkiye’de, bu tür çiftlikler dört tane veyahut da üç tane; Akhisar’da, Balıkesir’de, burada, bir de Silivri’de var bir tane. Gayesi, Filistin’e göç edenlere tarımı öğretmek. 1924 yılında, Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra, Türkiye’deki tarım yasası değiştirilmiş. Bu yasaya göre “yabancılar Türk topraklarında tarım yapamazlar” denmiş. Ondan sonra bu çiftlik kapatılmış. Fakat bu çiftlikler Jewish Colonisation Association tarafından satın alınırken, tıpkı Erbakan’ın yaptığı gibi, bir müesseseye bağlanmamış bunlar, kişilerin adlarına verilmiş. Ne yazık ki kapatıldıktan sonra uzun zaman boşta kalan bu topraklar, İkinci Dünya Savaşında sahiplerinin çoğu canlarını verdiklerinden, sahipsiz kalmışlar ve bu topraklar hazineye intihal etmiş. Şimdi size daha enterasan bir şey söyleyeyim: Gemileri olan bir dostum var ve bu gemilerle İsrail’e devamlı sefer yapar. Bir gün onu ziyarete gittim Nişantaşı’ndaki ofisine.  “Ya Harun” dedi “geçen gün Sarıgazi’deki tapuya gittim. O tapuda bir sürü o sizin şapkalı, böyle saçları şey olan insanlar bir tapu araması yapıyorlar.” İşte onların aramasını yapan topraklar. Ama bitmiş hepsi. Öyle bir hadiseyi de bana anlattılar. O belgeler, resmî belgeler var bende.

 

Yıl 1903… Değerli dinleyiciler… Bu, Ecole Communale Israel ve Haidar-pacha adı altında, yirminci yüzyılın başında, Yeldeğirmeni’ndeki Yahudi talebelere yönelik eğitim vermek amacıyla kurulan bir okul. 1929 yılında kapatıldı bu okul. Bunları Paris’teki Alliance Israeli Universal dökümlerinden topladım. Yahudi gençlere eğitim verme amaçlı kurulmuş, Fransızca tedrisatlı okullar bunlar. Dolayısıyla anneannelerimiz, babaannelerimiz, annelerimiz hep bu okullarda okuduklarından mükemmel Fransızca bilirlerdi. Şöyle bilirlerdi: Anaokulu, ilkokulun belli bazı sınıflarını bitirmiştir… Benim abim Saint Joseph’te okurdu, anlatırdı… Böyle bir Fransızca öğretmişlerdi. Okulun her gün rapor tutup Fransa’ya, Paris’e yolladığı raporlardır bunlar. Muhteşem hikayeler var; semti anlatıyor, okulu anlatıyor… Günlük raporlar: bugün ne olmuş, filan düşmüş; bugün ne olmuş, şöyle bir toplantıya gidilmiş… Bunları derledik, topladık ve böyle bir malzeme haline getirdik. Şu anda bu okulun 200 metrekarelik bir bölümünü yeşil saha olmaktan bunun sayesinde kurtardık. Yeşil saha idi tapuda. Orası yeşil saha gözüküyordu. İki tane okul yapılıyor; bir anaokulu yapılıyor, bir de ilk ve orta.

 

Öyle hikayeler var ki… Mesela birazdan okuyacağım. Bu semtte gündüz kadınlar ne yapar? Sene 1922. Kocayı işe, çocukları okula yolladıktan sonra hemen bir masa etrafında toplanırlar, oyun oynamaya başlarlar. Hiç değişmedi yani. Güneş doğudan doğuyor, batıdan batıyor ama altında her şey aynı, hiç değişmiyor. Saat üçte okul biter, çocuklar aç çıkar okuldan, başlarlar analarını aramaya. Nerede, filan yerde… Hurra, hepsi oraya… Bu arada analar başlar bağırmaya, “ne kadar talihsiziz, okul beşe kadar sürmez, oyun devam etmez”. Adamlar bunları anlatmış burada. Böyle çok hikayeler var; erkekler ne yapar mesela…

 

Haydarpaşa Alliance İsraelite okul müdürünün düzenlemiş olduğu aylık raporların birinde -bu okulun müdürü, Lübnan’dan özel olarak getirtilmiş Haydarpaşa’ya- Yeldeğirmeni’nde yaşayan Yahudi hanımlarından bahsederken bu hanımların vakitlerini iskambil oynayarak geçirdiklerini, ev işlerini ücretli hizmetçilere yaptırıp öğlenleri bir masa etrafında toplanarak akşam saatlerine kadar oyun oynadıklarını, çocukların ise okul çıkışı evlerinde annelerini aradıklarında annelerin bağırıp çağırıp masanın etrafındaki arkadaşlarına şansız hayatlarından ve çocukların öğretmenlerinden şikayetle “okul niye akşam saatlerine kadar devam etmez” diye sitemde bulunduklarını anlatmıştı.

 

Bu semt o kadar sosyal hüviyeti olan bir yerdi ki yok yoktu. Haydarpaşa’da, Yeldeğirmeni’nin arka sokaklarında, Küçük Paris Mahallesi namıyla ünlenmiş bir bölge vardı. Mülakat yaptığım yaşlılar bu yeri bana anlatırken hafiften gülümseyerek seslerini alçaltmışlar, ‘bordel’ demişlerdi, yani genelev. Bu sokak, Birinci Dünya Harbinden sonra işgal kuvvetleri İstanbul’a girince, İngilizlerin Galata’daki evlerden getirdikleri kadınlar tarafından kurulmuştu. Anlatılanlara göre eczacı Bonfil’in bu sokakta kiraya verdiği iki evi varmış.

 

Daha önce anlattığım gibi, 17. yüzyıl sonrası İstanbul’da yaşanan göçler sonucu İstanbul’un Asya yakasında, Haydarpaşa’dan itibaren Marmara denizinin Kadıköy koyu etrafında toplanan Yahudiler, Haydarpaşa Yahudi cemaatini oluşturmuşlardı. Bu cemaatin çekirdeği, Yeldeğirmeni semti olmuştu. 1890 yılında Haydarpaşa Yahudi cemaatinin iki yüz aileye ulaştığını gözlemliyoruz -Avram Galanti’nin kitaplarına göre konuşuyorum. Yahudi kimliğinin korunabilmesi ve bu kimliği etrafa kabul ettirmek için bu semt içinde yeni ve görkemli bir sinagogun yapımı düşünülmeye başlandı. Sinagogun inşa edilmesi fikrinin Haydarpaşa Yahudileri arasında benimsenmesi üzerine, Sultan II. Abdülhamit nezdinde müracaatlar yapıldı. Yeni sinagogun inşası ile ilgili müsaade, 28 Recep 1896 tarihli ferman ile verildi. Fermanda yazılanlara göre, bölgede Yahudi cemaati fertlerine ait 130 hanenin bulunduğu, cemaatin de 700 kişiden ibaret olduğunu anlıyoruz. [Bu fotoğrafta görüldüğü gibi, Yahudiler evlerinin girişindeki kapı tokmaklarını hep parlatırlardı. Benim annem de yapardı, cuma günü bu tokmakların hepsi limonlu suyla parlatılırdı. Diğer bir evin girişinde ise Davut’un yıldızı görülmekte. Çoğu evde de bu işaret vardır.] Fermanda, sinagogun 1100 birimi bahriye tüccarlarından Mişon Efendi -Osmanlı bahriyesinin neredeyse tüm ikmalini Mişon Efendi adında, Yeldeğirmeni’nde oturan bir tüccar yaparmış- ile 500 birimi Salomon Kohen’e ait iki komşu parselden oluşan arsa üzerine, ölçüleri belirlendiği şekilde inşaasına müsaade edildiği, inşaat bedeli olan 2100 altın liranın Hahamhane ve Yahudi cemaatince ödeneceği, bu paranın da kimseye rahatsızlık verilmeden toplanmasına özen gösterilmesi gerektiği belirtilmişti. Yani kimseye rahatsızlık vermeyeceksiniz bu parayı toplarken. Sinagog inşa ruhsatının alındığı ve temelinin atılacağı haberinin semtte yaşayan Rum ve Ermeniler arasında yayılmasıyla huzursuzluk tırmanmaya başlamış, hatta Haydarpaşa ve Kadıköy’de yaşayan Yahudilere karşı katliam planlaması yapıldığı söylentileri yayılmaya başlamıştı. Duyumların II. Abdülhamit ve şehzadesinin göz doktoru olan Elias Kohen Paşa’ya ulaşmasıyla II. Abdülhamit, Rumların sebebiyet verdiği olaylar hakkında bilgilendirilmiş, zor da olsa sultanın himmeti ve himayesiyle olaylar Selimiye kışlasından yola çıkarılan birliklerce bastırılmış.

 

Yahudi toplumu, Tanrı korkusundan, taş kırma ve taşa şekil verme işine hiç bulaşmamışlardır. Dolayısıyla bu toplumdan ne mimarlar ne de kalfalar çıkmıştır. Cemaatin yoksulluğu da buna eklenince, ortaya çıkan ibadethaneler basit ahşap yapılardan öteye gidememiştir. Bu ifadeyi Eli Arditi’nin rahmetli amcası anlatmıştı. Çünkü taşa şekil vermek bizim dinde yasaktır. Ancak Haydarpaşa’da inşa edilen sinagog, benzerlerinden çok farklı bir anlayışla planlandı. Yeni oluşmakta olan modern bir semte yakışan bir anlayışla hiçbir fedakarlıktan kaçınmaksızın inşa edildi. Sinagog, Avrupalı bir mimar Boris Lakev tarafından planlanıp projelendirilmiş, Kutiel kalfa tarafından inşası tamamlanmıştır.

 

  1. Abdülhamit’in saltanatı süresi dahilinde, Batı Trakya demiryollarının inşası dolayısıyla İstanbul’da bulunan Baron Moris Hirsch’in eşi Barones Clara de Hirsch bu mabedin inşası için cömertçe yardımlarda bulunmuştur. Her yıl, Kutsal Kefaret Günü, sinagogda okunan dualarla hala ruhu şad edilir. Anlatılanlardan öğrendiğime göre mabedin inşa edilmesi sırasında semte yaşayanlar yaşlı, genç, fakir, zengin demeden Haydarpaşa rıhtımına yanaşan mavnalardan taş ve inşaat malzemelerini sırtlarında taşıyarak bu inşaata katkıda bulunmuşlardır. Bir tanesi de benim dedemdir.

 

Sinagog, Yahudi yeni yılına rastlayan 3 Eylül Pazar günü hizmete açıldı. Sinagogun ilk din adamı Menahem Fahri’dir. Osmanlı-Rus Harbi sonrası İstanbul’a gelen bir kişiydi. Bilge bir din adamı olan bu zatın kaleme aldığı pek çok eser vardır. Kendisi Osmanlı-Rus savaşında Rusçuktan İstanbul’a göçmüş, Galata Alliance okulunda eğitmenlik yaptıktan sonra Haydarpaşa’ya yerleşmiş, orada da 1917 yılında vefat etmiştir.

 

Sinagogun ana giriş kapısının üstünde bulunan kitabede şöyle yazar:

Benim evim dua evidir

Bütün milletlere açıktır

Bana doğruluk kapısını açınız

Oraya geleyim Allah’a teşekkür edeyim

 

Ev, Eylül ayının sonunda açıldı. Ben birebir yaşadım, gözümün önünde canlıdır bunlar. Çok merkezi olduğu için sinagog, geçeni gideni çok olurdu. Bir de iki sokağı birleştiren bir geçidi vardı arada. Bir o kadar da camii düzayak olmaktan uzak, uzak bir yerdedir o semtte. Kişiler gelirdi, sinagogun kahyasından rica ederlerdi “benim namaz saatim geldi, bana bir yer hazırlar mısın?” Hazırdı o seccadeler. Hemen oraya bir seccade koyarlardı, insanlar namazlarını kılıp giderlerdi. Ben bunu birebir gördüm.

 

Sinagog Hemdat İsrael adıyla Haydarpaşa Yahudi cemaatine kazandırılmıştır. Cemaate bu mabedin yapımı için ferman verme lütfunda bulunan II. Abdülhamit’in adına ithaf edilmiştir. Ona, Yahudi toplumunun şükran ifadesi olarak İbranicedeki ‘hamit’i oluşturan Het-Mem-Dalet-Tav sesiz harflerinden yola çıkılarak bulunmuştur. Aynı zamanda ‘İsraelin şefkati’ anlamına gelir. Tabii devlet olarak değil Yahudi ahalisi olarak bilinmesi gerekir.

 

Sinagogun hizmete açıldığı gün, Yahudi asıllı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Osmanlı nezdindeki sefiri Oscar Strauss hazır bulunmuştu. Bu mabet hizmete açıldıktan on gün sonra, Yahudilerin en kutsal günlerinden sayılan Kefaret Günü (Yom Kippur) dolayısıyla sinagogda bu kez başka misafirler ağırlandı. Bu kutsal günün arifesinde Baron Edmond Rotschild ve ailesi, özel yatıyla Haydarpaşa limanına demir atmışlardı. Kefaret günü dualarını Haydarpaşa’nın bu yeni sinagogunda ifa etmek arzusunda olduklarını, o zamanın Birleşik Devletler sefiri olan Oscar Strauss’a da iletmişlerdi. Sinagog o gün, Baron ve ailesi, sefir ve ailesi ve beraberindeki Yahudi dünyasının ileri gelen pek çok ismini ağırladı. Sinagogun, 1913-1916 yılları arasında, yine Yahudi asıllı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Osmanlı nezdindeki sefiri Henry Morgenthau tarafından da zaman zaman ziyaret edildiğini mülakat yaptığım büyüklerim hepsi anlatmışlardı.

 

Sinagog alanı, kullanım ve onurlandırma bakımından çok ideal bir yerleşime sahiptir. Kimse sırtını Tevrat rulolarının muhafaza edildiği dolaba çevirmez. Bunlar tevrat rulolarıdır.

 

Eli Arditi: En az dört tane olmak zorundadır.

 

Harun Niyego: Ama yedi tanedir bunlar. Bunlara kimse sırtını dönmez. Çok özeldir bunlar. Bu sinagogun mimarisine mahsustur. Sinagogda din adamlarının duayı yönettiği ve hatiplerin konuştukları kürsüyü cemaat her açıdan görür. Sinagogun kubbesinden aşağı doğru sarkan çok görkemli bir avizesi vardır. Bu avizenin bir eşi halen Dolmabahçe Sarayı’nın salonlarının birinde mevcuttur. Bu avize Yıldız Sarayı’nın baş mücevheratçısı Aron Efendi de Leon, diğer bir deyişle Aronaçi El Coyero tarafından, Moda’daki köşkünden çıkarılarak sinagoga hediye edilmiştir Önceleri havagazı ile etrafı aydınlatırken daha sonra semte elektriğin gelmesiyle avizede birtakım değişiklikler yapılmıştır. Bugün hala eski ihtişamını korumaktadır.

 

Sinagogda kutsal Tevrat rulolarının muhafaza edildiği mekânın çatısı ve sütunları, yekpare mermerden yapılmıştır. Bu mekânın sedef kakmalı kapılarındaki sağlı sollu ağaç tasvirleri, kitabı mukaddesin ‘Yaradılış’ bölümünde anlatılan hayat ağacı ile öğrenme ve bilmeyi temsil eden ağaçtır. Sinagogun bu bölümü o günlerde Yeldeğirmeni’nin saygın ailelerinden Rosa ailesi tarafından bağışlanmıştır.

 

Haydarpaşa’da evlenme günü merasimleri de bir başka güzel olurmuş. Sinagogun beyaz merdivenleri, gelinin gelinliği ile uyum sağlaması düşünüldüğünden, beyaz mermerden yapılmıştır. Gelin sinagogun dış kapısından girer ve buradan büyük bir merasimle arabasına binerek giderdi.

 

Sinagogun bünyesinde, gönüllü olarak çalışan hem cemaat idarecileri hem de yöredeki gençler tarafından idare edilen yardım dernekleri de mevcuttu. Bu yardımlar drahoma veremeyen ihtiyaçlı gelinlere, hamile bayanlara ve küçük meslek, iş sahiplerine yönelik yapılırdı. Hasta ve ihtiyaçlı cemaat mensupları ile Bikur Holim denilen bir yardım kuruluşu ilgilenirdi.

 

1890’lı yıllarda Haydarpaşa’nın Yeldeğirmeni semtinde, Ecole Saint Euphemie Fransız Kız İlkokulu -halam burada okumuştur-, Ecole Saint Louis Fransız Erkek İlkokulu -Saint Joseph’in ilkokuludur-, Almanca tedrisatlı okul ve Alliance Israelite’nin cemaat okulu olan Ecole Communale Israelite de Haidar-pacha’nin mevcudiyeti, yöre gençlerinin kültür seviyelerinin oldukça yüksek olduğunu göstermektedir.

 

Nitekim 1890 Kasım ayının El Tiempo gazetesinden öğrendiğimize göre, Haydarpaşa yöresinde Jeune Union Litterarie de Haidar-pacha adı altında bir de dernek bulunuyormuş. 1890 yılında bir kültür derneği var Haydarpaşa’da gençler için.

 

Yeldeğirmeni’nde yaşamış, yaşları ilerlemiş büyüklerimle yapmış olduğum söyleşilerde, 1920’li yıllarda, semtte Circle Israelite İçtimai Yardım Derneği adı altında bir kulübün Haydarpaşa Yahudi cemaati mesuplarına hizmet vermekte olduğundan hep bahsettiler. Buraya orta yaş ve üstü cemaat mensupları gelir, aralarında sohbet edip, gazete okuyup iskambil ve tavla oynarlarmış. Florya pastanesi vardır köşede, onun hemen yanı. Bu dernek aynı zamanda semtteki ihtiyaçlı aile ve kişilere de sosyal yardımları organize edermiş. Zaman içinde semtin gençleri büyüklerine müracaat edip bu derneğin çatısı altında kültürel faaliyetlerde bulunmak istediklerini bildirerek kendilerine bir oda tahsis edilmesini istemişler. Amaçları burada bir kütüphane kurmak, umuma açık müsamereler, müzikli gösteriler ve bu gibi faaliyetler tertip etmek imiş. Talepleri olumlu karşılandıktan sonra gençler, kültür bölümünü Circle Israelite Section Litterarie adı altında faaliyete sokarlar. Bu kulübe gençler teklif edilirler ve araştırmalar tamamlanınca üye edilirlermiş. Düşünebiliyor musunuz, Mösyö Garti’nin bu derneğe girebilmek için müracaat mektubu… Kültür bölümünde çalışan gençler, toplantılarını İstiklal Marşı ile açarlarmış. Tutanakların birinde de Onuncu Yıl Marşının söylendiği belirtilmiş. Ben o tutanakları gördüm.

 

Cumhuriyetimizin onuncu yıl kutlamaları dolayısıyla gençlerin ampullerle aydınlattıkları muhteşem bir zafer takını Yeldeğirmeni’nin merkezine monte etmiş oldukları söylenir ve “ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesi yerine “Türk’üm, ne mutlu bana”, arka yüzüne de “Musevi vatandaşlar” yazmışlardı. Bunun fotoğrafın kolilerin birinde olduğu söylendi bana. Yazık olmuştur.

 

Elimdeki belgelerde, Türkçenin yörede yaşayan Yahudiler arasında yaygınlaşması için kültür bölümünde çalışan gençlerin yoğun faaliyet içinde gayret sarf ettiklerini gördüm. Yine bu derneğin kültür bölümünde çalışan gençlerin aralarında tertip ettikleri ilmi, edebi çalışmalar o kadar çok vakitlerini almaya başlamış ki zamandan tasarruf için steno kullanılması düşünülmüş. Bununla ilgili olarak üyelere yönelik steno kursları açmışlar. Eski Türkçe yazmayı bilenlerin stenografiyi daha çabuk kavradıklarını da anlatmışlardı.

 

Kültür bölümünde çalışan gençlerin vazgeçilmez faaliyetlerinden biri de müzikal dinletilermiş. Kendi aralarında kurmuş oldukları orkestra ile sık sık müzikal gösteriler tertip ettikleri, zaman zaman Şark Musiki Cemiyeti gibi toplulukları derneklerinde müzik dinletisi vermeleri için davet ettikleri elimizdeki tutanaklardan anlaşılmaktadır.

Yörede gençlerin spor yaptığı Bar-Kochba Derneği Boks Kulübü de mevcuttu.

 

Birinci Dünya Savaşından önce, Yeldeğirmeni’nde Yahudi ve Hıristyan nüfus Müslümanlara nazaran çok daha fazla idi. Bunun sonucu olarak semtte faaliyette olan okulların ikisi Katolik, biri Protestan, biri de Yahudilere yönelik eğitim vermişlerdir. Bu okullar ilk mektep seviyesinde idi. Altı senelik tedrisatı olan bu okulları bitiren talebeler, sonra hayata atılırlar ya da erkekler için Moda’daki Saint Joseph, kızlar için Dame de Sion Fransız okullarında eğitimlerine devam ederlerdi. Yahudi cemaatinin okulunu bitiren talebeler ise Fransız elçiliğinde ayrı bir imtihandan geçtikten sonra ilkokul diplomalarını alırlarmış.

 

28 Ağustos 1895 tarihli El Tiempo gazetesinden anladığımıza göre, Haydarpaşa Yahudi cemaatinin Yeldeğirmeni’ndeki okulunun geçmişi bu tarihlerden daha evveline gitmektedir. 1902 yılında bu okulun mevcudu 182 talebedir. Ancak daha mükemmel Fransızca öğrenmeleri için bazı Yahudi aileler çocuklarını semtteki Hıristyan okullarına da yollamakta idiler. Her ne kadar Yahudi okulunda ağırlıklı olarak Fransızca dilinde eğitim verildiyse de İbranice ve Türkçe dersleri çok daha önemli idi. Tarih Vakfı’nın yayınlarının birinde, Haydarpaşa cemaat okulu için güzel bir bahçe ile yakınlarında yeterli oyun sahalarının mevcut olduğunu yazmaktadır.

 

Haydarpaşa cemaat okulu, ilk zamanlar Paris’teki merkezden gönderilen müdürler tarafından yönetilmişti. Ancak daha sonraları cemaat bireyleri ile bu idareciler arasındaki uyuşmazlığın artması sonucu, yerel cemaat yöneticileri cemaat okuluna kendi seçtiği idarecileri atamışlardır. 1924 yılına gelindiğinde, Maarif Vekaleti, Yahudi ilkokullarında öğretim dili olarak Türkçe ya da İbranice seçme mecburiyeti getirmişti. Ancak Yahudilerin neredeyse tümünün Ladino konuştuğu hesaba katılırsa, Fransızca bir öğretim dili olarak Yahudilerin hayatından uzaklaştırılmıştı. Ladino ise öğretim dili olarak elverişli görülmediğinden Haydarpaşa Yahudi ilkokulunda öğretim dili Türkçe olmuştu. Altı yıllık tedrisatı olan bu okul, Haydarpaşa Yahudi ilkokulu, 1935 yılında kapandı.

 

Sanmayın ki Yeldeğirmeni’nde her şey yolunda gitti. 1921 yılında gelişmiş bir Yahudi cemaatinin yaşadığı Üsküdar’ın Bella Vista bölgesinde çıkan yangın her şeyi silip süpürmüş, evsiz barksız kalan pek çok Yahudi ailesi ağırlıklı olarak Yeldeğirmeni’ne göç etmiş. Bu yangından tam bir sene sonra, 27 Temmuz 1922 yılında, Yeldeğirmeni semti büyük bir yangınla daha tanışmıştı. Andonaki adlı bir Rumun evinde patlıcan kızartması yaparken alev alan yağlar, evin tutuşmasına sebep olmuş. Şiddetli poyrazın da tesiriyle öğlen saat üçte çıkan yangın, tulumbacıların da yetersiz kalmasıyla söndürülememiş, gece yarısı saat ikide sinagogun duvarlarına kadar geldiğinde mucizevi bir şekilde kendi kendine sönmüştü. Bu yangın İbrahimağa civarında bir evde başlamış, muazzam miktarda evi kül etmiş. Bu yangında, 170’i taş olmak üzere, 280 adet bina yanmış, 300 Yahudi ailesi de felaketi yaşamıştı. Valpreda, Menase ve Levi Kehribarcı apartmanlarında yaşayan birçok varlıklı Yahudi ailesi çok büyük zarar görmüşlerdi. Kaynak, o günkü Zafer gazetesidir. Birçok can kaybı dahi olmuş, toplam binden fazla aile açıkta kalmıştı. Bu yangın sonrası Yeldeğirmeni semti bir daha eski günlerini göremedi.

 

Ben 1950 yılında Yeldeğirmeni’nde doğmuş, çocukluğumu ve gençliğimi bu semte geçirmiş biri olarak Yeldeğirmeni’ndeki mozaiği dolu dolu yaşadım. Çocukluğumda semtin sokaklarında işitilen lisanın Ladino olduğunu hala hatırlarım.

60’lı yıllarda Yeldeğirmeni semtinin Yahudi sakinlerinin şehrin Avrupa yakasını, Moda semti ile Caddebostan ve civarlarını yaşanacak yeni yerler olarak tercih etmeleri, bilhassa Saint Joseph Lisesi’nden mezun gençlerin de dış ülkelerdeki üniversitelerde okumak için Yeldeğirmeni’nden ayrılmaya başlaması, semtin Yahudi nüfusunun gitgide azalmasına sebep olmuş ve bugünlere gelinmiştir. Bugün semtte iki veya üç Yahudi ailesinin yaşadığını tahmin ediyorum.

 

Bu semtin bağrından halen yaşamakta olan veya bu dünyadan göçmüş nice hayırsever kişiler, isim yapmış doktorlar, avukatlar, teknik adamlar ve din adamları çıkmıştır. Hemdat İsrael Sinagogu bu insanların gençliğe adım attıkları, evlendikleri günlerin mutluluğunu paylaşmış, yakınlarını kaybettiklerinde ise onların acılı hislerine ortak olmuştur. Bugünlerde yörede artık sokaklardaki eski ihtişam kalmamış. Ama Hemdat İsrael hala ayakta ve yukarıda sözünü ettiğim olaylar ile kişileri, ailelerine ve etraflarına hatırlatarak inatla ölümsüzleşme çabası içindedir.

 

Konuşmamdaki bilgiler, Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı’nın desteğiyle hazırlanmış ‘Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız’ adlı eserden alınmıştır.

 

Hepinize çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.

 

 

 

************

 

HARUN NİYEGO

 

1950 yılında, İstanbul’un Kadıköy Yeldeğirmeni semtinde doğdu. 1972’de İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesi’nden mezun oldu ve kimya mühendisi olarak çalışma hayatına atıldı. İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde Tekstil Teknolojisi ve Tekstil Kimyası alanında yüksek lisans çalışmasını tamamladı. 1977’de ticaret hayatına atıldı ve tekstil sektöründe hizmet verdi.

Ailesinin 200 yıllık geçmişi olan Yeldeğirmeni semtindeki Hemdat İsrael Sinagogu’nun 100. yılı kutlamaları kapsamında Sami Yanni ile birlikte “Haydarpaşa’da geçen 100 yılımız” kitabını hazırladı. Bu kitap ile ilgili olarak Ankara Üniversitesi’nde, Türkiye Yahudi cemaatinin çeşitli kurumlarında, Kadıköy Belediyesi’nde, Türkiye Seyahat Acenteleri ve İsrail’de konferanslar verdi.
“Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız” kitabı, 19 ABD üniversitesi kütüphanesinde yer almakta ve pek çok internet sitesi üzerinden erişime sunulmaktadır.

 

ELİ ARDİTİ

 

1961 yılında, İstanbul’da doğdu. İspanya Barselona Katalunya Üniversitesi’nde turizm eğitimi aldı. 1988’de turizm sektörüne atıldı. 1999’da kendi turizm seyahat şirketini kurdu.

Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

Kadıköy Ermeni Cemaati Tarihine Bir Bakış
Krikor Damatyan

Hemen İndir

“Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi, Bir Yıllığın İzinden”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Bir Yıllığın İzinden, Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi”

 

17 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Sevan Ataoğlu

Konuşmacı: Krikor Damatyan

 

 

Sevan Ataoğlu: Pari yegak, yassas, şalom ve merhaba…

 

Ramazan ayının cuma gününde, aydınlık ve umut dolu gözlerin huzurunda, Rumlara ait bir mekânda Ermenilerin tarihini dinleyecek olmak Kadıköy’ün, Kadıköylülerin kültürel çeşitliliği nasıl sindirebildiğini anlamaya, anlatmaya yetiyor sanırım.

 

Kent sohbetlerimizin bugünkü oturumunda yine Kadıköyü’müzün tarihine uzanan bir yolculuğa çıkacağız. Bu yolculukta rehberimiz, günün konuşmacısı Sayın Krikor Damatyan olacak. Sayın Damatyan ‘kıdemli peder’ rütbesi ile Kadıköy Surp Takavor ve Kartal Surp Nişan Ermeni kiliselerinde din görevlisi olarak hizmet veriyor. Ermeni kilisesinde görevli din adamlarının tarihten bugüne araştırmacı, yazar, müzikolog, tarihçi kimlikleriyle eserler verdiğini biliyoruz. Damatyan da bu ekolün bir temsilcisi. Türkiye Ermenileri Patrikliği ve Kadıköy Surp Takavor Kilisesi bünyesinde pek çok eser hazırladı, hazırlamaya da devam edecek. Birkaçından kısaca bahsetmek isterim…

 

Sayın Damatyan, 2005’te, Ermeni harflerinin tasarımının 1600. yıldönümünde, Türkiye Ermenilerinin dini eğitim tarihinde özel bir yeri olan Armaş Ruhban Okulu hakkında kapsamlı bir sergi ve yayın hazırladı. Bu sergi semtimizin Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nde açıldı. Karaköy’de 100 yılı aşkın bir süredir eğitim vermeye devam eden Getronagan Okulu’nun kuruluş tarihçesini yine kendisi kaleme aldı. Kadıköy’ün tarihi isimlerinden Hovhannes Kalfa Isdepanyan’ın anılarını yayına hazırladı. Bu eser Kadıköy Ermeni cemaati tarihinin ayrıntılı olarak incelendiği 5 ciltlik ‘Kadıköy Yıllığı’ adlı eserinin de bir nevi itici gücü oldu.

 

Sayın Damatyan’ın sunumunun da temelini oluşturan bu külliyat beş bölümden oluşuyor. Eserin ilk cildi ‘Kadıköy’ün Tarihinden Bugüne Adımlar’ başlığını taşıyor ve kadim Kalkedon’dan Kadıköy’e uzanan tarihte Ermenilerin varlığını derliyor. İkinci ciltte Kadıköy Ermeni kilisesine geçmişten bugüne hizmet etmiş ruhani önderler tanıtılıyor. Üçüncü cilt, semtin Ermeni cemaatinin sivil yöneticilerine, onların sosyal hizmetlerine ayrılmış. Kadıköy Ermenilerinin eğitim kurumları, kurdukları dernekler ve diğer sosyal kurumlar da dördüncü cildi oluşturmuş. Kadıköy Yıllığı’nın son cildinde, cemaatine ve semtine kayda değer hizmetlerde bulunmuş kişilerin biyografilerine yer verilmiş.

 

Sayın Damatyan’ın sunumu -bugün bu konuyla ilgili ilk kez Türkçe bir sunum yapacak- ‘Kadıköy Ermeni Cemaati Tarihine Bir Bakış’ başlığını taşıyor. Bizans imparatorluğu döneminden başlayıp, Osmanlı dönemine, oradan Cumhuriyet tarihine uzanacağız. Ermeni imparatorları tanıyacak, Ermenice hazırlanan haritalardan semtimizin tarihine bakacağız. 19. yüzyıl Kadıköy çarşısından çok ilginç bilgiler verecek, dönemin ticari ve sosyal yapısından da bahsedecek konuşmacımız. Ermenilerin dini yapılanması, eğitim-öğretim hayatı, sosyal dayanışma pratiklerine dair bilgiler de sunumda yer alıyor.

 

Bitiminde, eğer merak edenleriniz olursa Ermenilerin günümüz Kadıköyü’ndeki varlığına dair de bilgilerimizi paylaşırız.

 

Kadıköyü Bilim Sanat ve Kütür Dostları Derneği’ne, proje ekibine, katılımınız için sizlere teşekkür ederek sözü daha fazla uzatmadan Sayın Krikor Damatyan’a veriyoruz…

 

Krikor Damatyan: Hepinizi saygıyla selamlarım, sevgiyle selamlarım.

Şahsıma yapılan sitayişkar sözlere çok teşekkür ederim. Sağ olun, var olun. Öncelikle belirtmem gereken bir şey var ki ben tarihçi değilim. Sosyolog da değilim. Sadece geçmişe saygısı olan, kurumlara hizmeti geçen insanların hatırlanması yolunda hizmet vermeye ant içmiş bir kişiyim.

 

Bu çalışma gerek Kadıköy’ün tarihi ile ilgili olan kısımları gerek kişisel, aile tarihleri ile ilgili kısımları olan bir kitap. Bunların yayınlanması, bu duruşumun bir tezahürü. Ve ben burada, öncelikle, neden bu şekilde davranmayı seçtim; çünkü ben meslek itibariyle eczacıyım. Eczacılık fakültesinde okuduğumuz zaman, benim kıymetli bir hocam vardı. Kendisini rahmetle anıyorum: Prof. Dr. Turhan Baytop. Kendisi derdi ki “insanlar kendilerinden önce hizmet edenleri anmalılar, rahmete vesile olur”. Ben onun bu sözünü hiçbir zaman unutmadım. Ve gerçekten de o sözün doğru olduğunu, yerinde bir söz olduğunu her zaman hatırladım. Ve aklımın bir tarafına yazdım. Hiçbir zaman da unutmayacağım.

 

Şimdi bunu söylerken, rahmetle anacağım iki din büyüğüm var, sözlerime başlamadan. Bunlardan birisi Patrik Mesrob I. Naroyan, ikincisi de son zamanlarda kaybettiğimiz Patrik Mesrob II. Mutafyan. Birincisi bizim İstanbul’daki cemaat tarihimizde kurumların tarihçelerinin yayınlanmasını promote eden kişidir kendi patriklik döneminde. Kilise, koro ve okulların ve hizmet kurumlarının jübile tarihleri gelince, bunları mutlaka bir kitap ile ölümsüzleştirmiştir. Dolayısıyla onun başlatmış olduğu çizgiye devam eden bir kişi olarak görüyorum kendimi… İkincisi Patrik Mesrob II. hazretleri ise bizi Kadıköy alanındaki kitaba çalışmaya sevk eden kişidir. Kınalıada ile ilgili bir çalışmamız vardır. O çalışma yapıldığı zaman -kilisenin 150. yıldönümü ile ilgili- kendisine demiştim ki “bizim Kadıköy’deki kilisenin 150. yılı geliyor”. “E ne durmuşsun” dedi “otur bir kitap hazırla”. Ben de “peki” dedim, “zaten başlamıştık” dedim. Ve onun o sözü, memnunum ki hayata geçti. Ben çalıştım ama bunun yayınlanması yolunda hizmet eden kişileri hiçbir zaman unutmamak gerekir. Kalfanın kitabının yayınlanmasına Sayın Arsen Yarman sponsor oldu. Diğer beş ciltlik kitabın yayınlanmasına da Kadıköy kilisemizin vakfı sponsor oldu. Burada kendilerine teşekkür ediyorum.

 

Bu büyüklerimizi rahmetle andıktan sonra, öncelikle, çok daha önceden yaşamış olan Bizans imparatorluğu döneminde, Ermeni asıllı imparatorların varlığını biliyoruz. Ermenice kitaplardan da bunları okuduk. Hatta Türkçe yayınlarda da okuduk. Ve bunların Kadıköy’deki izlerini… Ve bu izler çok enteresan, özellikle hayır işleri bunlar. Öncelikle bunların isimlerini hatırlamak gerekirse… Bizans tarihlerinde Mavrikios ismi ile geçiyor, bir huzurevi açtığını öğreniyoruz: Makedonya hanedanlığından I. Basileios. Onun da bir kilise inşa ettiğini, huzurevini ve toprakla dolan su sarnıçlarını temizlettiğini öğreniyoruz. VII. Konstantin Porfirogennetos’un ise yapmış olduğu hayır işi, kendisinden önce yapılmış olan huzur evini, ek binalarla yapılandırması. Dördüncü bir isim çok daha güzel bir isim: Yannis Çimişges, imparator. Kadıköy’de bir cüzzam hastanesi kurmuştur. Ve bu hastane ile yetinmeyip kendi varlığını, tüm maddi varlığının bir kesimini bu cüzzamlıların tedavisi, tesellisi ve barınması için ayırmış ve maddi varlıkla desteklemekle de kalmamış kendisi fırsatını buldukça gelip o insanlarla birlikte sofrasını paylaşmış, onlarla birlikte yemek yemiştir. Dolayısıyla bu dört imparatoru, burada bir yerde, rahmetle anmak durumdayız, kendi yaptıkları hayır işlerini hatırlattıktan sonra.

 

Şimdi Kadıköy’deki Ermenilerin yerleşimine baktığımız zaman, öncelikle klasik kitaplar var, üç kitap var. Bu üç klasik kitabı incelediğimizde; birincisi Başrahip Kemahlı Krikor’un günlüğüdür. Bu insan, Celali İsyanları sırasında Kemah’tan göçmüş olan kişilerin başında gelip Tekirdağ ve ardından İstanbul’a yerleşmiş olan birisidir. Kendisinin bir günlüğü var. İstanbul’un o çalkantılı döneminde, cemaat içindeki çalkantılı dönemlerde, İstanbul’a gelmiş ve orada Kadıköy’le ilgili bir anısını hatırlatmıştır. Bir kızın kaçırılması ve onun kurtarılması macerasını anlatır günlüğünde. Fakat bu münferit bir kişidir. Dolayısıyla buradan yola çıkılarak bir cemaat varlığı söz konusu edilmez.

 

Polonyalı Simeon. Seyahatnamesinde, Kadıköy tarafında bir cemaat ve kilise varlığından bahsetmez.

 

Üçüncü isim ise çok önemli birisi, kendi yaşadığı çağın çok aydın bir kişisi: Eremya Çelebi Kömürcüyan. Günlüğünde iki yerde Kadıköy’ü zikreder. Bunların birinde çok tanınmış olan bir rahibin İstanbul’dan ayrılması vesilesiyle Kadıköy’ün karşısındaki çayırda bir yemek sofrası kurulduğunu hatırlatır ve o rahibin de takdisini aldıklarını nakleder. Bundan başka bir de karşı tarafta yapılan bir düğüne katılan bir Ermeni din görevlisinin Kadıköy’e tekrar dönüp orada kendi evine geçtiğini nakleder. Buradan Kadıköy’de o zaman bir din görevlisinin yaşadığını anlıyoruz fakat bir cemaat hayatının olduğunu öğrenemiyoruz. Dolayısıyla bu üç ayrıntıyla bizlere konuşan kişiler, eserlerinde hiçbir zaman bir cemaatin varlığından bahsetmemektedir.

 

Yayınlamış olduğumuz Hovhannes Isdepanyan’ın anı kitabından, biz, Kadıköy’ün ilk yerleşen Ermenilerinin kendi ailelerinden gelen isimlerini öğreniyoruz: Gazer dede, onun oğlu Melkon, onun torunu Giragos. Üçünün ismi, kendi yazmış oldukları biyografik anlamdaki ailesinin tarihçesi maiyetindeki kitapta geçiyor. Kadıköy’e yerleştiklerini, Kadıköy’de kereste işiyle uğraştıklarını, marangozluk gibi işlerle uğraştıklarını biliyoruz. Bu aileden kalfa Giragosyan -ki kitabın yazarının dedesi oluyor- tanınmış bir dülger. Kadıköy’de bir ünü var. Kadıköy’de ahbaplık kurduğu Müslüman çevrelerde bazı inşaat işlerine girişmiş. Bunlardan en önemlisi Fındıklı’daki köşklerin onarımı ve bu evlerin sahiplerinin memnun olduklarını anlıyoruz. Bunun dışında Sarıgazi köyündeki türbenin yanındaki çeşmenin onarımını gerçekleştirdiğini ve Selimiye kışlasında kullanılacak kerestelerin temini için İzmit tarafındaki ormanlarda çalıştığını anılarından öğreniyoruz. Özellikle Sarıgazi’deki çeşmenin onarımı çok enteresandır. Malum ki o zaman bu kadar ulaşım yok. Sarıgazi, Kadıköy’den uzak bir mekân ve kimse cesaret edemiyor oraya gitmeye. O diyor ki “ben giderim”. Gidip o işi bitiriyor, bittikten sonra insanlar memnun kalıyorlar ve kendisi için epey sermaye oluşturacak bir gelir temin ediyor.

 

Bunun yanında, Kadıköy’e yerleşen cemaat mensuplarını özellikle Hasköy taraflarından gelmiş olan sarraflar teşkil ediyor. Yazlık için köye gelirlermiş ve sayfiye amaçlı geldikleri zaman -burada Caferağa mescidi var, Caferağa Camii var- o Cafer Ağa, kendi elindeki toprakları bu insanlara verip onların yerleşmesini sağlamak istemiyor. O insanlar bu toprakları alıp yerleşmiş, ev sahibi olmuşlar. İlk olarak sarraflar buraya gelmişler. Daha sonra iş büyümüş ve balıkçılara da konutlar tahsis edilmesi için yerler verilmiş. O insanlar da kendi yerlerini bulmuşlar ve dolayısıyla cemaat hayatı ufak ufak oluşmaya başlamış.

 

Biz Kadıköy’deki kilisenin ilk olarak inşa edilmesi hakkında bilgi sahibi olmak için araştırdığımız kayıtlarda öncelikle şunu gördük: Kadıköy’de bir din görevlisi var. Bu insanın yaşadığı ev, eski zamanlarda kabul edildiği gibi ‘papaz menzili’ olarak tanınır. Orada insanlar yanyana gelirler, dua ederler, kitap okurlar, incil vaaz ederler. Ama kilise olarak tanınmaz, kilise olarak bilinmez. Kadıköy’deki ilk resmi kilise binası, ilk olarak 14 Ocak 1721 tarihli inşaat ruhsatındaki padişah fermanıyla inşa edilir ve Meryem Ana’ya ithaf edilir. Burada görsel olarak ilk Ermeni kilisesinin inşaatının ruhsatını görüyoruz: Bunların üzerinde cemaatin yapmış olduğu müracaat var, bu müracaat üzerine yapılacak işlem hakkında verilen talimat var, diğer taraftan o yapılan işlem hakkındaki talimatı alan kişilerin raporu var, en sonunda da bunun böyle yapılmasının uygun olduğu hakkında emir yazısı var. Bu yapılan ilk kilise tabii biraz o zamanın şartlarına göre inşa edilmiş bir kilise olup derme çatma bir kilise olmuştur. Bu derme çatma kilise binasının çatısı tabii zamanla aşınıyor ve yağmur ve kar sularından etkileniyor. Ve böylece 1741 yılında, tekrar ilk olarak, bir yenilenme işlemi var Patrik Hagop Nalyan zamanında. Burada okuduğumuz gibi, binanın tavanları hasırlarla, kutsal sofranın olduğu kısım kiremitle örtülmüş: “Kar ve yağmur yağdığında, cemaat ve ayini icra eden din görevlisi, bunların etkisinden korunamıyorlardı” diye o zamanki sıkıntı dile getirilmiştir.

 

Burada, 1791 tarihli bir harita görmekteyiz. Şu aşağıdaki kalıntısında, şu kısım; Khalkedon kısmı, Kadıköy kısmı ve orada üç işaret görüyoruz… O işaret bize şunu gösteriyor: işaretin bir tanesi Ermenilerin yaşadığı köyleri gösteren bir işaret, bir tanesi Ermeni kiliselerini gösteriyor, diğeri de Rum kiliselerini gösteriyor. Dolayısıyla 1791 tarihli bu haritadan, Kadıköy’ün şu çevresinde, 1791 tarihinde Ermenilerin yaşadığını ve orada bir Rum bir de Ermeni kilisesinin olduğunu öğreniyoruz.

 

Yine Hovhannes kalfanın yazmış olduğu hatıra kitabında, Kadıköy tarafında bol miktarda bağ ve bahçenin olduğunu öğreniyoruz. Bunlardan bir tanesi olan Lutfi Khaçaduryan isimli vatandaş -daha sonra aynı ismi taşıyan, kendi torunudur mutlaka- antikacılıkla tanınmıştır Kadıköy’de. Bu kişi, bir gün bahçesini sürerken, çalışırken, III. Selim tebdili kıyafet gelir ve kendisini takdir eder, onunla birlikte çalışmaya başlar. Giderken de memnuniyetini ifade etmek için kendisine iki altın kese verir. Ve bu kese kendi eline geçtikten sonradır ki gelenin padişah olduğunu öğrenir.

 

Sultan III. Selim döneminde, İngiliz donanması gemileri İstanbul önünde demirliyor ve demirlerlerken tabii, III. Selim İstanbul’da müstahkem mevkilerin inşaatını emrediyor. Bu mevkiler, karşı tarafta, Avrupa kıyısında inşa edildiği kadar bizim tarafta, Kadıköy ve Moda tarafında da inşa edilmiş. Ve inşa için, tabii, malzeme gerekiyor. O malzeme de bizim hatıra kitabının yazarının dedesi kalfanın kereste dükkanından, inşaat malzemesi satılan dükkanından temin ediliyor. Sonra kendisine ödemek kaydıyla alınıyor malları. Zamanı gelince kendi alacağını tahsil için dilekçe verdiğinde, kendisine soruluyor; “senin alacağın kaç paradır? Kaç paralık mal verdin?” “Ben şimdi nasıl bileyim, kayıt tutmadım ki. Hepsini aldılar” diyor. Ona bir rakam söylüyorlar, “bu kadar olabilir mi” diyorlar. “Yok, o kadar olamaz” diyor. “Şu kadar olur mu” diyorlar, “o olabiliyor” diyor. Devlet, o ikinci rakamın üzerinde -kendi dükkânını aşağı yukarı iki sene kapalı tutarak çalışamadığını göz önünde bulundurursak- ona hakkından fazlasını veriyor ve o şekilde o da iki sene önceki zararını telafi etmiş oluyor.

 

Şimdi Kadıköy’de, 1721’de inşa edilen kilise… Tabii ki 1814 yılına kadar geliyor bir şekilde, ikinci onarımdan sonra. Fakat bir yerde bu kâfi gelmiyor ve onun eskimiş, harap olmuş kısımları gözönünde bulundurularak yeniden inşa edilmesi dileği sunuluyor. Bunun en büyük hayırseveri, o zamanın ekmekçiler sınıfının nizam ustası ve Bab-ı Serasker ekmekçibaşısı Harutyun Amira Noradungyan. Kendileri hem önayak oluyor hem de bizzat maddi katkısını sunuyor ve 1814 yılında kilise ibadete açılıyor. Ve derler ki bu kilisenin fermanının alınmasında Ladikli Ahmet Ağa’nın yardımları da olmuştur.

 

Bu da kilisenin görsel olarak inşa fermanı.

 

Bu, Kadıköy Belediyesi’nin yayınladığı rahmetli doktor Müfit Ekdal’ın eserinden alınmış bir resimdir. Kendisi, o zamanki Ermeni kilisesini eski hali diye zikretmiş, burada paylaşıyoruz. Aşağı yukarı konum olarak aynısı. Kapı giriş yönü, cephesi, aynısı. Kubbesi tabii bugünkü gibi değil, benzemiyor. Yani konum ve etrafı yönünden benzeşiyor. Yani Kadıköy çarşısı.

 

Kadıköy kilisesinin bir yerde kutsal bir emaneti var. Nasıl ki ordularda sancak önemlidir, diyebilirim ki biz de bunu gözümüz gibi saklarız. Çünkü bu bir kutsal emanettir. Nedir bunun ismi; ‘kutsal çivi reliği’. Bu, ‘kutup’ anlamını taşıdığı kadar aynı zamanda ‘çivi, mıh’ anlamını da taşır. Ve bu nedir, nerenin kutsal çivisidir? Nakledildiğine göre, geleneksel olarak İsa mesihin çarmıha gerildiği o çarmıhın üzerine bir yafta konmuştur. O yuvanın üzerinde “Nasıralı İsa, Yahudilerin kralı” yazan bir yafta vardır, üç lisanda. Bir şekilde bu Kemah tarafına ulaşır ve oradan, biraz önce ismini zikrettiğim Kemahlı Krikor -insanlar buraya gelince onlarla beraber gelir- Tekirdağ’dan küçük bir parçayı alıp yeniden inşa edilmiş bu kiliseye hediye ederler. Bu o kadar önemlidir ki… Özellikle her cumartesi günü hastalara şifa duası yapılırdı ve kesinlikle kiliseden dışarı çıkarılmazdı. Ve hatta “kim kiliseden dışarı çıkarır, ona lanet olsun” denilmiştir. Biz hiçbir zaman onu kiliseden dışarı çıkarmayız.

 

Hovhannes kalfanın o zamanki kıyafetini gösteriyoruz. Biz bunu yine kalfanın kitabından alıyoruz. Kendi dedesinin resmini de kendi hatırladığı kadarıyla çizmiş ve el yazmasının başına bunu nakşetmiştir. O başlık o zamanki kişilerinin ve büyüklerinin kullandığı bir başlıkla benzeşmekte. Dolayısıyla bir mübalağa yok, kendi hatırladığı kadarıyla çizmiş. Simasına bir şey diyemem ama kıyafet…

 

Hovhannes kalfanın el yazısı bu. Hovhannes kalfanın aldığı eğitim hakkında fazla bir bilgimiz yok -ne yapmış, ne etmiş. Yalnız bildiğimiz, anladığım bir şey var, bu el yazmasından hareketle: O zamanki standartlara göre güzel bir el yazısı bu. Güzel bir el yazısı var. Ondan sonra içinde yazdıkları yazının lisanına baktığımız zaman, o zamanki Ermenicenin çok iyi kullanıldığını görüyoruz. Ve ayrıca bu adam çok güzel kutsal kitap alıntısı veriyor. Yazdığı kitaba hep kutsal kitaptan bölümler almış. Ve başlıkları yazdığı zaman altına bölümler koymuş. Bunun dışında, o zaman yayınlanmış klasik kitapları da biliyor. Buradan anlıyoruz ki çok güzel bir kütüphanesi vardı. Kızıltoprak tarafında yaşıyor. Orada yazmış zaten bu kitabı. Kendi yazdıklarından kendisini tanıyoruz.

 

Şimdi, 1844 yılında, eskiden yapılmış olan bir nüfus sayımı. O zaman arada bir sayım yapılırdı. Özellikle patrikhane, kendi olanaklarıyla bu sayımların yapılması talimatını verirdi. Ve dolayısıyla 1844’te yapılmış bu sayıma göre, Kadıköy’de yaşayan Ermenilerin erkeklerinin sahip olduğu meslekleri görüyoruz. Bunları kütükten ayırıp teker teker sayarak koyduk. Belli ki Kadıköy’deki en büyük sektör, balıkçılık sektörü. 26 kişi. Yani 26 aile balıkçılıkla geçiniyor. Ve arkasından kayıkçılar geliyor. 14 kayıkçı -çünkü o zaman takdir edersiniz ki vapur seferi bizim bildiğimiz anlamda yok. En azından karşı tarafa geçmek için, Haydarpaşa tarafına geçmek için veya daha ilerisine gitmek için kayıkçılar vardı, kürek çekerlerdi ve dolayısıyla o da bir sektördü. Ve bunların dışında görüldüğü kadarıyla hemen hemen el sanatları var. El sanatlarının dışında bahçıvanlar var.

 

Sevan Ataoğlu: Hocam “bazı meslekleri açıklar mısınız” dediler. Çünkü burada bazı meslekler var…

 

Krikor Damatyan: Şu ‘enkserci’ denilenin ne olduğunu bilmiyordum. Bunu bizim kereste tüccarlarına sordum. Bu ‘enkser’ denilen şey çok büyük olan ahşap malzemelermiş, yani binanın taşıyıcı rolünü üstlenen kereste parçaları. Evet, ana kolon gibi. Veya birbirine bağlayan tahtalar… Bizim bildiğimiz döşeme tahtası değil de çok geniş yapılmış sütun gibi.

 

Sevan Ataoğlu: Şimdi, burada ‘simkeş’ var…

 

Krikor Damatyan: ‘Simkeş’ malum, gümüş tel çeken veya gümüş telle işleme yapan. O zanaatler… Şimdi bu ‘cehennemci’… Ben tahmin ediyorum, kime sorsam bilemedi, gördüğüm kadarıyla yazdım. Tahmin ettiğim şu ki hani demircilikte ateş kömürü ocağı vardır ve o ocağın çok çok sağlam olması gerekir ki insanlar orada demiri yumuşatsınlar, çalışsınlar. Sanıyorum ‘cehennem’ denen şey, o kömür ateşinin yakıldığı mekân. Yani demircilerin ve demirden alet yapanların çalıştıkları dükkânda kullanılan bir yer. Onu inşa eden kişiler olsa gerek. ‘Şalbasmacı’ ise bizim bildiğimiz, şal üreten, dokuyan, hazırlayan. Onun dışında diğerleri meyhaneci, kalaycı malum… Şurada yalnız, şöyle bir şey var: 3 demirci var, 1 demirci var. Biz bunları ayıramıyoruz. Bugün mesela, bahçelerin ferforjelerini yapan, o demirden kısımlarını yapan soğuk demirci, odur bir tanesi. Diğeri ise demirden anahtar, saban, bıçak gibi kullanılacak eşya yapan. ‘Tarpin’ dediğimiz; demir eşyalar yapar, bıçak kama yapar, tarlada kullanılan sabanı yapar. Bu şekilde yani…

 

Şimdi, 19. yüzyılda, bir tespitimiz var; belki 1850 yılına kadar Kadıköy nüfusunun 50 Ermeni, 100 Rum, 200-250 İslam haneleri olmak üzere 350-400 hanede toplandığı biliniyor, der. Ve burada 2 camii, 2 mescit, 1 Ermeni, 1 Rum kilisesi ve okulların olduğunu yazar. Bu iki camii, büyük bir ihtimalle Osmanağa ile iskeledeki İskele camiidir. Mescit ise Caferağa mescidi ile çarşının içindeki mescit olsa gerek, onlardır. Rum kilisesi sanıyorum, yanılmıyorsam, Ayia Efimia’yı kastediyor. Ermeni kilisesiyle de Surp Takavor’u kastediyor.

 

Burada köyün ürünleri hakkında da bilgi veriliyor. Çeşitli üzümler var. Kiraz, vişne yetişiyor. Bir de yoğurt imal ediyorlar. İki Müslüman vatandaşı kaydetmişler. Yoğurtçu Emin ve Tosyalıoğlu Süleyman, der. Bir de Çarşı mahallesinde yoğunlaşmış olan İslam nüfusun inek beslediğini ve bunların kış mevsiminde yoğurt sattıklarını kaydetmiş. Bir de burada, yine 1857 yılına kadar, 2 ekmek, 1 pasta fırını, değirmenler, 6 bakkal, tütüncü, tarım aletleri yapan demirci, inşaat malzemesi (kereste, tuğla, kiremit, çivi) satıcısı ve 8 kahve var. Ve 10 meyhane söz konusu; 4’ü Ermenilerin, 6’sı da Rumlar tarafından işletilir, diye kaydetmişler.

 

Sevan Ataoğlu: O günkü nüfus oranı ile bugün oran tutuyor diye düşünüyorum…

 

Krikor Damatyan: 1860 yılı öncesinde yeni yapılan bir nüfus sayımı çalışması var. Burada, Kadıköy’de yaşayan ‘garipler’ der. Bu kelimeyi açmak gerek. Bunlar, burada görüldüğü gibi, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden İstanbul’a gelmiş. Gerek ailelerinin geçimini temin etmek gerek ailelerinin geleceklerini temin etmek için, çalışmak için İstanbul’a gelmiş. Ve İstanbul’da köşe bucak yaşayan kişilerin kastedildiğini öğreniyoruz. Ve buradan gördüğümüz kadarıyla en çok ‘göçmen, gurbetçi’ diyelim, 31 kişi ile Sivas var. 22 kişi ile de Kayseri var. 16 kişi ile Erzurum var. Bunların hepsi gelirler, kimi burada hamallık yapar kimi inşaatta çalışır kimi kayık işlerinde yardım eder kimi kayık inşaatında çalışır. Bir şekilde günlük paralarını temin ettikleri kadar ailelerinin geleceğini de garanti altına almak için gurbette çalışırlar.

 

Meslek dağılımı hakkında da bilgi veriliyor. Burada sanırım tanımamış bir şey yok. En büyük sektör hamal ve iki türlü hamal var; sırt hamalı ve bir de sırık hamalı var. Sırt hamalı eşek sırtında taşıyor, sırık hamalları da omuzlarına tahta alıp iki kişi taşıyorlar. Ve dolayısıyla Kadıköy’de de böyle bir hamallık sektörü var. Ermenilerin çalıştığı biliniyor. Ermenilerin bulunduğu iskele, mekân olarak anlatıldığı kadarıyla bu Zaharov denen mevki mi, orada bir iskeleden söz ediliyor. Diğer iskeledeki hamallar da Müslüman vatandaşlar, orada çalışıyorlar. Orada herkes kendi yoluna çalışıyor. Kendi ekmek parasının peşinde çalışıyor. ‘Horasancı’ bir inşaat malzemecisidir. Horasan harcı içinde tuğla harcı var. Yumurta beyazı katarlar içine. Kireç var, kiremit tozu, tuğla tozu var. Onlar tabii inşaattaki dolgu maddesi görevi görüyorlar. Bunu yapan kişiye deniyordu.

 

Sevan Ataoğlu: Anıtlar Kurulu bizim restore ettiğimiz eski bina için “illa ki horasan kullanacaksın” diye şart koştu.

 

Krikor Damatyan: Horasancı değil ama horasanı bulmak mesele şimdi.

 

Gelelim 1855 yılına… Çok enteresan bir olay var. Meryem Ana yortusu, Meryem Ana’nın göğe alınış yortusu, buradaki kilisenin yıllık kutlama günü. İstanbul’un her tarafından, cumartesi günleri buraya akın akın insanlar gelir. Öğleden sonra kilisedeki ibadetlere katılırlar. O saate kadar ve sonrasında, oradaki çayırlarda bahçelerde otururlar. Orada bir festival havasını yaşarlar. Şimdi bu festival havası yaşanırken oradan birisi, kitapta yazar, der ki “bu akşam yangın olacak burada”. Adama derler ki “git işine”. Ama gelin görün ki akşam kilisedeki ibadet bittikten sonra gerçekten bir yangın olayı, bir tutuşma olayı. Tabii bu şey değil, kaza olduğu anlatılıyor. Bir kaza sonucu o kilise büyük bir yangında harap oluyor ve yangın esasında kiliseden değil çarşıdan çıkıyor. Biraz sonra Kadıköy haritalarını görünce göstereceğim. Tabii yangından önce eşyalar kurtarılıyor. O zaman ekmekçi hacı -ki hariciye vekilinin dedesi olur- kendisinin köy halkını kilisesiz bırakmamak için orada bir yanmış kilisenin tavanına kapatır, yine başlarlar ayin icrasına.

 

Şimdi şu, kilisenin yakın çevresi, şurası Surp Takavor kilisesi, şurası Ayia Triada kilisesi ve şurası, üst taraftaki, şuradaki sokaktaki bir fırından yangının çıktığı yer, yangının çıktığı mekân. Bu haritanın içinde, biz, şu yukarıda bir yerde, Ermeni mezarlığının yerini görüyoruz. Şurası Bahariye caddesi, şurası eski Rum mezarlığı. O zamanki dille hazırlanmış; şurada “birçok kayıkhane” diyor, “binalar” diyor ve bunların sahiplerini yazıyor. Ben şimdi bunu kendime iş edindim. Ben bunların içindeki bu Ermenice ifadeleri Türkçeye çevireceğim ve çevirerek bu haritaları ciddi bir yerde yayınlayacağız. Çünkü yani harita mühendisi olmayan bir kimse, mimar olmayan bir kimse, kendi kendisini yetiştirmiş olan birisinin o devir şartlarını kullanarak ortaya koyduğu bir belgedir. Bir şey var burada. Bu çok daha büyük parçalarda, paftalardaydı. Allah bilir, bunun diğer parçaları ya yok oldu ya da kesildi zamanında.

 

Yine bizim kilise burası; Surp Takavor ve Ayia Efimia. Şurada enteresan bir şey var; bu bizim kilisenin tarihi ile ilgili. Şu görülen bahçe, kilisenin mülkiyetinde. Şurası da mülkiyetinde ve bizim o zaman ilk olarak açılmış olan okul binasının bulunduğu mekân. Bu mekân, eğer yanılıyorsam Yorgo Bey düzeltebilir, bugün inşaatı yapılan Baylan’ın yanında yapılan inşaata tekabül eder. Ve bu okulun binasını, zamanında, nasıl ki burası gibi, satarak elden çıkarmışlar. Kimbilir neydi ihtiyaçları… Fakat bunun Rum cemaatine satılmış olduğunu kitaptan öğreniyoruz. Hatta “bizim okul nasıl satılır” diye epey patırtılar çıkmış fakat nasıl olursa bir şekilde onu ayarlamışlar ve bir şekilde satışı gerçekleştirmişler. Ve dolayısıyla sanıyorum ki o gün alan kişiler, bizim Rum kardeşlerimizin vakfına teberru etmişlerdi, kilisenin vakfına. Ki oradaki aynı mekândır aşağı yukarı. Orada bugünkü inşaat yapılıyor ve biz okuyoruz, Rum Kilisesi Cemaati Vakfı.

 

Sevan Ataoğlu: Sadece Baylan pastanesi yanındaki inşaat. Buradaki alan çok büyük. Şu anda daracık bir şey kalmış.

 

Krikor Damatyan: Bu da yangından sonra, büyük yangından sonra… Artık Kadıköy çevresinde bir şehirleşme, ciddi bir şehirleşme hareketi başlamış ve artık göründüğü gibi sokaklar düzgün. Yine Surp Takavor kilisesi ve Ayia Efimia. Şu oluşum bugün halen geçerli, yani meydanda. Bakın şu taraftan Surp Takavor’un girişi var. Karşı tarafındaki kilisenin kooperatifi olan bu eski yer. Yine yüzey böyledir. Karşı taraf böyledir. Burası da böyledir. Şu oluşum aynı şekilde muhafaza edilmiş, bozulmamıştır. Burası Ayia Efimia’nın girişi, burası lahmacun fırınının girişi, burası tatlıcının yeri. Bugün bu konum aynen muhafaza ediliyor. Ve şuradan aşağıda, göründüğü gibi şu aşağıda, Tubini yolu diye tabir edilen yer. O yolun ağzında eski İtalyan okulu da vardı. Daha sonra o yıkıldı. Şimdi bugünkü pasajın ve PTT’nin olduğu yer. Aşağısı sahil. Dikkatinizi çekerim, postane değil ve aşağısı sahildir. Yani bugün arabaların geçtiği yer. Üzerinde eski belediyenin olduğu yer ve iskelenin olduğu yer doldurulmuş kısım. Sahil burası.

 

Burası kilisenin yanında inşa edilmiş olan okulun resmi. O alt katı, üst tarafında “yemekhane” diyor. Yan tarafta okulun alt katı. Şu da üst taraftaki sınıf ve orada hocanın sınıfı. Ve şu yan tarafı da mutfak. Bu şekilde bir bina. Bunu göz önünde bulundurursak okul dediğimiz şeyin esasında bizim mahalle mektebinin gelişmiş tarzında bir oluşumu olduğunu aklımıza getirmemiz gerekiyor. Yani öyle bugünkü anlamda, beş sınıflı, A’sı B’si olan sınıf yok. Bir mahalle mektebi oluşumu.

 

Sevan Ataoğlu: Bu yanlış anlaşılmasın; Aramyan okulundan bahsetmiyoruz, kilisemizin içinde bulunan bir bölümden bahsediyoruz.

 

Krikor Damatyan: Bugünkü kilisede salon olarak, misafirhane olarak kullanılan bina. Aşağıda yukarı sağ tarafında bir yerdir.

 

Sevan Ataoğlu: Ki Anadolu’da da birçok camiide benzer mektepleri görmek mümkündür.

 

Krikor Damatyan: Bizim geleneğimizde okul ve kilise aynı, beraber inşa edilir. Şimdi, bugünkü, şu andaki kilisenin inşaatının hikayesini görüyoruz. Yangında yandı. Kilisenin yanındaki okul yandı. Gerek okul gerek yanındaki kilise yandı. Dolayısıyla köyün kişilerinin kendi ruhani ihtiyaçlarını karşılaması için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Orada bir bina alınır, kiralanır veyahut da bir şekilde bir bina temin edilir. O temin edilen binanın alt katı kilise, üst katı okul olarak kullanılır inşaat bitene kadar. İnşaatın en belli başlı hayır severi Erzurumlu Karabet Muradyan. Mimarı ise Resimci Mıgırdiç Kalfa ismiyle geçen bir zat. Yan taraftaki görünüm de kilisenin temellerini kutsayan ve ibadete açan patrik. Ve kilisenin bu andan itibaren artık ismi ‘Surp Takavor’ olarak anılıyor. Yani ‘Meryem Ana’ ismi tarihte kalıyor ve Surp Takavor olarak anılıyor. Bu şekilde anılmasının sebebini biraz önce söyledim.

 

Sevan Ataoğlu: Bu Muradyan soyadı da kilisenin bahçesinde bir…

 

Krikor Damatyan: Kendisi kilisenin girişinin sol tarafında gömülü, sağ tarafında da hanımı gömülü.

 

Sevan Ataoğlu: Böyle bir geleneğimiz de var. Şimdi artık yok.

 

Krikor Damatyan: Şu enteresan bir resim, kalfanın çizdiği: kilisenin öngörülen planını gösteriyor. Burada böyle öngörülmüş ama bugünkü kilise buna kısmen benziyor. Bu şekilde yapacağız, diye yola çıkmışlar. Bir de esprisi var bunun. Patrikle geçen bir diyalogda derler ki “siz bunu söylediniz, bu ufaktır, nasıl oldu bu iş? Başka şey söylediniz.” “Yapılınca büyürse büyür” der. Adam da “afedersiniz” der “bu balkabağı mı, nasıl büyüyecek, neyse odur” der. Ve ondan sonra duasını yapar, “kızgınlıkla gitti” der. “Ama sonra da açılışa geldi” der.

 

Burası da çok enteresan bir yer. Şu planda, şurası bakın, bu bizim bugünkü şapel. Bu şapelin dışında, arada bir giriş var ve şu arada bir şapel daha var. Bu şapel o Surp Takavor reliğinin saklandığı mekân. Burada muhafaza edilmiş. Bu kısım alttaki dükkânın sokak tarafındadır. Dolayısıyla şu kısımda sadece bizim Surp Takavor var. Kilisenin üç mihrabı ön görülmüşse de bugün tek mihrap var. Yani kısmen benziyor. Şurası, üst taraftaki, bizim bugünkü sekreterlik kısmı. Şu tarafı da bugünkü yönetim kurulunun toplantı odasının olduğu mekân. Burası vaizin dairesi olarak inşa edilmiş. Çünkü vaizler genelde evlerinde, ayrı yaşarlar kendileri. Bekar oldukları için, kilise çevresinde yaşarlar. Evleri orası olur. Dolayısıyla kalmaları için iki odalı bir yer tahsis edilmiş. Papazların kendi evi var çünkü.

 

Şimdi bizim kilisenin tarihinde -yine kalfadan öğreniyoruz bunu, onun hatıralarından ve bu hatıra olarak kalıyor ancak- kilise inşa edilirken büyük ressam Ayvazovski ve Yunan kardeşi var, üstrahip, onların ikisi beraber köye gelirler, Kadıköy’e ve Kadıköy’deki inşaatı görürler. Mihrabın yani horan dediğimiz kısmın inşaatı henüz bitmemiştir. Ve söz verirler; “ben İtalya’ya dönünce size bir Meryem Ana ve İsa mesih resmi göndereceğim” derler. Gerçekten de İtalya’ya döndükten sonra resmi gönderir. Fakat ne yazık ki 1927 yılında, bir küçük bir yangın sonucu o tablo yok olur, yanar. Dolayısıyla bu bize ancak hatıra olarak kalır. Ben bunu Kadıköylülere sordum “nasıl olur” diye. Rahmetli abimiz vardı, ona sordular; “ben duymuşumdur ki” dedi “Ayvazovski resmi yandı” dedi. Dolayısıyla yazılanla sözlü tarih birbirlerini doğruluyor. Bize de ancak böyle bir hatıra kalıyor.

 

Bu da bizim kilisenin ana mihrabının 1900 yılında alınmış resmi, çok bir fark yok. Sadece bir fark var; abajurların hepsi mum, elektrik yok. Mum ve kandillerle aydınlanıyor. Burada kullanılan eşyaları biz bugün halen kullanıyoruz. Yani bir şekilde insanlar, her türlü şartta onları muhafaza etmeyi bilmişler, bize devretmişler, biz de kullanıyoruz. Yerleri bile aynı hatta. O bakımdan şuradaki ak sakallı olan kişi sanırım ki kilisenin baş papazı. Yan taraftaki de kilisenin çok emektar bir hizmetkarı vardı, sanırım ki odur. Çünkü çok net değil, bir tespit yapamıyoruz.

 

Şimdi 1863 yılının öncesinde, Kadıköy’deki cemaatin bünyesinde bir meslek dağılımı yapılmış. Burada görüldüğü gibi yine balıkçılık en başta geliyor insanların uğraşı olarak. Ve kuyumcu var. Öbür tarafta bir antikacı var, bu antikacıyı biliyoruz. Bu kişi Lutfi, biraz önce aktardığım gibi Sultan III. Selim’den bahşiş alan kişinin torunu. Tütüncü de var. Yani demir alet imalatçısı. Arabacı herhalde ‘fayton’ anlamında bir şey olsa gerek veyahut da yük taşıyan arabalar. Onun dışında sarraflar var. Kayıkçılar var yine. ‘Miyancı’nın ne olduğunu tespit etmek için çok uğraştım; birileri “komisyoncu” dedi, birisi de “kuyumculuk anlamında da kullanılan bir ismi var” dedi. Ben de henüz arıyorum bunu. ‘Miyan’ elbise anlamına da mı geliyor? Tamam, teşekkür ederim. O zaman elbiseci gibi, elbise satan, diken.

 

Bunlar enteresan bir dağılım gösteriyor…

 

Sevan Ataoğlu: ‘Tabi’ nedir hocam?

Krikor Damatyan: Gördüğümüzü yazdım, ne olduğunu bilmiyorum. Tababetten olsa ‘tabip’ derdi.

 

Sevan Ataoğlu: ‘Silici’ var mesela…

 

Krikor Damatyan: ‘Silici’, onu bana izah etmişlerdi, şu tahtalar yerleştirildikten sonra onları düzleştiren, hani bizim aletler var ya, ne diyorlar şimdi… O işi yapan kişi olarak geçiyor. Sistre, evet.

 

Sevan Ataoğlu: Ekmekçi ve francalacı bile ayrı.

 

Krikor Damatyan: Her ikisinin fırınları ayrı çünkü.

 

Şimdi geldik 1878 sayımına… Burada 332 hane sayısı ve 1820 nüfus; erkeklerin nüfusu 303, kadınların nüfusu 437. Kız, erkek çocuklar ve hizmetçiler aynı sınıfta; 1080 kişi. Bir de gurbetçiler, biraz önce söylediğim gibi, ‘garip’ler, çalışanlar; 235. Ben burada teorik bir hesap yaptım; hane başına bir hizmetçi olduğunu kabul edersek, her hanede üç dört çocuğun olduğu görünüyor.

 

Sevan Ataoğlu: Bu nüfus sayımı cemaatin kendi içinde mi Hocam?

 

Krikor Damatyan: Evet, kendi içinde.

 

Şimdi gelelim mezarlıklara… Kadıköy’de, biraz önce göstermiş olduğum yer, yukarıda, orası Rum mezarlığı, şurası Ermeni mezarlığı. Mekân olarak, bakınız, şu bizim Ermeni kardeşlerimizin Surp Levon Kilisesi, şu görülen alan ise bizim eski Ermeni mezarlığı. Burada, 12 Temmuz 1892’ye kadar gömü yapılıyor, yani defin işlemi. Ondan sonra kesinlikle şehir içinde kaldı diye, Hıfzısıhha Kanunu gereğince “artık burada cenaze gömülmeyecek” deniyor. Şimdi burası bu şekilde kalıyor. Bu şekilde derken… Tabii daha sonra oradaki kabir taşları var, onlar ne oldu zamanla, ben onları bilemeyeceğim. Yalnız bildiğimiz bir şey var ki bu mezarlık etrafındaki duvarlar inşa edilmiş, yıkılınca yeniden yapılmış. Ayrıca Bahariye caddesi genişletilirken orada bir istimlak görmüş, Kuşdili caddesi genişletildiği zaman oradan bir genişletilme olmuş. Fakat en sonunda burası bir yeşil saha olarak kalmış. Tabii en sonunda bir kafe oldu. Şimdi o kafe de yok, orası öyle, metruk duruyor.

 

Dinleyicilerden: Lahitler çıktı oradan, 80’li yıllarda…

 

Krikor Damatyan: Ben de merak ediyorum o lahitlerin akıbetini.

 

Yorgo İstefanopulos: Bu arazinin, yeşil alan kalan arazinin tapusu kime ait?

 

Krikor Damatyan: Buranın tapusu kimseye ait değil, ortada duruyor. Ben şeyi merak ediyorum; bunun karşısında Rum mezarlığı vardı, aradım ama bulamadım.

 

Yorgo İstefanopulos: Müsaade ederseniz ben anlatayım… Menderes zamanında, 1950’lerde, Altıyol caddesi genişletiliyor ve yarısı gidiyor mezarlığın. Öbür yarısı ne oldu, bilinmiyor. Sadece 91’den sonra seçim yapıldı. Biliyorsunuz 26 sene seçim yapılmamıştı. Bana Ankara’dan, Merkez Bankası’ndan yazı geliyor: İki buçuk milyon -1992’de iki buçuk milyonla 10 simit alıyorduk, neyse- bir tazminat bedeli vardı, “Ankara’ya gel, al” dediler. Ben de hibe ettim çünkü hiçbir şeye yaramıyordu. O evin karşısında çok pis kokan bir tuvalet vardı. Geri kalan yerde, şu anda McDonalds’ın olduğu yerde, bizim mezarlığın geri kalan kısmının olduğu yerde apartmanlar kuruldu. Kim nasıl aldı bilmiyorum. Siz yeni mezarlığın tapusunu alabildiniz mi?

 

Krikor Damatyan: Alamadık, yok bir şey daha. Ha yeni mezarlığın? O vardır sanırım.

 

Yorgo İstefanopulos: Fermanla verildi o.

 

Sevan Ataoğlu: Tapumuz varmış Hocam, vakıf başkanı var burada.

 

Yorgo İstefanopulos: Ne zaman aldınız, üç sene önce mi? Tamam, eskiden yoktu.

 

Krikor Damatyan: Öbür tarafta, 1892’de, cenaze defini kesin olarak şehremaneti tarafından yasaklandıktan sonra, Hasanpaşa’da, aşağıda, Rum mezarlığı, bir yukarısında Ermeni mezarlığı, bir yukarısında Latin Katolik mezarlığı ve daha ötede de bir Musevi mezarlığı olarak yerler tahsis edilmiştir. Ve zamanında etrafındaki duvarlar yapılmış, yolları düzeltilmiş, ve ağaçlar dikilmiştir. Ve insanlar çalışmış, düzenli bir şekilde muhafaza etmişler. Hatta ilk defin 1 Ağustos 1892’de yapılmış. Bir adamın cenazesiymiş. Ve burada bir plan da hazırlanmış. O planı birazdan görürsünüz.

Şimdi buradaki mezarlıkta, bizim kilise kayıtlarına göre, 1910-1919 tarihleri arasında Kadıköy yakınlarında vefat etmiş Ermeni askerler var. Bunlar, Haydarpaşa’daki hastanede veyahut da o zaman askeri hastane olarak kullanılan bizim okulda veya başka yerde, oradaki hastanelere nakledilmiş yaralı veya zayıf düşmüş askerler… Burada vefat ettikleri zaman, onların defin işlemleri, cenaze merasimleri Surp Takavor’da yapılır ve buraya gömülürmüş. Aşağı yukarı rakamı tam bilmiyorum ama 150’den fazla kişi var. Ve cumhuriyet döneminde de 4 kişi var. Çok az bir rakam tabii. 1930-1936 yılları arasında Haydarpaşa hastanesinde vefat etmiş olanlar.

 

Şimdi burası, bizim mezarlığın projesi olarak hazırlanmış; şu aşağı kapı, bugünkü kapı girişi. Ve şurada, üzerinde haç görünen yerde, esasında mezarlığa bir şapel yapılması öngörülmüş ve etrafında da ruhanilerin gömülmesi için bir yer ayrılmış ve bu tabii kâğıt üstünde kalmıştır. Daha sonra farklı şekillerde kullanılmış. Mezarlık kullanılmış yani. Şu aşağı köşedeki enterasandır, duvar dibi. İntihar edenler veya vaftiz edilmeden ölen küçükler için tabii cenaze merasimi yapılmazdı, oraya defnedilirdi. Şu büyük yerler herkese mahsus yerler. Diğer yerleri ise özel aileler, aile kabristanı olarak almışlar, öyle devam etmiş. Bugüne kadar da devam ediyor.

 

Dinleyicilerden: Hala intihar edenlere kilise töreni yapılmıyor mu?

 

Krikor Damatyan: Şimdi bakın, anlayış farklı. Şöyledir; intihar eden bir kişinin ruh sağlığının yerinde olmadığı kabul edilir. Yani akıl hastası olan biri nasıl gömülürse o da akıl hastası olarak kabul edilip gömülür. O zaman katıydı tabii.

Yorgo İstefanopulos: Şimdi şöyle bir durum var; bir Rumla evlenen bir Ermeni kadını olabilir. Bizim kilise Rum mezarlığına gömülmesi yerine kocası yanına gömülmesine izin verir. Sizinki izin veriyor mu?

 

Krikor Damatyan: Elbette, sorun yok.

 

Yorgo İstefanopulos: Bir de başka bir olay var; vaftizler niçin saklı yerde yapılıyor? Yani görmüyoruz. Halbuki eğlenceli, çocuğu batırıp çıkarıyoruz. Küçük bir odada yapılıyor, görmüyoruz ki.

 

Krikor Damatyan: Bizim kilisenin kabul edilmiş, kadimden gelmiş geleneği, vaftiz havuzunun sabit olmasını öngörür. Sizdeki durumu biliyorum. Ortaya yapılır taş. Biliyorum ama yapacak bir şey yok.

 

Şimdi demiştim ki vefat etmiş askerlerden birisinin… Burada der ki Terziyan diye bir genç -üst tarafında da tercümesini okursak- “6 Eylül 1912 tarihinde vefat etti, 23 yaşında bir genç Osmanlı askeriydi, onuruyla ölmek istedi”. Kabir taşına işlenmiştir. Üsttekini tercüme ettim ben.

 

Kadıköy kilisesinde görev yapmış olan birçok isim var fakat ben bunlardan en çok sorumlu yerlere gelmiş ve ünlü olmuş kişileri söyleyeceğim. Bunlardan bir tanesi başepiskopos, Amerika Birleşik Devletleri’nde cemaatin ilk ruhani önderidir ve buradan oraya gitmiştir: Patrik Mağakya Ormanyan. Meşhur patriklerimizden birisi, kendisi son nefesini Kadıköy’de vermiştir, burada vefat etmiştir ve hayatının son vaazını da bizim kilisede vermiştir. Enteresan bir bağlantısı var. Ben onun Kadıköy’de bıraktığı izleri yine bir Ermenice kitapta yazdım. Diğeri Başepiskopos Melkiseteg Muradyan, dünya Ermeni katolikosu seçilmiştir fakat kendisi Kafkasya’dan geldiği için Rus çarı onun seçimini kabul etmemiş, onun yerine başkasını seçmiştir. Diğeri ise Başepiskopos Kevork Yeretsyan, Kilikya katolikosu seçilmiştir. O da kişisel nedenlerle istifa edip kabul etmemiştir. Diğeri Patrik Karekin Haçaduryan, bizim tanıdığımız, çok değerli insanlarımızdan birisi. Diğeri aynı zamanda Kudüs patriği olmuş ve o şekilde vefat etmiştir. Öbürü de İstanbul patriği olarak kalmıştır. Bunlar patriklik mevkiine geçmiş kişiler. Kitapta daha bunlar gibi bir sürü hizmetkarlar var.

 

Bir de burada kilise koro şefleri… Yani bu bizim ilahi kitabın baş tarafında da yazar. Şimdi bunlardan birincisi meşhur Levon Hancıyan. Klasik Türk müziği ile ilgilenen kişiler Levon Hancıyan’ı, bu ismi, duymuşlardır. Yani kilise müziğiyle ilgilenmesinden daha fazla klasik Türk müziği çalışmalarıyla bilinir. Ve kendisi bizim kilisede görev yapmıştır. Diğer üç kişi de koro şefi. Bunların üçünü seçtim çünkü üçü de Devlet Opera Balesi sanatkarlarıydılar, orada görev yapmışlardı. Gerek opera korosunda gerek solist olarak hizmet etmişlerdir.

 

Şimdi eğitim ve öğretim faaliyetleri… Kadıköy’de ilk açılan okulu Kadıköylülere sorduğumuz zaman, hemen bize “Aramyan” derler. Biraz eskileri işte Torosyan vardı, bir de Sultanyan vardı… Gerisi yok. Gerisinin kısımlarını daha sonra göreceğiz. Buradaki ilk okul, mahalle mektebi statüsündeki bir okul. Oradaki kilisede hizmet veren din görevlisinin kendi dizinin altında okuma yazma öğretmesinden ibaret olan bir okuldur Kadıköy’de ilk açılan okul.

 

Ardından, 1790 yılında, Sultan III. Selim döneminde çıkan bir fermanla, artık cemaatlerin semtlerde resmi olarak bir okul açmalarına müsaade ediliyordu ve bu müsaadeden sonra tabii Kadıköy de nasibi aldı. Derler ki deniz kıyısında satın alınan bir evin çevresinde bulunan geniş bir arazi üzerinde inşa edilen okulun çevresinde meyve ağaçlarının bulunduğu geniş bir alan da vardı. Bu söylenen okul binası biraz önce bahsettiğim Baylan’ın yan tarafındaki, oradaki, o civardaki okul binasını bize anlatıyor. Bu, yani mahalle mektebinden o okula geçiyor. O bina kullanılırken, 1836’da, kilisenin yanında ikinci bir bina daha inşa ediliyor. Ve ondan sonra çıkan yangında harap olduktan sonra, 1857 yılındaki çalışmalarla kilise çevresinde öncelikle ismi Surp Takavor okulu olan daha sonra Hamazasbyan adını taşıyan bir okul binası inşa ediliyor. Bu bina edilen okulun mekânı. Bugün kiliseye girerseniz, bahçe tarafından sağ tarafına gidersiniz, sağ tarafında kilise salonuna çıkan merdivenler var, oradaki binanın olduğu mekândır -ve etrafıyla tabii, o zamanki kadastro durumuna göre.

 

Daha sonra aşağıda Muradyan ailesinin, yani kilisenin inşasının en büyük hayırseverlerinden biri olan Muradyan ailesinin oğulları tarafından finanse edilen bir kız okulu açılıyor. O da bugün salon olarak kullanılan ufak, tek katlı bina. O da Muradyan okulu. Dolayısıyla Kadıköy çevresindeki okulun ismi Hamazasbyan Muradyan olarak geçiyor. Hamazasbyan Muradyan okulunun o zamanki ölçütlere göre epey iyi bir öğretim kadrosu var. Yani yabancı dil iyi öğretiliyor. Diğer diller; Osmanlıca, Ermenice -eski ve klasik ve yeni Ermenice. Onun yanında din kültürü var, ahlak var, o günün şartlarının gerektirdiği dersler var, hepsi öğretiliyor. Epey gelişmiş bir okul. Okuldan çok ünlü insanlar yetişiyor. En azından biz iki tane din görevlisi olmuş iki kardeş biliyoruz: Bartan Başpapaz Tersakyan ve bir de kardeşi, başpapaz. İkisi de o okuldan yetişmiş kişiler.

 

Bu okul 1867’ye kadar devam ediyor ve ondan sonra diyorlar ki “bu okul eskidi, bize yetmiyor, ne yapalım bunun için?” Önce düşünüyorlar, “okulun öğretim standardını yükseltelim”. İşte “nasıl yapalım? Hocalar, müdürler şöyle olsun”… Malum, o zaman cemaat içi münazaralar… En sonunda deniyor ki “bunun üzerine kat çıkamayız, kaldırmaz, yıkıp yeniden yapmak da bir şeye benzemez. Onun için satın alınan bir toprak var, bu toprağın üzerinde yeni bir okul inşa edelim” diyorlar. Bu okulda okuyan Kadıköylüler, bilenler bilir. Şimdi kilisenin yanında inşa edilen okul bu. Ve bu okulun inşaatı birçok hayırseverin maddi katkısıyla gerçekleşiyor. Hatta ve hatta bazen para yetmiyor; onun için bir tiyatro sahneliyorlar, bu tiyatro oyunun gelirini de buna tahsis ediyorlar. Biraz da borç ile, en sonunda yapıyorlar. Bu okul -1871’de inşa edilmesi kararlaştırılıyor- 19 Ocak 1875’te, patrik tarafından açılıyor. Açılan bu okulun ismi ‘Aramyan’ oluyor. Yani Aramyan okulunun başlangıcı 1875 tarihinde başlar. Okulun da ilk müdürü Harutyun Zincirciyan isimli bir görevli. Aramyan okulunun bugünkü ismine baktığımız zaman, ‘Aramyan Uncuyan İlkokulu’ yazar kapıda. Bu ‘Uncuyan’ ismi nerden geldi? Uncuyan ismi, Kadıköy’deki Aramyan okulunun arka tarafında bir kulüp binası var… Resimdeki Matus Uncuyan -ki kardeşi de Apik Uncuyan, çok büyük, hayırsever bir insan, yani haklarında konuşursak günlerce konuşuruz yaptıklarını- o binayı satın alıp cemaate bağışlıyor ve kızlar mektebi olarak da kullanılmaya başlanıyor. Okulun ismi de ‘Aramyan Uncuyan’ oluyor.

 

Aramyan Uncuyan okulu 1913’te idadi derecesine yükseliyor; yani yüksek mektep derecesine ulaşıyor. Aramyan ilkokulu cumhuriyet döneminde, yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, mütareke dönemini de geçmiş. Aramyan bir ilkokuldur ve bu okul, 1846 yıllarına kadar devam ediyor. 46-47 yıllarında son müdür göreve başlıyor, ismi Vahram Burmayan. Vahram Burmayan’ın ismini rahmetle anıyorum çünkü Vahram Burmayan bu okulda sadece müdürlük yapmamıştır, ayrıca iyi bir eğitmendir. Aynı zamanda okulun ortaokul seviyesine yükselmesine çalışmış ve Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin kurulmasına önayak olmuştur. Bugünkü modern Uncuyan binasının inşaatına da önayak olmuştur. Tabii okul ortaokul düzeyine geçince -Vahram Burmayan üniversite mezunu değildi ve o zamanın kanununa göre lise mezunu olan bir kimse ilkokulda görev yapabiliyordu- görev yapamadı, okuldan ayrıldı. Müdürlük görevine ilk olarak Antranik Kılıçyan başladı. Onu da rahmetle anıyoruz, Amerika’da vefat etmiştir.

 

Aramyan Uncuyan okulunun yeni binasının mimarı yüksek mimar Nişan Yaubyan’dır. Biz burada kendisini çok iyi bir şekilde, saygıyla anıyoruz. Kendisinin yapmış olduğu jest, kitapta yazılı. Herkes okulun projesini yaparken o zamanki parayla yüklü ücret alırken Nişan Yaubyan “ben bu okulun talebesiyim, bu inşaatten para mı alınırmış” deyip projeyi hazırlamış ve oradaki çalışmalara önayak olmuştur. Yani bir emektarımız, bir ağabeyimiz. Kendisini sevgiyle anıyoruz, Allah uzun ömür versin kendisine. Bina bittikten sonra patrik tarafından törenle açılıyor.

 

Kadıköy’de bizim yaptığımız çalışmalar sonucunda 21 okul ismi tespit ettik. Bu okulların kimi ilkokul kimi daha üstü kimi anaokulu. Burada ismi geçmeyen kreş maiyetindeki bir okul dizisinden de bahsedilmekte. Öyle bir şey olduğu biliniyor, Kadıköy’de var o okullar. İnsanlar çocuklarını bırakıyorlar. Oradaki kadın çocukları gözetiyor, yemeklerini veriyor ve biraz da okuma yazma öğretiyor kendilerine. Yani okul olmaktan ziyade bir kreş.

 

Buradaki önemli okullara baktığımız zaman Madagyan anaokulunun önemi şu: Madagyan Kafkasya’dan gelmiş. İstanbul’a geldikten sonra diyor ki “bu anaokullarını gördüm, uyuşuk uyuşuk oturuyorlar, ne oynuyorlar ne bir şey var, uyuklayıp duruyorlar, bunlara bir şey yapmak lazım” diye kendi sistemini geliştirerek İstanbul’da kendi adını taşıyan okulu açıyor ve o sistemde başlıyor çalışmaya. Fakat İstanbul’un birçok semtinde başka okullar da açtığı için yetişemiyor ve o okul kapanıyor neticede. Bundan sonraki okul da aynı o çizgide hazırlanmış bir anaokulu olarak kendisinin çıkarmış olduğu el ilanı.

 

Mezburyan okulu derseniz, Kumkapı’da açılmış 1865’te, 1879’da Üsküdar’a gitmiş, 1901’de Kadıköy’e gelmiş. 1901 yılında Kadıköy’de açıldıktan sonra, aşağı yukarı 1910’lu yıllara kadar gitmiş ve kendisi de zaten Paris’e yerleşmiş, oğlunun yanına, orada da vefat etmiş.

 

Anarad Hığutyun okulu bizim Ermeni Katolik kardeşlerimizin bir okuludur. Bu okul Ermeni Katolik rahibeler topluluğu tarafından açılmış ve cumhuriyet zamanında da varlığını sürdürmüş, 1982’de öğrenimine son vermiştir. Bugün görüldüğü gibi Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak hizmet veriyor.

 

Torosyan okulu, eski Kadıköylüler bilir, Aramyan okulunun müdürlüğünü yapmış olan Madteos Torosyan tarafından kurulmuş ve Torosyan bu okulda 1927’ye kadar hizmetini sürdürmüştür.

 

Dibar Gırtaran Sultanyan, aşağı yukarı değişik adreslerde, dört ayrı mekânda varlığını sürdürmüş. Bu okul da kendine göre iyi bir eğitim hizmeti vermiş bir okul olup aşağı yukarı 1941’e kadar sürmüş ve kapanmıştır.

 

Berberyan okulu -Kadıköy’de başlamış, daha sonra Üsküdar’a taşınmış- çok önemli ve büyük bir eğitmen olan Reteos Berberyan’ın açmış olduğu bir okuldur. Kendisi Aramyan okulunda müdürlük de yapmıştır kısa bir süre. Müdürlük yaptığı sırada münakaşa sonucu ayrılır ve kendi okulunu açar. Bu okul 1978-79 yılına kadar sürer, sonra Üsküdar’a nakledilir. Önemli ve namlı bir okuldur. Üsküdar’daki mekânı bu günkü Amerikan Kız Koleji’nin yan tarafındaki kısımda bulunuyor. Orada büyük bir yangında yok oldu. Adres olarak böyle veriliyor. Şimdiki Cem sokak da olabilir, arkasındaki sokak da olabilir. Modadaki rahiplerin okulu, çok önemli bir okul olmuştur yani çok iyi mezunlar vermiştir.

 

Bu okul da (Mıkhitaryan) ne yazık ki yangında harap olmuş, İtalyan uyruğunda olan bir okuldur. Birinci Dünya Savaşında, İtalyan uyruğunda olduğu için, askeri makamlar tarafından hastane ve kışla olarak kullanılmış ve 1915’te yanmıştır. Tarihleri var bu okulun. Aynı bizim Teknik Üniversite binalarında olduğu gibi, ortasında bir boşluk var, etrafında da konuşlanmış binalar var. Bugünkü Moda Teras’ın olduğu mekandır.

 

Bu da Palakaşyan okulu. Mühürdar’da açılmış olan bir okul. 1901-1909 arasında varlığını sürdürmüş.

 

Bir diğer okul (Tıbrotsaser), öncelikle yetimlere sahip çıkmış bir yetim okulu ama daha sonra ismi üstünde öğretmen okulu olarak faaliyete geçmiş. Şu görülen ikinci resim, bizim Arif Paşa konağının ön tarafında çekilmiştir. Çünkü mütareke döneminde, İngilizlerin oluruyla, orası okul olarak kullanılmış. 1922 yılında ayrılmış ve yurtdışına taşınmış. Fransa’da, Paris’te ismen devam ediyor sanırım.

 

Şimdi Kadıköy’de derneklerin ve birliklerin kurulduğu biliniyor. Kronolojik olarak yıllara baktığımız zaman bir şey gözümüze çarpıyor: 1910-1919 yılları arasında 14 dernek kurulmuş. 1908-1909 arasında da 5 dernek kurulmuş. Dolayısıyla 1908-1919 arasında 19 derneğin kurulduğu görülüyor. Meşrutiyetin ilanından sonra derneklerin kurulması hız kazanmıştır. Bu derneklerin maiyetine bakacak olursak… Eğitim, okula yardım, sanat, sosyal yardım, kültür, spor, ticaret alanında faaliyet gösterdiklerini biliyoruz. Kadıköy’deki derneklerin ayrıntılı listesini ve amaçları hakkındaki her türlü veriyi biz, bir çalışmadan elde ediyoruz. Onlardan aldığımız sonuçları naklediyoruz.

 

Bu derneklerin bir tanesini prototip olarak aldım: Tulumbacılar Birliği. Biliyorsunuz, İstanbul’da ahşap binaların olduğu dönemde her zaman yangın çıkabiliyor. Mangal devrilince yangın çıkıyor, rüzgarla olay olabiliyor. Bu yangınların söndürülmesi için her kilisenin bir tulumbacısı varmış ve bir birlik kurulmuş -tüm tulumbacıların da ihtiyaçlarını karşılamak için. Ayrıca insanlara sosyal yardımlar da yaparlarmış. Buradaki tulumbacıların son temsilcisi olarak Tulumbacı Haygaz’ı burada anmak istedik prototip kişi olarak. O da 1956 tarihinde vefat etmiş ve Uzunçayır’da defnedilmiş. Eskiler derler ki “tulumbacı tulumbasını evladı gibi saklardı”. Dolayısıyla evladı gibi koruduğu tulumbanın ne olduğu da meçhul. Bilmiyoruz tabii ne olduğunu…

 

Ve bugün faaliyet gösteren Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin bir öncesi var. Aynı ismi taşıyan dört dernek var. Bunlardan bir tanesi Aramyan Okulundan Yetişenler Birliği. ‘Birlik’ kelimesini ben Ermenice ‘sosyete’ anlamında kullanırım. Dernek farklı bir olay. Sanırım bu ‘birlik’te herkesin bir payı var, öyle kurulmuş. Diğeri de fahri olarak kurulmuş, o yüzden bu isim verilmiş: Aramyan Okumaseverler Derneği. Aramyan Okulundan Yetişen Karma Öğrenciler Derneği. Bunlardan ikisinin biz sadece mühürlerine rastladık. Ne olduklarını bilmiyoruz ama Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği 1950’de kurulmuş ve kurulduktan sonra Cem sokakta, kiralık bir yerde varlığını sürdürmüş. Sonra Aramyan okulunun yanında, eski, metruk binada faaliyetini sürdürmeye devam etmiş. Şimdi bu derneğin faaliyetlerine bakacak olursak; edebiyat alanında çalışmaları var, uzman kişilerin katılımıyla tertip edilmiş konferanslar var sanat, sağlık ve kültür alanında, müzik kolunun etkinlikleriyle kendisine has bir orkestra, bir oda orkestrası, kendisine has bir koro kurulduğunu biliyoruz. Gerek kendileri tarafından gerekse başka başka isimler, gruplar tarafından resitaller verilmiş. Yani müzik kolu bu alanda çalışmış ve bugün de, hala, devam eder.

 

Sevan Ataoğlu: Kadıköy’deki kültürel çeşitlilik açısından bu orkestrayı anmakta fayda var. 1990’lı yıllara kadar gelmiş bir oda orkestrasından bahsediyoruz. Oda orkestrasının elemanları, klasik müzik çalanların tamamı, müzisyen olmayan amatörlerden kuruldu. Bir tane konservatuvardan Elif arkadaşımız vardı, o geliyordu, yan flüt çalardı. Diğerleri sütçüsünden, kalp doktorundan muhasebecisine, ev kadınına kadar kurulmuştu. Bugün konuştuğumuzda masal gibi gelebilir yani.

 

Krikor Damatyan: Kendisini tanımışımdır. Rahmetle anıyorum, muhterem bir insandı.

 

Sevan Ataoğlu: Derneğimizde her sene konser verirlerdi. Ben de birkaç programı daktiloyla hazırlama şerefine nail oldum.

 

Krikor Damatyan: Bizim kilisenin kâtibi Agop Bey de vardı, keman çalardı.

 

Sevan Ataoğlu: Burada yine faaliyetler devam ediyor.

 

Krikor Damatyan: Yayıncılık alanında da Ermenice klasik eserleri yayınlamışlardır. Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin yayınlamış olduğu özel bir antoloji var. Cumhuriyet Dönemindeki Ermeni Antolojisi isimli kitaptır. Oradaki tanınmış yazarların biyografileri, resimleri ve onların eserlerinden birer parça alınarak hazırlanmış bir antolojidir. Gerçekten de edebiyat tarihiyle uğraşan insanlar için bugün hala ders kitabı niteliğindedir. Özellikle giriş kısmı rahmetli Vartan Gomikyan tarafından yazılmıştı. Bugün o kitabın hazırlanmasında emeği geçen dünyada, yani İstanbul’da, bir tek kişi var hayatta. Hepsi vefat etmiştir. Nor Marmara gazetesinin baş yazarı Rober Haddeler. Tek o kalmıştır o büyük fotoğrafın, kitabı hazırlayanların içinde. O kitap gerçekten çok önemli. Onun dışında klasik eserler yayınlamışlar. Tiyatro kolu zaten, malum, bugün de devam ediyor. Ve dernek yetkilileri Nişan Hançer’in -tanınmış bir rejisör ve sahne sanatkarı- adını ölümsüzleştirmek için Aramyan derneğinin sahnesinin adını ‘Nişan Hançer Sahnesi’ olarak adlandırmıştır. Bu şekilde minnet borçlarını dile getirmişlerdir.

 

Sevan Ataoğlu: Hala faal olan tiyatro grubunun adı ‘Nişan Hançer Oyuncuları’ olarak anılıyor.

 

Krikor Damatyan: Evet, şimdi günümüzde Kadıköy Ermeni cemaati. Üstteki tarafta görüyoruz, burada Sayın Arman Bükücüyan başkanlığında Surp Takavor yönetim kurulu. Kilise vaizi rahip Harutyun Damatyan, kilise din görevlisi, naçizane, ben. Burada vakıf yönetim kurulu. Bu tablonun içinde, baş taraftaki Agop kardeşimizi rahmetle anmak lazım. Kendisi vefat etti, çok çalışkandı. Kalanlara uzun ömür versin. Şimdi Kadıköy kilisesinin vakfı çerçevesinde bir kilisenin misyonu neyse, geçmişte neyse, bugün aynısı. Kilisenin ibadetlerinin düzenlenmesi yapılır, kilisenin akarlarının düzenli bir şekilde işletilmesi takip edilir, kilise himayesi altında hizmet gören okulun ihtiyaçları temin edilir. Bir yönetim kurulu ne yaparsa bugün aynı şekilde devam ederler. Ve geçmişten kendilerine verilmiş hizmet bayrağını sürdürürler.

 

Sevan Ataoğlu: Hocam buradaki yönetici profili ile ilgili bir cümle söylemek istiyorum. Burada gördüğünüz gibi iki farklı nesil var. Hocamın dediği gibi, bu kişilerin tamamı Aramyan mezunlarıdır. Bu arkadaşlarımın birçoğu Aramyan derneğinde de hem üye hem yöneticilerdi. Daha sonra geleneksel bir şekilde, yani görev, bayrak teslimi, diyelim, şimdi kilise vakıf yönetim kuruluna hizmet vermekteler.

 

Krikor Damatyan: Bizim rahip, ilkokulu ve ortaokulu Aramyan’da okumuştur. Ben ancak Aramyanın komşusu olmuşum.

 

Sevan Ataoğlu: Burada Hocam, dikkati çekilmesi gereken bir husus var: hiç kadın yönetici yok. Bundan bir evvelki yönetimde vardı. Fakat dokuz yıldır azınlık vakıfları seçim yapamadığı için yeni bir üye seçimi yok. Umarım gelecekte kadın üyeler olabilir.

 

Krikor Damatyan: Ve bizim Surp Takavor korosu. Koro şefi Sevan Şencan. Kilisenin korosunun yönetim kurulu üyeleri. Onlar da koro içindeki üyelerle birlikte koordinasyonu sağlarlar. Aynı zamanda konserler de verirler; dinlerarası ve kültürlerarası diyalog programlarında, yurtdışında, pek çok konserler vermişlerdir.

 

Evet, Aramyan okulu, ilköğretim okulu; sekiz yıllık öğretim veren bir okul. Kurucu temsilcisi, okul müdürü, her ikisi de Aramyan’dan yetişmiş kişiler. Bu gördüğünüz yönetim kadrosu çok uyumlu bir şekilde okuldaki eğitim faaliyetlerini sürdürür ve okuldaki müsamereler olsun, törenler olsun, geleneksel şekilde de gerek milli bayramlar, Atatürk’ü anma toplantıları gibi, aynı zamanda da bizim geleneksel kültürümüzle ilgili olan bayramlar ve yortular kutlanır uygun şekilde ve çocuklar çok böyle kompleksten uzak bir şekilde her kültüre vakıf olarak yetişirler.

 

Sevan Ataoğlu: Çocuklar dediğiniz, kaç öğrenci var?

 

Krikor Damatyan: 142 sanırım.

 

Sevan Ataoğlu: 142 sanırım, 36 aylıktan 8. sınıfa kadar.

 

Krikor Damatyan: Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği hizmetini sürdürüyor. Buradakiler de, hepsi, yine Aramyan okulundan mezun arkadaşlar. Kendi okullarının adını taşıyan derneğe de hizmet ediyorlar. Aynı şekilde geçmişte de Aramyan’ın yaptığı faaliyetleri kısmen de olsa, ellerinden geldiği ölçüde, aynı misyonu sürdürüyorlar.

 

Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 

 

***********

 

KRİKOR DAMATYAN

 

1956 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu ve 1987 yılına kadar aynı fakültenin Farmakognozi Kürsüsü’nde görev aldı. Küçük yaştan itibaren kilise müziğine ilgi duydu. Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç, Taksim Surp Harutyun, Samatya Surp Kevork ve Beyoğlu Üç Horan kiliselerinin korolarında görev aldı. Patrik Şnorhk ve Episkopos Şahan Sıvacıyan kendisini takdis ederek ruhani derecelerini verdiler. Beşiktaş, Kınalıada, Kadıköy ve Kumkapı Ermeni kiliselerinde görev aldıktan sonra 2002’de tekrar Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’ne tayin edildi.

Krikor Damatyan ruhani görevlerine paralel olarak araştırmacı kişiliğiyle hazırladığı Ermenice eserleri okuyucuların hizmetine sundu. Ermeni harflerinin 1600. yıldönümüne ithafen hazırladığı “Armaş Ruhban Okulu: Ruhani İlim ve Eğitim Ocağı” başlıklı sergi 2005 yılında Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nde açıldı. Kınalıada Ermeni Kilisesi Nersesyan Muganni Heyeti’nin 150. yıldönümü anı kitabının hazırlanmasına katkıda bulundu. 2001 yılında Kandilli Surp Yergodasan Arakelotz Ermeni Kilisesi 170. yıl anı kitabı, 2002 yılında “Kayler Tebi Getronagan Azkayin Varjaran (Adım Adım Getronagan Okulu’na Doğru) kitabını yayınladı. Kadıköy’ün tarihi isimlerinden Hovhannes Kalfa Isdepanyan’ın anılarını “Huşabadum, Kadıküği Antsyalen Badarigner (Anılar, Kadıköy’ün Geçmişinden İzler)” başlığı altında yayına hazırladı. Kadıköy Ermeni Cemaati tarihinin ayrıntılı olarak incelendiği 5 ciltlik “Huşamadyan Kadıküği” eseri, 2016 yılında yayınlandı. 2018 yılında Merhum Patrik Mağakya Ormanyan’ın vefatının 100. yıldönümü münasebetiyle “Mağakya Badriark Ormanyan: Kadıküği Hedkerov” (Patrik Mağakya Ormanyan’ın Kadıköy’de Bıraktığı İzler) ve yine aynı vesileyle 2019 yılında “Boğos Arkyebisgobos Kharakoçi Gyankın u Kordzı” (Başepiskopos Boğos Karakoç’un Yaşamı ve İşleri) kitaplarını hazırlayarak yayınlamıştır.

Kıdemli Peder Damatyan halen Kadıköy Surp Takavor ve Kartal Surp Nışan Ermeni kiliseleri din görevlisi olarak hizmet vermektedir.

 

SEVAN ATAOĞLU

 

1969’da İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli radyo ve televizyon kanallarının prodüksiyon departmanlarında görev aldı. Agos gazetesinde muhabir ve editör, İMC TV’de program ve haber editörü olarak görev yaptı. Kalan Müzik’te danışmanlık, çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde organizatörlük, koordinatörlük ve eğitmenlik yapmaya devam etmektedir.

“Birlikte Yaşamak”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Birlikte Yaşamak”

 

24 Mayıs 2019, Tasarım Atölyesi Kadıköy

 

Moderatör: Tanay Sıdkı Uyar

Konuşmacılar:

Yorgo İstefanopulos

Mıgırdiç Margosyan

Eli Arditi

 

Katkılarından dolayı Prof. Dr. İrini Dimitriyadis’e teşekkürlerimizle…

 

 

Tanay Sıdkı Uyar: Hepiniz hoşgeldiniz.

Derneğimiz Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği, ben yönetim kurulu başkanıyım, KADOS olarak biz, kent hakkı, çevre hakkı kültürel ve sanatsal haklar alanında çalışmalar yürütmek amacıyla 2000 yılında kurulduk. Bir sivil toplum kuruluşuyuz ve;

 

-Kent alanındaki düzenlemeleri izlemek ve bu konuda toplumsal faydaya yönelik uygulamalar geliştirmek,

-Çevre alanında bilimsel araştırma ve çalışmalar yürütmek,

-Kent, çevre, kültür, sanat alanında yürütülen çalışmaların kamuoyuyla paylaşılmasını ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla panel ve konferanslar düzenlemek,

-Bilimsel, kültürel ve sanatsal etkinlikler organize ederek çağdaş kent kültürünün gelişimine katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

 

Bu projemiz, ‘Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik’, Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen bir projemiz. Yürütücülüğünü üstlendiğimiz ‘Kadıköy’de kültürel çeşitlilik’ konulu çalışmanın birincil amacı, çağdaş kent kültürünün gelişimini desteklemek. Bu çerçevede uygulaması bir yıl sürecek bu projede; kültürel mirası korumak, kültürel hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak ve kent yaşamında kültürlerarası diyalogun gelişimine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz.

 

Bu kapsamda dördüncü seminerimiz bu, bir Açılış Çalıştayı’ndan sonra dördüncü seminerimizi yapıyoruz. Birincisinde Khalkedon belgeselini gösterdik. Daha sonra Berken Döner’in katkılarıyla Yorgo İstefanopulos, İrini Dimitriadis, Orhan Türker ve Maria Günberk ile birlikte ‘Khalkedon Belgeselinin İzinde’ oturumunu yaptık. İkinci semineri, iki oturumda; önce ‘Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı” başlığıyla Eli Arditi ve Harun Niyego ile gerçekleştirdik, sonra ‘Moda Sevgilim’ başlığıyla İzel Rozental ve Rita Ender ile sürdürdük. 17 Mayıs’ta da ‘Bir Yıllığın İzinden, Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi’ başlığıyla Sayın Krikor Damatyan’ın çalışmasını Sevan Ataoğlu arkadaşımızın moderatörlüğünde izledik.

 

Bu projeye başladığımızdan beri, yani bütün bu seminerlerimizde, Kadıköy’de geçmişte yaşanan hayatları, dostlukları, hikâyeleri, yok olan ve bugüne kalan yapıları, eserleri konuştuk, andık. Tüm bunları çok değerli arkadaşlardan dinledik, bize unuttuklarımızı hatırlattılar. Hatta hiç konuşmamış arkadaşlarımız konuşur hale geldiler. Ermeni, Rum ve Musevi arkadaşlarımızdan bahsediyorum. Her birine teşekkür ederiz.

 

Şimdi de geleceğe bu hatırlatmalarımızla bakma zamanı. Birlikte ne yapabiliriz, onu konuşacağız. Konuşmacılarımızı sırayla size tanıtayım önce…

 

Yorgo Hocamızın çok uzun bir özgeçmişi var. Kendisi, Kadıköy’de, 1800’lerin son çeyreğinden beri Moda’da ikamet eden bir ailenin evladı olarak 1944 yılında dünyaya gelmiş. Özel Moda Rum İlkokulu’nu, Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi’ni birincilikle bitiriyor. 1962’de Robert Kolejin Elektrik Mühendislik Yüksekokulunun sınavını kazanıyor ve Elektrik Elektronik Bölümü’ne kabul ediliyor. Sonra Avedis Hacınlıyan ile beraber, birlikte başarıyla, birincilikle bitiriyorlar. Ardından ABD’de MIT’ye devam ediyor. 1969 yılında yüksek lisans, 1972’de doktora derecesini alıyor. 1972 yılında, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak doçent ve profesörlüğe yükselerek 2015 yılında emekliye ayrılıyor. Ohio State Üniversitesi’nde bir dönem çalışıyor ve böylece son olarak da halen Işık Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü, Biyomedikal Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi olarak görev apıyor. 1991 yılında yapılan vakıf seçiminde Kadıköy Rum Ortodoks Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfı’na yönetim kurulu başkanı olarak seçiliyor ve bu görevi 28 yıldır, aynı başkanlık sıfatıyla sürdürüyor. 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerinde, bu en yeni bilgimiz, Caferağa mahallesi muhtarlığı muhtar heyeti azalığına seçilmiş. Yani yerel yöneticimiz kendisi.

Mıgırdiç Margosyan ise Diyarbakır’da doğuyor 23 Aralık 1938’de. Oradaki Hançepek mahallesinde, ‘Gavur mahallesi’nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1966-1970 yılları arasında, İstanbul Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Marmara gazetesinde yayınlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü ‘Bizim Oralar’ adıyla kitap haline getirildi 1984 yılında. Aras yayınları tarafından basılan ‘Gavur Mahallesi’ (1992), ‘Söyle Margos, Nerelisen’ (1995), ‘Biletimiz İstanbul’a Kesildi’ (1998) adlı Türkçe kitaplarını, 1990’da ikinci Ermenice kitabı ‘Dicle Kıyılarından’ izledi. ‘Gavur Mahallesi’ Avesta yayınları tarafından ‘Bizim O Yöreler’ adıyla Kürtçe olarak yayınlandı. Türkçe kaleme aldığı ‘Tesbih Taneleri’ adlı anı romanı büyük merak ile karşılandı. Evrensel gazetesinde Kirveme Mektuplar adlı köşesinde yazmayı sürdüren Margosyan’ın bu makalelerinin bir kısmı ‘Kirveme Mektuplar’ adıyla Diyarbakır’da kitaplaştırıldı. 1996-1999 arasında, Agos gazetesinde yayınlanan makalelerinden yapılan bir seçki olan ‘Zurna’ (2009), yine Evrensel yazılarından derlenen ‘Çengelli İğne’ ve Yeni Yüzyıl ile Yeni Gündem gazetelerinde yayınlanan makalelerinden derlenen ‘Kürdan’ 2010’da kitaplaştırıldı. Yazarın dünyanın yaratılış hikayesini mizahi bir üslüpla ele aldığı son kitabı ‘Tanrı’nın Seyir Defteri’ ise 2016’da yayınlandı.

 

Üçüncü konuşmacımız, Eli Arditi. 1961 yılında, İstanbul’da doğdu. İspanya, Barselona Katalunya Üniversitesi’nde turizm eğitimi aldı. 1988’de turizm sektörüne atıldı. 1999’da kendi turizm seyahat şirketini kurdu. Kadıköy Hemdat İsrael Vakfı’nda yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürüyor.

 

Şimdi panelimizde önce bir on beşer dakika söz alalım… Ondan sonra Yorgo Hocaya yeniden söz verelim çünkü kendisinin biraz erken ayrılması gerekiyor. Ama İrini arkadaşımız var burada, Yorga Hoca gider gitmez İrini Dimitriyadis’i alacağız ve o devam edecek sorularınızla.

 

Evet Yorgo Hocam, buyurun.

 

Yorgo İstefanopulos: Herkese merhabalar.

 

Uzun bir özgeçmiş okundu. Ben bir üniversite hocasıyım. Kitaplarım sizin anlamayacağınız şeylerle ilgili. Mantık devreleri, otomatik kontrol kitabı, sözlükler vesaire. Ama galiba övüneceğim tek şey, biraz önce bahsedildi; yirmi sekiz yıldır vakıf Kadıköy Ortodoks cemaatinin başkanıyım. Ve kültürel mirasımızı ayakta tutmak için çalışmalarımız var.

 

Biraz önce Tanay Hoca da bahsetti; kültürel miras derken sadece kurumlar değil aynı zamanda yaşayan ve ölmüş kişilerin de kültürümüze nasıl katkıda bulunduklarını ifade etmeye çalıştık ve bunları yaşatmaya çalışıyoruz.

 

Şu anda aramızda bu kişilerden biri olan Bayan İrini Dimitriyadis var. İstanbullu Rumların Türk eğitim hayatına katkılarını anlatan inanılmaz geniş bir çalışması var. ‘1950’den Günümüze, Eğitim Hayatımızda Rumlar’ başlıklı bir kitap. İrini elektrik mühendisi olarak yetişti. Peşinden matematikçi oldu, peşinden sosyal bilimci oldu. On parmağında on marifet bir arkadaşımız.

 

Maalesef Boğaziçi Üniversitesi’nde 40. yıl kutlaması var öğrencilerimin. Kutlamalarda öğrenciler bir hocayı davet ediyor, son beş senedir beni davet ediyorlar. En yakın hissettikleri hoca benim sanırım. Oraya gitmek zorundayım. Sorularınız varsa benim konuşmamdan sonra hemen sorabilirsiniz.

 

Ve bu projeyi başlatan KADOS’a teşekkürler, gerçekten çok mutluyum başlattı diye. Birkaç kere tekrarladığım bir olay; farklı herhangi bir cemaat grubu böyle bir projeye başvursaydı “bunlar kendi kendilerini methetmeye çalışıyor” deyip eleştirebilirlerdi. Burada, topluca Kadıköy’e ne katkı yapıldıysa kültür, sanat, bilim açısından; bunları biraraya getirmeye çalışan bir proje şeklinde gelişiyor.

 

Daha önce üç tane seminer yaptık, üçü de bizim vakfa ait olan Moda Kültür Cemiyeti’nde oldu. Beni üzen tek şey… Rum topluluğunu tanıttığımız, kültürel düşüncelerini, katkılarını, binalarını, kiliselerini, mekteplerini, mezarlığını tanıttığımız belgeselin ardından ilk konuşmalar yapıldı. Ben o gün Rum toplumdan kimsenin gelmesini istemedim, başka toplumlardan gelmelerini istedim, onlar bizi tanısın. Biz zaten kendimizi tanıyoruz, kendi problemlerimizi biliyoruz. Peşinden Musevi cemaatinden Eli Bey geldi. Baktım sadece beş Rum vardı. Neden Ermeniler gelmediler? Hoca olarak ceza vereceğim. Ermeniler ile ilgili oluyor, Ermeniler geliyor. Yine beş Rum. Bir Musevi var mıydı Allah aşkına? Eli niçin gelmedin? Birbirimizi tanımamız gerekiyor, yanyana yaşadık ama içiçe yaşamadık. Ve bugünkü toplantının amacı, birlikte yaşamak… Birbirimizi tanıyıp anlayalım.

 

Ben doğuştan beri iki ana dilim var diye gurur duyuyorum. Hem Türkçe hem Rumca. İkisi de benim anadilimdir. Benim kimliğim bir Türk ve Rum olarak birlikte gelişti. Ne kadar Türksem o kadar Rumum. İkisini beraber yürütebiliyorum.

 

Şu anda muhtarlık meclisinde de azayım, seçildik. Bizimki tamam sayıldı, hile yok hurda yok, seçim devam ediyor… Ancak şunu belirtmek istiyorum; bir konuşmamda daha söyledim, 2002 seçimlerinden önce Tayyip Bey’in bilgisi dahilinde büyük bir ihtimalle, bana AKP’den milletvekili olma teklifi getirildi. O zaman Avrupa Birliği’ne başvuru söz konusuydu, dolayısıyla farklı cemaatlerden birilerinin olması onlar için büyük bir avantaj olacaktı. Heyetlere “işte biz, bakın, Rum Ortodoks bir adamı da seçtik” diyecekler. Benim düşüncem, acaba ben getirecekleri bütün önerileri destekleyebilecek miyim? Çünkü o sırada enteresan laflar dolaşıyordu. Demokrasi tanımı vardı, tramvaya benzetiliyordu, kutsal inekler örneği vardı Hindistan’da. Şu anda karınca kararınca Caferağa; bağlı olduğum, yaşadığım, küçüklüğümden beri tanıdığım Caferağa mahallesinin muhtar meclisinde üye olmaya karar verdim. Bu projenin muhtarlık nezdinde de Kadıköy Belediyesi nezdinde de hayat bulacağına inanıyorum. Bu kültürlerin birbirini tanıması, birlikte yaşamayı öğrenmesi ve değerlerini ileriye taşıması amacımız.

 

Şimdi ileriye taşımak derken… Rum cemaati çok zor bir durumda. 1955’te 6-7 Eylül hadiseleri olduğunda, İstanbul’daki Rum Ortodoks toplumu yaklaşık 90 bin kişiydi. Belki yüz bine yakındı Bozcaada ve Gökçeada’yı, yani İmroz ve Tenedos’u da katarsanız. O sırada olayların peşinden büyük tahribatlar görmesine rağmen toplumdan fazla kişi İstanbul’u terk etmedi “burası benim vatanım, burası benim İstanbul’um” dedi. “Burada yaşamak istiyorum” dedi. Fakat esas darbe, 1963’te korkunç bir provokasyon sonucu geldi. Zaten 6-7 Eylül hadiseleri de bir provokasyon sonucuydu. Bir Türk öğrenci gönderilip Atatürk’ün evine, bir patlayıcı madde atılıyor, Hürriyet gazetesi o patlamadan önce manşet yapıyor, “Atatürk’ün evine bomba kondu” diye. Ve güruhlar, taşımalı barbarlar var, kamyonlarla getirdiler, her tarafı tahrip ettiler, belki hatırlarsınız. Bugün de bir sergisi yapıldığı zaman, hemen birileri basıp serginin görünmemesini istiyor. İlginç. Neden? Türkiye yüzleşmeli geçmişteki birtakım hatalarla. Şöyle bir durum da var, 1963’te, Kıbrıs’taki askeri bir tıp doktorunun eşi, banyoda çocukları ile katledilmiş bulunuyor. İnönü hükümeti var o zaman. Zaten İnönü de biliyorsunuz, mübadelenin başlıca mimarıdır, Atatürk’e rağmen o mübadele yaşanmıştır. Ve bunu fırsat sayarak Kıbrıs’ta olan bir olayı, EOKA diye çıktı halbuki EOKA değilmiş… Sonradan ortaya çıkıyor ki bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan arkadaş ve meslektaşlarımın ifadesiyle bir iç hesaplaşmaydı. Fakat yaklaşık on dört bin Yunan uyruklu İstanbul hemşehrisi sınır dışı edildi, 20 Dolar 20 kilo ile. Ve bu olay gerçekten bizim toplumun çözülmesine neden oldu. Çünkü on dört bin kişi, aniden, iki ay içinde altmış bin kişi oldu, herkes çocuklarını, annelerini alıp gitti.

 

Beşiktaş’taki başbakanlık ofisinde vakıf başkanları toplanıyordu, böyle bir toplantı salonunda.  Bülent Arınç Bey şöyle dendi “İstanbul’daki Rumlar niye azalıyor, davet etsenize, gelsinler”. El kaldırdım, “Sayın Bakanım, bu imkânsız”. “Neden imkânsız?”. “1963’te giden insanlar 60 yaşında, şimdi 2010 yılındayız, 110 yaşındadır. Öldüler, onun için gelemiyorlar” “Çocukları gelsinler” dedi. “Çocukları da gelemez” dedim. “Neden gelemez” dedi. Dedim ki “onlar başka ülkede; çoğu Yunanistan’da, Kanada’da, Fransa’da, Amerika’da olanlar var. Bunlar başka ülkede büyüyüp aile, iş kurdular. Hangi teklifle onları geri çağırıyorsun? Niye gelsinler?” Benim başka bir teklifim var dedim fakat onu da herhalde Tayyip Bey’e ulaştırmadı. Şu anda iki bin kişiye düştük. Faal olanlar belki bin kişi, öbürleri yaşlı, ayakta zor duruyor. Kaybolan bir kültür ve zenginlik, gidiyor Türk toplumundan. Türk toplumu diyorum çünkü biz bu toplumun bir ayrılmaz parçasıyız. Ben üzülüyorum çünkü evet, Yunanlılar geliyor ama çoğu üniversite hocası olarak geliyor. Birtakım iş yerleri açılıyor veya şirketler. Fakat sayıları çok az ve yerleşmiyorlar, geçici olarak geliyorlar buraya. Yerleşik istiyoruz ki bu toplum tekrar gelişsin.

 

Bir konu da Heybeli Ruhban Okulu. Açılabilseydi, inanın, dünyanın her yerinden o eğitimi almak isteyen insanlar olacaktı. Hepsi papaz olmayacak, bazılar ilahi okuyucu olacaktı. En azından aileleriyle gelip belki de buradaki bir kızla evlenip buraya yerleşecekler. Ancak bu şekilde bu toplum canlanır. Ama yok olma yolunda yavaş yavaş ilerliyoruz. Bizim kiliselerde, ender olaylar vaftiz ve düğünler, en sık gördüğümüz ise cenaze törenleridir. Ne yazık ki. Gayet görkemli oluyor cenazeler, bahçede, kilisenin içinde yapıyoruz, oh ne güzel. Neyse… Herkesten uzak olsun. Ben şimdiden kendi mezarımı da ayarlıyorum çünkü kimse kalmayacak. Kim gömecek beni? Rahmetli annem diyordu “acaba ben öldüğümde papaz kalacak mı burada?” Nitekim kalmadı, bazı kiliselerimiz papazı paylaşıyorlar; bir hafta biri, bir hafta öbürü. Yeldeğirmeni’ndeki kiliselerimiz on beş günde bir çalışır, diğer hafta Kalamış’taki kiliseye gider. İlahi okuyucularımız yok, papazlarımız yaşlı. Ölen papaz yerine papaz yetişmediği için, yok. Bir de din hürriyeti var, deniyor ama din hürriyeti yok. Çünkü bir din hürriyetini yaşatabilecek personeli yetiştirmezseniz ki Ruhban Okulu onları üretiyordu, din hürriyetiniz olmayacak. Yani din hürriyetimiz kısıtlanmış durumda. Var hürriyet, kimse bana “kiliseye gitme” demiyor ama gidersen ya papaz yok ya okuyucu yok. Kim söyleyecek? Ben mi söyleyeceğim?

 

Tanay Sıdkı Uyar: Ben otomatik kontrolü sizden öğrendim. Birlikte problem tanımlayıp birlikte çözümler üretirsek her alanda, sizin muhtarlıkta öğrettiğiniz gibi… Ve her alanda, herkes kendi köşesine çekilmezse, biraraya gelirsek, birlikte değerlendirirsek, irili ufaklı problemleri tanımlamaya başlarsak sanki birlikte yaşamayı örgütleyebiliriz gibi geliyor bana. O konuda da sizden…

 

Yorgo İstefanopulos: Bunu baştan beri söylüyorum, projeniz eksik. Bir de Türk-İslam kültürü var. Oraya da katılımcı olması lazımdı ki onlar da bizi tanısın. Biz tanıyoruz Türk toplumunu, içinde yaşıyoruz her gün. Ama Türk toplumu bizi tanımıyor. Önünden geçtiği yeri tanımıyor, “havra mı” diyor bana. Değil, sinagog değil, kilise. “Girebilir miyim?” diyor. “Allahın evi, tabii ki girebilirsin.” İçeri girmeye korkuyorlar. Neden korkuyorlar? Tamam, belki sinagoga girmek o kadar kolay değil çünkü maalesef hatırlarsınız seneler önce, Neve Şalom sinagogunda bir katliam olmuştu ve orada çok sıkı denetimler var. Bizim kilise de yakılmaya çalışıldı, yakamadılar. Taş binaydı, ancak kapıyı yaktılar. Neyse…

 

Tanay Sıdkı Uyar: Projemizde bu kadarını yaptık, hepsini yapamayız Hocam.

 

Yorgo İstefanopulos: Ben gerçekten burada Ermeni, Musevi ve Rum toplumundan da başka katılımcıların olmasını… Kaç tane Türk, Müslüman var aranızda? Sağolun ama siz eski nesildensiniz, tanıyordunuz zaten. Gençler birkaç tane, çok az. Daha fazla olmalı, arkadaşlarınızı getirin bir sonraki toplantıya. Ama öyle. Gerçekten, bakın, bir öğrencim Sivas’tan gelmiş, ben sormuyorum, ders hakkında ve hoca hakkında yorum yapıyorlardı. Bir tanesi isimsiz imzasız, kâğıda “ben hayatımda ilk defa bir Rum gördüm, bana hep Rumlar ‘kötü insanlar’ derlerdi, siz çok iyisiniz” diyerek böyle bir iltifatta bulunmuş. Ama arkadaş öyle büyüdü, öyle yetiştirildi. Onun günahı yoktu burada, tanımıyordu kimseyi. Rum görmemiş hayatında. Hatta yadırgıyorlardı. Hala bir Rumun ne olduğunu bilmiyorlar. “Siz Yunanistan’dan mı geldiniz, ne zaman geldiniz?” “Siz ne zaman geldiniz” diyorum cevap olarak.

 

Biraz önce, özgeçmişi okurken… 1800’lerin sonundan beri Kadıköylüyüz biz. Ama İstanbul’un neresinden, bilmiyorum. Tanımadım dedemi, o zaman genç ölüyorlardı. Ama tanımıyor bu toplum, bizleri tanımıyor. Sırf Rumları değil Ermeni ve Musevileri de tanımıyor. Ermenilerle ilgili sadece soykırım konu oluyor. Mesele şu anda birlikte yaşamak, bunun yollarını aramamız lazım, birbirimizden şüphelenmeden. Ben kimseden şüphelenmiyorum. İftara da gidiyorum camiilere de gidiyorum. Bazı camiilere gittiğimde maalesef düş kırıklığına uğruyorum çünkü duyduğum vaazlar pek içaçıcı değil ama olsun. Bursa’ya gidiyordum uçan profesörlerden biri olarak, orada kilise yok, camiiye gidiyorum. Ulu camii çok güzel, huzur verici, fıskiyesi var. Ben orada namaz kılmadığım için kötü bakıyorlardı, ajan mıdır ne, diye. Halbuki bizim kilisede herkesi kucaklıyoruz. Zaten kadınlar olmayınca olmuyor. Kadınlar olunca daha bir yumuşuyor hava herhalde. Ama dediğim gibi, birlikte ileriye gidebilmek için; barış içinde, kardeşlik içinde ve sorunlarımızı tespit ederek… Ben diyorum: Papazımız yok. Var mı aranızda papaz olmak isteyen? Seni mi yapalım? Rumca biliyor musun? Tabii bütün bu semavi dinlerde bizim bir ayrıcalığımız var, her millet kendi dilinde ibadeti yapıyor. Ne yazık ki Müslümanlıkta Arapça geçerli. Atatürk’ün çok güzel bir mirası var, mealini yaptırmış ama onu reddediyorlar gibime geliyor yahut ezanın Türkçe okutulmasını da kötü görüyorlar.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Şimdi on beşer dakika da arkadaşlarımız konuşsun… Eli arkadaşımıza söz veriyorum, mikrofon orada. Görüşünüzü alalım sonra Yorgo Hocaya sorularla beraber yeniden söz vereceğim, buyurun.

 

Eli Arditi: İyi akşamlar.

 

Ben doğma büyüme Kadıköylüyüm. İlerleyen zamanlarda da buradaki vakfın başkanlığını yapıyorum. Yorgo Hocam gibi uzun olmasa bile on iki senedir yönetimdeyim. Beş senedir de başkanlık yapıyorum.

 

Benim çocukluğumdan hatırladığım, bizim ortaklarımız Rumdu, Ermeni dostlarımız da vardı, onlarla da görüşüyorduk. Bu maalesef gittikçe azaldı. Öyle bir zamana geldik ki… Artık ben işimden dolayı, sosyal bir işim olduğundan, çevremde epey Ermeni, az da olsa Rum dostlarım var. Fakat bu tabii ki çok özel bir durum. Dediğim gibi benim işimden dolayı.

 

Şimdi bizim tabii cemaatimiz Rum cemaatinden biraz daha şanslı. Daha doğrusu şöyle… Sevgili başkanımızın “beş yüz sene evvel sizleri aldık” yorumunu paylaşmıyoruz. Beş yüz sene önce bu topraklara kabul edilen Yahudiler, benim gibi kökeni İspanya olan Yahudiler. Fakat bu topraklarda, doğu Anadolu’da, her zaman Yahudi nüfus mevcuttu. “Biz beş yüz yirmi sene önce sizi misafir olarak aldık, lütfettik” gibi karşılanması benim gibi İspanyol kökenli Yahudiler için geçerli. Dolayısıyla bu topraklarda her zaman mevcut bir cemaattik. Bizim cemaatimiz şu anda yaklaşık on beş bin kişi civarında. Çoğunluğu İstanbul’da, bin kişi kadarı da İzmir’de. Geçen toplantıda Harun kardeşimiz anlatmıştı eski dönemi. Bugün artık beraber bir şeyler yapma günü ama gerek ekonomik gerekse bazı sosyal faktörlerden dolayı gençler yurtdışına gitmeyi tercih ediyorlar aileleriyle. Son zamanlarda bu rakamın yükselmesi tamamen ekonomik. Burada, Türkiye’de, ya devlet okullarına vereceksiniz çocuğunuzu ya özel okula vermeniz lazım. Özel okulların da belli bir mali külfeti var. Çoğu kişi bunu karşılayamadığı için tercihen yurtdışına gidip yaşamlarına oralarda devam etmeye çalışıyor.

Bizim eski nesilden… Ben tabii orta nesilim, bizim babalarımız daha sessiz, en azından iştirakçi ve daha onaylayıcı bir nesildi. Biz ortada kaldık. Gençlerimiz aynı değil; onlar katılmak istiyor, vatandaş olarak bütün haklardan yararlanmak ve paylaşımcı olmak istiyor. Fakat karşılarına sonuçta nüfus kayıtlarındaki dini ibare çıktığı zaman, bundan dolayı bir sıkıntı olduğundan, artık Türkiye’de kalmak pek istemiyorlar. Şu aşamada gençler gitmek durumunda. Dolayısıyla şu anda cemaatimizin yaklaşık olarak üçte biri bu bölgede yaşıyor. Şu anda Yeldeğirmeni’nde yaşayan bir iki aile kaldı. Daha çok Caddebostan bölgesinde yaşanıyor.

 

Tabii iş olarak da eskiden cemaatin çoğunluğu ticaretle meşguldü. Şu anda bu da değişti, daha çok öğretim üyeleri mevcut. Toplum olarak eğitime çok önem verdiğimiz için eğitim olarak yükselme ve kurumlara girebilme imkânı oldu ve belirli yerlerde, belirli eğitim kurumlarında başarılı kardeşlerimiz var. Ancak dediğim gibi, gençler, şu anda burada ekonomik olarak yapacakları bir şey kalmadığı için, diğer Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya ve İsrail’e gidiyorlar.

 

Biz beraber ne yapabiliriz? Bu açıkçası yıllardır pek sorulmamış bir soru. Biz azaldıkça sanki değerimiz arttı. Yani seksen bin Yahudi varken veya bilmem kaç yüz bin kişi Rum, Ermeni varken pek o kadar önem verilmeyen veya devlet politikası olarak ‘gayrimüslimler Türkiye’den ayrılsın’ gibi bir politika varken cemaatlerin nüfusları azaldıkça, bir anda değere bindik. Özellikle Avrupa Birliğinin bazı programlarına bir vatandaş olarak katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

 

Burası bizim yaşadığımız, ait olduğumuz, işimizi yaptığımız ülkemiz. Bize karşı aynı değer veriliyor mu? Zannetmiyorum. Bazı yerlerde; kültürel, sosyal seviyesi yüksek olan yerlerde, belki evet, ama buna karşılık en basitinden dün başımdan geçen bir olayı anlatayım: Frankfurt’tan dönüyorum, havalimanında polis karşılıyor, pasaport kontrolü. Türk pasaportunu veriyorsunuz, bakıyor, isim yabancı, “thank you” diyor, geri veriyor. Artık aldırmıyorsunuz çünkü maalesef Türkiye’de hiçbir zaman çoğunluk Müslümandır belki ama bunun yanında Rum, Ermeni, Musevi, Yahudi vatandaşlar da mevcuttur, şurada ibadet ederler, şu gelenekleri vardır, diye öğretilmiyor. Bu öğretilmediği için de Yorgo Hocamın dediği gibi, x camiiden bazen davet ediliyorsunuz, gidiyorsunuz, yapılan vaaz tamamıyla sizi rahatsız edebiliyor.

 

Bizim ayrıca rahatsız olduğumuz başka bir konu; İsrail’de olan bir sorunun, orada yapılan her şeyin bizimle bağdaştırılıyor olması. Tamamıyla yani.

 

Burada devlet büyükleri konuşmalarında “benim Yahudi vatandaşlarım, benim Rum vatandaşlarım” diyorlar. Biz Osmanlı tebaası değiliz, eşit yurttaşlarız. Biz kimsenin tebaası değiliz ama böyle konuşmalar var.

 

Bazı şeyleri de takip edip kendimiz yapmaya çalışıyoruz. Mesela bugün bir alışveriş merkezinde Adolf Hitler’in ‘Kavgam’ kitabı satılıyordu. Cemaat bunla ilgili görüşmeler yaptı ve bu kitap oradan kaldırıldı. Sonuçta İkinci Dünya Savaşına sebebiyet verip altı milyon insanın katledilmesine yol açmış bir kitabın bu mağazada satılması pek hoş değil. Ama tabii ki bunlara hep biz tepki verip biz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Toplum bu konuda hiçbir tepki vermiyor.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Gençler bunu toplumda, her yerde, benim ailemde de yaşıyor, bu olumsuzluklar oluyor. Yani sadece cemaatlerle ilişkili bir şey değil. Tabii ki daha çok etkiliyor ama bunların ötesinde, toplumda, birlikte, diyelim ki muhtarlıkta görev almak gibi hepimizi etkileyen konularda, birlikte konuşup beraber ne yapabiliriz? Diğerleri tamam, zaten olmaması gereken şeyler. Demokratik toplumlarda herkesin eşit olmasını diyelim, halledebiliyoruz. Çünkü demokratikleştikçe birlikte yaşamak, var olmak normal hale geliyor. Ama birlikte var olmak birlikte yaşamak anlamına gelmiyor. Birlikte konuşup beraber değerlendirmediğimiz her şey sorun olarak kalıyor.

 

Yorgo İstefanopulos: Bir yorum da ben yapmak istiyorum. Eli’nin söylediği bir şey var: İsrail’le bir anlaşmazlık oluyor, Musevi cemaati burada, suçlu sayılıyor. Kıbrıs’ta bir şey oluyordu, bizim başımıza patlıyordu. Ne alakası var Kıbrıs’la, İsrail’le. Biz burada yaşayan eşit vatandaşız. Ama biz rehiniz burada, azınlıklar rehin olarak görülüyor. “Afedersiniz Rum” dediler bana, sanki küfürmüş gibi Rum olmak. “Afedersiniz Ermeni” dedi. Kim söyledi? Ben bunu dile getirdim, biliyorsunuz, Abdullah Gül’ün annesi için “Ermenidir” dediler, belgeler gösterdi “annem Müslümandır, Türktür” dedi ama “bu çirkin iftirayı atanı ben mahkemede süründüreceğim” dedi. İftira mıdır? Ben “annem Türktür ama Ermeni olsa ne olurdu” demesini beklerdim ama demedi.

 

Eli Arditi: Bizim cemaatimizde çok değerli kişiler var. Eskiden de vardı, Osmanlı zamanında daha fazlaydı. Şimdi ne toplumdan öyle bir talep var ne de bizden öyle bir talep var. Çok değerli, çok başarılı olabilecek kişiler var fakat maalesef önyargılı bir toplum içinde yaşıyoruz. Önyargılı bir toplumda yaşadığımız için bu konuya pek girmek istemiyorlar. Ben mesela, şahsen açıkça, fikri olarak söylüyorum; benim en sevdiğim şeylerden biridir, hatta siyasal bilimler okumak istedim ama bıraktım. Çünkü Türkiye’de bunun bir geleceği yok. Ama benim gördüğüm, yarın öbür gün, emekli olduğumda, İspanya’ya gittiğimde politikaya atılmaya niyetim var. Açık zaten her şey. Diyeceksiniz ki önünüzde herhangi bir engelleme mevcut değil. Ama var mı, yok.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bir on beş dakika da Mıgırdiç Bey, size söz verelim. Sonra sorular varsa devam edelim…

 

Mıgırdiç Margosyan: Selam, hepiniz hoşgeldiniz.

 

Burada beraber olmak çok güzel. Uzun boylu konuşacak halde değildim ama sağolsunlar, sağımdan ve solumdan o kadar güzel şeyler duydum ki biraz kopya çektim. Onlar üzerinden bir iki şey söyleyeceğim.

 

Eğer özetlemek gerekirse benim anladığım netice şu: Biz burada, farkında olmadan, ‘bir dokun bin ah işit’ konumundayız. Ağzımızla kuş tutsak, eninde sonunda biraz evvel burada dillendirilen sözlerle bir yerlerde tıkanıyoruz. Biliyorsunuz, başkalarını suçlamak, başkalarına suç yüklemek hem kolay hem de çok güzel bir kaçış noktası. Onun için biz, isterseniz, evvela iğneyi kendimize batıralım, sonra çuvaldızı başkalarına.

 

Burada birçok kişi ya yaşamış ya okumuş ya da duyduğu konuları burada dillendiriyorlar. Az önce Hocam, 6-7 Eylül olaylarından bahsetti. Bende 17 yaşımda bu olayları yaşadım. Orada yaşananları biliyorum. Ama sadece o hali görmek ve yetinmek mesele değil, bunların nedenlerini de bilmek gerek. “Biz kendimizi anlatamıyoruz” gibi şeyler söyledi Hocam. Peki siz kendinizi anlatmak konusunda yeteneksiz misiniz, yoksa birtakım insanlar özellikle sağır kulaklarını bir kere daha tıkayıp sizin sözlerinizi duymamaya mı çalışıyor? Siz istediğiniz kadar gayret edin, sizi duymak istemeyenler kendi bildikleri yolda gidiyorlar. O zaman hüsrana uğruyorsunuz. Bu da bir bıkkınlık getiriyor. Bu kez belki bir savunma mekanizması olarak da birtakım çareler arıyoruz.

 

Mesela “bizler azaldıkça değerimiz artıyor” dediniz. Ama ben, bu, artan değerimizden mi yoksa kelaynak kuşuna dönüştüğümüzden mi oluyor, anlamıyorum. Biz üzerimize gelen o adımlardan kaçarken, kendimizi korumak isterken acaba gerçekten yeterli bir gayret içinde olabiliyor muyuz, yoksa böyle gelmiş böyle geçmiş mi diyoruz. Şu ya da bu nedenlerle başımız sıkıştığında, direnmek yerine yan yollara sapmayı, gizlenmeyi, ortada görünmemeyi, gölgeye dönüşmeyi tercih ediyoruz. Mesela ne yapıyoruz, hiç elimizde olmadan, bilmeden doğduğumuz bir topluluğun farkında olmadan inkâr ediyoruz. İsimlerimizi değiştiriyoruz. Bunu yaparken de hem bir savunma mekanizması kuruyor hem de birtakım konularda sağlama alıyoruz kendimizi.

 

1953 yılında, İstanbul’a yolculuğa çıktığım o günlerde Hocam kadar şanslı değildim. Çünkü Hocam burada anadilini bülbül gibi şakıyordu ama ben Diyarbakır’da, 15 yaşımda, kendi anadilimi bilmiyordum. İstanbul’a gelişimin yegâne nedeni budur.

 

Babam 1915 olaylarında, kimilerinin şu ya da bu şekilde bahsettiği olaylarda, 4 yaşında gurbete çıktığında, kendi ana dilini unutup Kürtlerin yanında büyüyüp ancak yaşamını sürdürürken, belki de okuyamadığı için, kendi çocuğunun ileride böyle bir azap, böyle bir ıstırap içinde olmaması için kendine göre böyle bir mihenk taşı oluşturmuştu. Bizim oranın tabiriyle şöyle dedi: “get İstanbul’a, ana dilin ögren, adam ol”. Babamın nezdinde adam olmanın şartı anadilini öğrenmekten geçiyordu. Ben de İstanbul’a geldikten sonra anadilimi öğrendim, anadilimin öğretmeni oldum, anadilimde derler verdim ve fakat bu benim için yeterli olmadı. Şimdi biz bu saatten sonra ne yapacağız, faslı geldi.

 

Biraz evvel dediğim gibi, biz kırmadan, ezilmeden, ezmeden, muhterem cumhurbaşkanımızın deyişiyle dik durup diklenmeden yolumuza devam edeceğiz. Ama o yol, hayatın bana verdiği tecrübelerden dolayı biliyorum ki o yol bu ülkenin siyaset arenasında çok da istenen bir yol değil. Biz deyim yerindeyse anadan doğar doğmaz bu topraklarda maalesef düşmandık. Şimdi bizi kucaklamak isteyenler yok mu, var tabii. Size katılmıyorum, en büyük sorunumuz kendi aramızda değil. Biz, Ermenisiyle, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle; cumhurbaşkanımızın saya saya bitiremediği ama bir türlü Yahudi, Rum, Ermeni demediği vatandaşlar olarak bir şeyler yapmak mecburiyetindeyiz. Ne yapacağız? Bu zihniyetin yerle yeksan olması için elimizden gelen her türlü gayreti sarfedeceğiz ama demokratik yollarla, bilek gücüne asla dayanmadan.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Şimdi Yorgo Hoca ayrılmadan ona iletilecek soruları alalım…

 

Dinleyicilerden: Ben Antakya’da büyüdüm. Bizim yürüyüş gruplarımız var, Heybeliada’ya her gidişimizde Ruhban okulunu ziyaret ediyoruz. Benim için dünyanın huzur duyduğum yeri. Dersler veriyoruz birbirimize. Ama geçen senelerde Ruhban okulunda etkinlikler yapıldı yazın, iki yıldır yapılmıyor. Bu etkinliklerin devam etmesi gerekiyor, neden yapılmıyor, onu bilmiyorum. Şu anda Türkiye’de kültür ve sanata ihtiyacı olan bir kesim var. Sinagoglar örneğin, kamuya açık kültürel etkinlikler oluyor. Ermeni kiliseleri belki ziyaret edilmiyor ama koroları var. Bence fazla üzülmemek gerekiyor. Bir kesim her şeyin iyi olacağını söylüyor.

 

Yorgo İstefanopulos: Ben katılmıyorum. Siz zaten kültürlüsünüz, zaten ihtiyacınız yok. O konserler açıktı, yapılıyordu fakat Ruhban okulunun beş kuruşu yok. Oraya kütüphanede çalışmak üzere Erasmus öğrencileri geliyor, kitapları sayısallaştırıyorlar, tasnif ediyorlar ve bozuk kitapları tamir etmeye çalışıyorlar. Faal değil. İlk önce bizi canavar olarak görmemeleri gerek. Benim en sinirlendiğim şey; “Türk milletinin hoşgörüsü sayesinde burada gayet iyi yaşıyorsunuz”. “Ne yaptım ki hoş görüyorsun beni. Ben eşit vatandaşım burada.”

 

Dinleyicilerden: Sizler yine şanslısınız, biz Bektaşiler daha vahim durumdayız. Siz yine ibadethanelerinizi kendiniz kullanıyorsunuz. Bizler kendi vakıf mallarımızı kullanamıyoruz, ibadethanelerimizi kullanamıyoruz, o bakımdan şanslısınız. Selanik’te ibadethanelerimiz kapalı, ibadet edemiyoruz. Bunlara da dikkat etmek gerek.

 

Yorgo İstefanopulos: Ben de çok üzülüyorum, “Cem evleri ibadethane değildir” deniyor. Kime ne?

 

Dinleyicilerden: Ben Türk, Müslüman hatta Sünni, tam iktidarın istediği gibi Osmanlı ailesine mensup bir Türküm. Sizden şunu rica ediyorum; lütfen halkın görüşü ile iktidarın görüşünü karıştırmayın. Çocukluğumda kilisenin azizelerinin iftar soframıza geldiği, onların yortu yumurtalarıyla oynadığım günleri bilirim. Siz iktidarın yanlışlarını Türk toplumuna malederseniz bu çok yanlış olur. Önemli olan sırt sırta verip tavır almak.

 

Yorgo İstefanopulos: Bakın sizin yaptığınız yine belli bir kültürün üstünde olan insanların yaptığı şey.

Dinleyicilerden: Konuşmanızın bir yerinde mübadele Atatürk’e rağmen yapıldığını söylediniz, bunu yanlış anlamış olabilirim, bunu açıklayabilir misiniz?

 

Bir de 15 yaşında, anadilinizi öğrendiğiniz o zamana kadar Türkçe mi Kürtçe mi konuşuyordunuz?

 

Mıgırdiç Margosyan: Bizim evimizde dört dil konuşuluyordu. Ben bu dört dilin hepsini önce evimizdeki kediden öğrendim. Sokaktan gelen bir kedimiz vardı, ismini Mestan koymuştuk. O nasıl olmuşsa yamanmış bizim eve… Annem her defasında kediyle kavga ede ede onun dilini bize bizimkini ona öğretmeye çalıştı. Dolayısıyla anam kediyle Ermenice, Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşuyordu. Ama konuştuğu Ermenice bizim burada bugün bildiğimiz klasik Ermenice değil, biraz daha Anadolu Ermenicesi biraz daha Kürtçe ve Türkçe ile karışıp zenginleşmiş bir dildi.

 

Yorgo İstefanopulos: Atatürk hakkında İnönü’yle arasında geçen bir olayı anlatıyorlar. Ve ben doğru olduğuna inanıyorum. Bir gün Atatürk İnönü’yü Çankaya köşküne davet eder. Bahçedeki çiçeklerin hepsini yoldurmuş, sadece laleleri bıraktırmış. İsmet İnönü “ne oldu bahçeye” demiş, “valla senin yapmak istediğin buydu, öbür renkler gitti”. Bunu doğru olduğunu söylüyorlar.

 

Bir de Atatürk İstanbul Rumlarının mübadeleden muaf tutulmasını istedi, özellikle o kültürün ve sanatın aktarılması için gelen genç Türk nesline.

 

Dinleyicilerden: Yorgo kelimesinin kelime anlamı nedir?

 

Yorgo İstefanopulos: Bir azizin adıdır.

 

Dinleyicilerden: Lugat anlamı?

 

Yorgo İstefanopulos: Diyorlar ki yorgo ‘çiftçi’ydi. Mutluluk duyuyorum adımdan.

 

Eli Arditi: İftarla ilgili bir şey söylemiştiniz; Musevi cemaati, Edirne’de her yıl iftar yemeği veriyor oradaki topluma. Belki Yorgo Hoca’nın demek istediği şu: biz bu toplumun içinde yaşadığımız için, onun kültürünü, ona saygıyı biliyoruz fakat bazı konularda aynı saygıyı biz de bekliyoruz.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bir arkadaşımız daha vardı, sorusu yanıtlanacak olan… Karar vericilerin sözleri bir yana bir de halkın görüşlerini göz önünde bulundurduğumuzda farklı düşünenler var bu ülkede, yani sadece yüzde on barajını sağlamış olanların söyledikleri yok, anlamında. Bir de anadilinizi öğrenmeniz konusu… Buyurun…

 

Mıgırdiç Margosyan: Şimdi efendim, benim anadilimi öğrenmem, bahsettiğim nedenlerden… 1953 yılında ilk defa, İstanbul’da bir Ruhban okulu açıldı ve o okula öğrenci olarak geldik. Bunu kuran da o zamanki patriğimiz. O dönemde, geldikten sonra, bu bahsini ettiğim Bağlarbaşı’daki okulda Ermenice öğrendik, anadilimizi öğrendik. Diyarbakır’da konuşmadığımız, bilmediğimiz ya da yöresel olarak çat pat, iyi kötü, üç beş kelimeyle bildiğimiz dili burada geliştirdik, okuduk.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Siz buyurun, sorunuzu alalım…

 

Dinleyicilerden: Demiştim ki, çocukluğumda kilisenin azizeleri iftar soframıza gelir, onların yortuları yumurtalarıyla kutlanırdı. Biz biraradaydık. Ama şimdi olsaydı babam o daveti yapamazdı. O evlere giriş çıkış artık bizde de zor. Demek istediğim şu ki biz rahat değiliz ki siz de değilsiniz. Ülkenin resmi görüşüyle halkın duygularını, düşüncelerini, sevgi anlayışını lütfen bir tutmayın. Dert bizde de büyük. Makro bakarsanız, mikro konularda boğulup gitmeyelim. Biraraya gelelim ve bu bireysel isteklerin dışında toplumsal bir güç oluşturalım ve bu nefret bakışını terk edelim.

 

Mıgırdiç Margosyan: Hanımefendi müsaade ederseniz cevaplayayım. Belagat dediğimiz çok güzel bir şeydir, benim de çok hoşuma gider. Ama kişisel olarak, zamanında yumurta koyardık, çörek yapardık, tokuştururduk, kırmızıydı… Bunlar artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü bugün o yumurtayı tokuşturacak bir Ermeni bulmanız için turşu gibi saklamanız lazım. Ama biz, bütün bunlara rağmen Surp Giragos kilisesi diye bir kilise vardır -500 yıllık bir kilisedir Diyarbakır’da- yıkılmıştı, onardık. Nasıl? On yıllık bir bürokratik mücadele sonucu. Kimseden maddi herhangi bir şey talep etmedik ama bize o kadar büyük bürokratik engeller çıkardılar ki… O zamanki parayla, atıyorum 5 dolara olacak şeyi biz 125 dolara yapmak durumunda kaldık. Eninde sonunda o 500 yıllık kilise onarıldı ve ibadete açtık. Açtık ama… Yorgo Hoca burada olsa… Papazı nerede? Papaz yok.

 

Ben dini bağları kuvvetli olan bir insan hiç değilim. Benim için o yapının onarılması bir camii, bir kilise, bir medrese veya Diyarbakır’ın meşhur surları, hanları, hamamları gibi bir şeydi. Bir eserdi. Bütün bunlara rağmen onardık, bitti ve insanlara dedim ki “gelin”. Kimler geldi biliyor musunuz? Büyük bir çoğunluğu 1915 olaylarından sonra Müslüman olmuş Ermeniler. Onlar bütün bunlara rağmen geldiler, kucaklaştık, öpüştük. Bu bahsettiğiniz çörekti, yumurtaydı, börekti faslını oradaki sabah kahvaltılarında güzel güzel, herkes evinden bir şeyler getirdi ve yaptık. Çok da güzel oldu. Ammavelakin şu anda o kilise tekrar yerle yeksan edilmiş durumda.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Soruları ve görüşleri alacağız fakat İrini Dimitriyadis de aramızda, kendisine de söz vermek istiyoruz…

 

İrini Dimitriyadis: Yorgo Hoca konuşmasının başında benim bir kitap yazdığımdan söz etti. Önce o kitabı yazmamın nedenini, sonra da o kitabı gören öğretim üyesi bir hocamın ne dediğini söyleyeyim…

 

Ben o kitabı son zamanlarda sıkça dilegetirilen “ah eski günler, ah ne güzel yaşıyorduk” mozaiğine bir tepki olarak yazdım. Şöyle ki bu ifadeler kullanılırken “bana çok iyi hizmet eden yanıbaşımdaki balıkçım, işte şuradaki lokantacım, ah şuradaki adam gitti iyi, ben artık meze yiyemiyorum” üzerindendir hep o hatıralar ve bellek. Halbuki bu insanların daha büyük katkıları da var, tıpkı öğretim üyelerinde olduğu gibi. Ben o kitapta Rum okullarını dışlayarak, sırf Türk eğitim hayatına katkıda bulunanları ele aldım. Yirmi kadar profesör var ve hepsi Türkiye’de bir ilki başarmış. İlk psikoloji testlerini yapanlar var mesela ve bunlar hiçbir zaman Rum toplumunda fark edilmedi bile. Kendimiz de fark etmedik bu insanları yani biz de kusurluyuz. Dolayısıyla, fark etmeyince, öne de çıkaramıyorsunuz.

 

Kitap çıktı, masanın üzerinde duruyor. Öğretim üyesi bir arkadaşım geldi, baktı, açtı ve “Hocam epey liberalmişsiniz ki biz” dedi “bu kadar çok insanı işleyebildiniz” dedi. Bu ne demek? Anladınız mı yani? “Hocam” dedim “ne diyorsunuz? Eşit haklı vatandaşız, niye liberal olmanız gerekiyor ki bu insanları yetiştirebilmemiz için? Kitabın önsözünü Prof. Dr. Ethem Eldem yazmıştı, önsözü okursanız cevabını alırsınız” dedim.

 

Yani siz ne kadar uğraşsanız da o ‘halk’ dediğiniz de, üstelik kültürlü ‘halk’ da, hala bir yabancının bir başka ülkedeki başarıları gibi görüyor bütün bunları. Yani şunu anlamak lazım… Komik bir şey söyleyeyim, konuşmamı rahatlatayım. İlk dersime girdim dönem başında, bir öğrenci geldi arada ve “Hocam” dedi “bir şey rica edeceğim sizden; Rum musunuz Rus musunuz?” dedi. “Niye sordun bunu” dedim. “Hiç Hocam, yemek kazandım Rumsanız” dedi.

 

Rum nedir, Ermeni nedir, Musevi nedir artık bilinmiyor ki… Siz sayı olarak azalınca zaten yok gibisiniz.

 

Dinleyicilerden: Bir şeyi açıklamak istiyorum. Ben Anadolu kökenliyim, oraya görev itibariyle gelmişler, kalabalık aile toplantısı, “ben Kürdüm” diyen bir aile. Bir hanım dedi ki “aa nasıl Kürtsün kuyruğun yok senin” dedi. Yani toplum kendi içinde de birbirini tanımıyor. Buna lütfen marjinal bakmayın.

 

İrini Dimitriyadis: Ben hiç marjinal bakmadım zaten. Ama bunu da çok net ve birkaç ay evvel olan bir olay olduğu için anlatmak istedim.

 

Dinleyicilerden: Münferit olaylar…

 

Tanay Sıdkı Uyar: Eklemek istediğiniz şeyleri şimdi alabiliriz. Gelecekte birlikte ne yapacağımız konusunda soru ve katkılarınızı bekliyoruz…

 

Dinleyicilerden: Sorum Eli Arditi’ye olacak. Şu anda Yeldeğirmeni’ndeki Yahudi cemaati kaç kişi acaba, yani Yeldeğirmeni’nde oturan Museviler?

 

Eli Arditi: Şu anda Yeldeğirmeni’nde bir sinagogumuz var. Bir de bu sinagoga bağlı olarak Caddebostan’da bir ibadethanemiz daha var. Yeldeğirmeni’nde belki dört beş kişi ancak oturuyordur. Ama güzel bir haber, buralıysanız. Yeldeğirmeni Karakolhane yokuşunun aşağısında bizim eski bir okulumuz vardı, geçen seminerde Harun Bey göstermişti. Bu okulun restorasyonunu büyük bir ihtimalle Ekim ayına yetiştireceğiz ve orada cemaatimize ait bir anaokulu ve ilkokul faal olmaya başlayacak. Hali hazırda bir tane okulumuz var, Ulus’ta. İstanbul trafiğinde minik çocuklarımızın gitmesi zor. Burası da bazı sebeplerden elimizden gitmek üzereydi, sağolsun Harun arkadaşımız ve bazı arkadaşlarımız sayesinde, buranın bize ait olduğunu ispat ettik. Şu anda inşaatını bitirmek üzereyiz.

 

Dinleyicilerden: Harun arkadaşımızın seminer konuşmasına referansla sormak istiyorum: Cemaate katkıda bulunmuş olan ve soyadı Deleon olan birinden bahsedilmişti. Acaba bizim High School’daki Deleon ya da Jak Kamhi’nin (anlaşılmıyor?) akrabası mı?

 

Eli Arditi: Sizin bahsettiğiniz, bizim sinagogun yanındaki büyük avizeyi bağışlayan kişi. Bu kişi Moda’da oturuyordu ve sultanın Mücevheratçısıydı. Yok, zannetmiyorum.

 

Dinleyicilerden: Tanay Hocamızla da aynı departmandayız. Böyle bir organizasyonda sizi görmekten çok mutluyum. Ben mümkünse Mıgırdiç Margosyan’a soru sormak istiyorum. Sizin belli bir birikiminiz var, bu yüzden sizden tavsiye vasfında bir soru sormak istiyorum. Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerimizi iyileştirmek için, olmak zorunda değil ama varsa, tavsiyelerinizi duymaktan onur duyarım.

 

Mıgırdiç Margosyan: Benim kişisel kanaatim şu -veya psikoloji eğitimimden dolayı da olabilir, şuna inanıyorum: İnsanlar arasında diyalog olmadığı, birbirlerini tanımadıkları müddetçe aynı paralelde yürümeleri ya da en azından aynı rotaları izlemeleri biraz zor. Mesela yıllar önce Evrensel gazetesinde yazdığım için beni İzmir’e davet ettiler. Orada 150-200 kişilik bir öğrenci topluluğuna konuşuyorum. Gelenleri çoğu da Evrensel cemaatinden. Şöyle bir soru sorabildiler orada bana, art niyet yok, sadece ben varım yalnız, bana diyor ki “Hocam, Ermeniler nasıl insanlardır?” Ben de bütün artistliğimle sağıma soluma baktım, arkama baktım, dedim ki “iki gözü, iki kulağı vardır, tıpkı sizin gibi”. O soruyu soran kişi, çocuk, delikanlının hiçbir artniyeti yok. İşte biraz evvel onu söylemeye çalışıyordum: Siz kendinizden bahsederken sizi dinlemek isteyenler kulaklarını tıkadığı müddetçe hiçbir netice alamayız.

 

Burada atlayarak Ermenistan’a gelirsek… Ben Ermenistan’a yazar olarak birkaç kere davet edildim. Oradaki insanlar, yüz yüze konuştuğunuz zaman, çoğunluğunun ailesi köken olarak ya Muşlu ya Sivaslı ya Kayserili; yani Anadolu kökenli. Ama inanın hiçbir şekilde “onlar bize şöyle yaptılar, böyle yaptılar, biz de onu yapacağız, bunu yapacağız” diye bir yaklaşım içerisinde olmadılar. Şoför mesela, sizi bir yere götürüp alacağı parayı düşünüyor, sizin Ermeni olmanız olmamanız hiç de önemli değil.

 

Hrant Dink, Hrant benim bu bahsettiğim okulda öğrencimdi. Hrant Dink ne yaptı mesela? Biliyorsunuz… Onun arzularından biriydi; Ermeniler birbirlerine, sadece kendi aralarında değil bu coğrafyadaki insanlarla da bir iletişim kursunlar. Çünkü o iletişim olduğu zaman, inanın, bir sürü engel kendiliğinden ortadan kalkıyor. Dolayısıyla bunun yegâne çaresi evvela şu dikenli tellerin kaldırılması.Yıllar önce bir filmde izlemiştim. Bir Amerikan kovboyunun ilk işi, geldiği yerde dikenli telleri kaldırmak. Çünkü dikenli o teller, o sınır yandaki komşuyla olan ilişkisini engelliyor.

 

Dolayısıyla bizim yapabileceğimiz, siyasi yaklaşımların dışında, evvela insan olarak direnmek. Oradaki Ermeni de buradaki Türk de veya buradaki halk da ne yapıp yapıp birbirleriyle kucaklaşıp birbirlerini dilemek için yola çıkmaları lazım. Çünkü bu halklar hep olacaktır ama tepemizdeki insanlar bugün var yarın yoklar.

 

Dinleyicilerden: Ben de Mıgırdiç Bey’e sormak istiyorum. Ozan bu arada ismim, atama bekleyen bir öğretmenim. Konuşmanızı Türkiye’nin demokratikleşmesi üzerine kurdunuz. Rumların, Ermenilerin ve de diğerlerinin, kendini öteki hissedenlerin sorunlarının ne kadar demokratikleşirsek o kadar azalacağını söylediniz. “İğneyi ilk önce kendimize batıralım”. Birçok kişi sizin gibi düşünüyor bu konuda, hemfikir. Diyorlar ki “Türkiye demokratikleşmeli, bunun için mücadele vermeliyiz”. Ama bu bir süredir açılmıyor. Yani bu meseleyi biraz açmanızı rica ediyorum eğer varsa.

 

Mıgırdiç Margosyan: Kendini hiç yorma, sen daha leb demeden leblebiyi anlıyorum, merak etme. Kendimizi kanıtlamamız lazım. Nasıl? Biraz evvel söyledim o demokrasi havasını bizler hep müşterek yapacağız. Mesela birbirimizi dışlamayacağız. Mesela Türk vatandaşı diye geçiyoruz değil mi? Dikkat edin, hep hitap edilirken Türk vatandaşı olarak hitap ediliyoruz tepemizdekiler tarafından ve bu bir kucaklayıcılık olarak ifade ediliyor. Ama öbür tarafta bir Ahmet’ten, Mehmet’ten, Hüseyin’den, Ayşe’den, Fatma’dan Türk vatandaşı olarak hiç bahsetmiyor; Ahmet diyor, Memhmet diyor. Niye bana Türk vatandaşı diyorsun ki beni, beni yüceltmiyorsun, küçültmüyorsun bunlarla. Ben bundan da gocunmuyorum ayrıca. Zaten siz farkında olmadan ister istemez dışlıyorsunuz. Biraz evvel “siz ve biz” gibi bir şey söylendi. Ben bu tabiri sevmiyorum mesela. Eğer varsa ortada, biziz veya yokuz. Bu ülkede dikkat edin, şu anda ister istemez ikiye bölünmüş durumdayız: bizden olanlar ve onlardan olanlar. Kim bunlar? Kıstası, metresi, ölçüsü ne, endazesi ne? Kaç kilogram biz? Kaç kilogram onlar? Onun için enünde sonunda dönüp dolaşacağız, sizin sorunlarınız, demokratik sorunlarınız varsa onu ben paylaşacağım. Benim aynı şekildeki sorunlarımı sizler paylaşacaksınız. Mesela “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyeceğiz. Bunu dediğimiz takdirde o zaman biz bu işi çözemeyiz. Nokta.

 

Dinleyicilerden: Ben de katkıda bulunmak istiyorum. Bir anım var, bunu anlatmak istiyorum. Artvinliyim ben, olay da 80’li yıllarda oluyor. Türkiye-Sovyetler maçı var. Dedemle Bursa’da oturuyoruz o zaman. Abim dedi ki “dede bak, Türklerle Ruslar oynuyor”. Televizyona baktı baktı baktı, “ula aynı bizim gibi insanlarmış” dedi. Dedem de cahil bir insan değil aslında; köyün azalarından, sözüne kıymet verilenlerden yani cahil diye geçiştirilebilecek biri değil. Ama o bilinçle bile Rusları o zamana kadar insan gibi yaşatmamış hayalinde. Hatta o doğduğunda Artvin toprakları Rus sınırlarındaymış. Buna rağmen o Rusları iki ayaklı sanmıyordu. Aynı durum; Türkiye’de sol sosyalistseniz, anlaşılmaz, ateistseniz anlaşılmaz, Musevi iseniz anlaşılmaz, Bektaşiyseniz zaten anlaşılmaz. O yüzden “biz-siz” diyerek söylemiyorum; hiçbirimiz birbirimizi tanımıyoruz ki egemen ideoloji de bundan çok güzel faydalanıyor, çok güzel yönetiyor bunu kendince. O yüzden hepimizin birbirimizi tanımız lazım.

 

Bir eleştiri değil ama konuşmalardan, okumalardan anladığım…. Kitabınızı da okuyorum bu arada, hiç unutmayacağım bugünü. Genelde biz de Türk İslama karşı çıkıyoruz ya, biz Türk Müslüman değiliz, böyle kavramlarla anlaşmıyoruz aslında. Ama scaba Musevi toplumunda, Ermeni toplumunda din çok mu ağırlıklı? Din gerçekten kişilik, kimlik yapınız mıdır? Bilmiyor olabilirim, gerçekten öğrenmek için soruyorum…

 

Mıgırdiç Margosyan: Şimdi efendim olay şöyle… Her toplumda dini inançlar olabiliyor, olması da normaldir. Bir ateist olarak rahatlıkla bunları anlayabiliyorum. Ama bir de tarihsel-kültürel yaklaşım var. Ermeniler kendilerini bildikleri 1350 yılından itibaren, kendi alfabelerini kurduktan sonra, her yerleşim yerinde önce bir kilise, hemen ardından onun yanında bir okul yapmışlar. Yani toplumumuz içerisinde kilise hep ön planda olmuş. Tıpkı medreseler gibi. Dolayısıyla o kültürde yetişen insanlar, gittikleri her yerde, Anadolu’da 2000 küsur kilise yapmışken bugün hiçbiri kalmamıştır ama o kültür hep olmuştur. Yani bugün sadece dini anlamda değil; kendini devam ettirebilmenin, tarihi açıdan da devam ettirebilmenin ilk kaynağı olmuştur. Bununla yetinmemiş, yanında kültürünü geliştirebilecek bir okul muhakkak olmuştur. Mesela kiliselerimizin yanında istisnasız bir okul olmuştur, bir de dernek. Bunların hepsiyle, topyekûn, o kültürü devam ettirebilmenin yollarını aramışlar ve böyle bir çözüm bulmuşlar.

 

İrini Dimitriyadis: Geçen ay yaşadım bunu, Atina’ya gitmiştim. Hani siz ‘birleştirici öğe’ mi diyorsunuz kiliseler için. Yorgo Hoca da ‘bizim için sosyalleşme ve birlikte olma yerleridir’ dedi. Atina’da buradan giden Rumlarla birlikteydim, paskalya dönemiydi. Paskalya çok büyük bir bayram, mutlaka kiliseye gidilir. Dediler ki “biz Atina’ya geldiğimizden beri, pek kiliseye gitme ihtiyacını duymuyoruz”. Neden? Orada birlikte olma, kültürü yürütme, kendini ispatlama ihtiyacı yok. Ama aynı kişiler, buraya üç günlüğüne bile gelseler turist olarak, mutlaka kilisenin kapısını çalarlar, mum yakarlar. Bu çünkü geçmişleriyle kurdukları en büyük bağ.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Herhangi bir şehre giden insanların kapalı olarak yaşayıp kültürlerinin etkilenmemesi için… Yani herhalde o korunma veya daha doğru bir ifadeyle güzelliklerini koruma, dış etkileri önleme, kimliğini koruma gibi… Herhalde bunun mekanizmalarını kurmak amacıyla…

 

Eli Arditi: Şimdi burada ben dini bir vakıf başkanıyım. Yahudilik bir din ama aynı zamanda bir yaşam biçimi. 613 tane kuralı var. Çoğuna uyanlar da var ama buradaki cemaat hepsine uyamıyor tabii. Bizim farkımız sanırım, gittiğimiz yerde önce ibadet yeri kurma durumumuz yok… Enteresan bir şekilde önce ‘mikve’ denilen yıkanma havuzunu yapma zorunluluğunuz var. Bir de tabii bizde öyle şatafatlı binalar mevcut değil- toplum öyle bir alışmış ki yıkılıyor diye tarihten gelen bir şey. Pek o kadar dindar kesim mevcut değil. Sinagoga giden kesim fazla olmayabilir ama buna karşılık kaşer et yiyen kesim hemen hemen yüzde yüze yakındır. Sinagoga katılma oranı, açıkça söyleyeyim; İstanbul’da 15 bin kişi varsa sinagoglardaki kişi sayısı 700-800’ü geçmez.

 

Mıgırdiç Margosyan: Kaç tane kural dediniz?

 

Eli Arditi: 613 kural var.

 

Mıgırdiç Margosyan: Allah size yardımcı olsun.

 

Dinleyicilerden: Merhaba. KADOS olarak size bir soru yöneltmek istiyorum. Başından beri mutlulukla takip ediyorum bütün oturumları. Çok çok teşekkürler bugünkü konuşmacılara da… Fakat farklı bir açıdan bakmak istiyorum: Projenin adı “hatırla” aslında ama biz farkında olup hatırlayıp geleceğe bakmalıyız, diye düşünüyorum. Proje geleceğe dair, sokaktaki topluma dokunan neler yapacak merak ediyorum. Az önce Mıgırdiç Bey’in bahsettiği gibi nostaljiden uzaklaşmamız gerekiyor. Siz ne yapacaksınız, merak ediyorum?

 

Tanay Sıdkı Uyar: KADOS Kadıköy’deki insanlarla bilim, kültür ve sanat insanlarını buluşturuyor. Biz de bir sivil toplum kuruluşuyuz ve çok öz verili çalışan arkadaşlarımız var. Herhangi bir şey yapabilmek için, hazır çözümler yerine, önce diyaloga başlamamız lazım. Bunu bu projeyle oluşturduk sanıyorum. Şimdi birisiyle biraraya geliyorsunuz; farklı iki yapıdan geliyorsunuz -yalnızca kültürel olarak farklı yapılardan bahsetmiyorum- ama birlikte kalabilmeniz için sizi biraraya getiren o yeni yapının sorunlarını tanımlayıp çözümler bulup bu çözümlere de bizim çözümlerimiz diyebilmeniz lazım. Orada da kalmayıp üretmeye devam etmeniz lazım. Çünkü o “dış etken” dediğiniz şeylerin hepsi, o ürettiğiniz çözümleri yok ediyor sürekli.

 

Biz bir adım attık. Bu adımı da üç cemaatten arkadaşlarımızla beraber attık ve önce onları bir araya getirdik. Şimdi birlikte konuşmaya başladık, 150-200 kişilik bir yapı olduk şimdi ve bu etkileşimi sürdüreceğiz, sonrasını birlikte planlayacağız. Sadece Rum, Ermeni, Yahudi, Musevileri kastetmiyorum. Başka, diğer arkadaşlarımızla beraber. Burada yaşayan herkesin bilgi beklenti ve taleplerini birlikte değerlendirme süreçlerimize katıp geleceği birlikte planlamamız lazım.

 

Bunun önünde antidemokratik uygulamaların olması… Hep aklımda o var: %10 barajı diye bir şey varsa o kalkmadan demokratikleşme olmuyor. Biz bu baraja rağmen elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz Türkiye’de. Sürü halinde giden kuşlar var, birkaç tanesi fark ediyor tehlikeyi, paylaşmaya başlıyor… Ama bu baraj olduğu zaman birlikte olup konuşmaya başlamış insanları karar verme süreçlerinin dışına atıyorsunuz. Mesela ben %100 yenilenebilir enerjinin çözüm olduğunu anlatıyorum, onun hocasıyım, onu anlatıyorum. Benim şimdi mecliste birilerinin bunun çözüm olduğunu konuşması için 8 milyon insanı ikna etmem gerekiyor. Kimse de çıkıp söylemiyor, hiçbir partinin programında da yok. Ama bütün dünya %100 yenilenebilir enerjiye geçiyor şu anda. Ama bakın,ismi ‘yeşil’ olanlar dahil, hiçbiri çıkıp bunu söyleyemiyor. Bu hepimizin sorunu. Yani çocuklarımızın geleceği… Mesela bir sonraki toplantıda hepinizin katılımıyla enerjide sorun nedir, çözüm nedir, bunu konuşacağız. Sadece karşı çıkarak tepkilerinizi gösterdiğiniz zaman sorunun bir parçası oluyorsunuz. Bizim böyle bir anlayışımız var.

 

Bir de KADOS olarak sadece Kadıköy’de değiliz. Türkiye Çevre Platformu’nun koordinatörüyüz ve Türkiye’de 81 ilden çevre derneklerinin koordinasyonunu yapıyoruz. Onun toplantılarını görseniz… Birbirlerini düşman gören insanlar oluyor. Bunları aşarak o insanlarla birlikte konuşup insan olmanın gereğini yerine getirip birlikte değerlendirerek, birlikte üreterek ürettiklerinden mutlu olmalarını sağlıyoruz. Ve bu mutluluğu sürdürmek için de ölene kadar koşacağız. Bilmiyorum, biraz uzun oldu cevap ama…

 

Dinleyicilerden: Bu projenin sonraki aşamalarında neler olacak? Bir rehberden söz ediliyordu…

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bütün bu seminerlerin, ‘Kent Sohbetleri’nin sonunda bir rehber kitabımız olacak, onu hepinize dağıtacağız. Altı tane de örnek tur yapacağız. Onlara da katılımlarınızı bekliyoruz. Onu daha kalıcı olarak ileriye doğru aktarmak istiyoruz. Farklı kültürel ve sınıfsal kesimden öğrencilerle yapacağız, Kadıköylülerle yapacağız, sivil toplum kuruluşlarıyla yapacağız, araştırmacılarla yapacağız. Hepsinin sonunda projeyi kolektif olarak yürüttüğümüz temsilcilerle biraraya gelip uygulama sürecini değerlendirecek, elimizdeki veriler ışığında ilerleyen dönemde neler yapabiliriz, bunu konuşacağız.

 

Mıgırdiç Margosyan: Hocam bu vesileyle müsaade ederseniz ben de bir katkıda bulunmak istiyorum. Eğer siz birtakım sorunlarınızı karşınızdakilerle paylaşmak isterseniz, ilk sizin adımı atmanız lazım. Siz kendinizden bahsedebilirsiniz, karşı taraf sağır olabilir, öyle olmayı tercih edebilir ama siz direneceksiniz, anlatacaksınız, ikna edeceksiniz.

 

Mesela sadece bir örnek vermiş olmak için şunu söylemeliyim: Biz 25 yıl önce Aras Yayıncılık adında bir yayınevi kurduk. Ben, kardeşim ve bir iki öğrencimle beraber. Bunu kurarken bir yerlere gelebileceğimizin hesapları içerisinde olmadık. Ama farkında olmadan bir misyon yüklendik. Neydi o? Mümkün olduğu kadar, Ermeni edebiyatını, Ermeni kimliğini geçmişiyle, kültürüyle, tarihiyle, kitaplarıyla anlatabilmek. Bu da nasıl olacaktı? Yazıya dökerek. Bugün 200’ün üzerinde kitap yayınladık. Ve artık birtakım insanların Ermenilerle ilgili, dolayısıyla Kürtlerle ilgili, dolayısıyla o kültüre bağlı ilgili başka konularda ilk uğradıkları yerlerden biri biziz. Biri de Agos gazetesi -evet, İstos da var- ki bunlar hep Aras’ın bağrından çıktı. Bugün ise geldim, baktım, arkadaşımız kitap getirmiş, imzaladım.

 

Demek istediğim, attığınız adımı küçümsememek lazım. O bir adım sizi ileride ikinci, üçüncü adımlara yöneltebilir veya sizin atamadığınız adımlarınızı başkaları rahatlıkla tamamlayabilir.

 

İrini Dimitriyadis: Ben söyleyecektim, siz önce davrandınız.

 

25 yıldır insanların paylaşabileceği bu platform var. Dergiler… Paros da var, evet. Libra var, Rıfat Bali, oradan çok güzel yayınlar çıkıyor…

 

Benim söylemek istediğim başka bir şey daha var: Anadolu üniversitelerinde inanamayacağımız kadar muazzam bir hareketlenme ve ilgi var bu konulara. Bir sürü tez yazılıyor.

 

Biz bunu yapabilecek son nesiliz. Şu nesil, son nesiliz. Ve muazzam bir yük veriyor bizim omuzlarımıza bu. Bir sonraki nesle, neslin araştırma yapabilmesi için altyapıyı oluşturmaya başlamamız lazım ve onun sinyalini vermemiz lazım.

 

Ben kitabı yazarken bir baktım ki bir bilimadamı var aramızda ve sırf Yunanca yayın yapmış. Yazarken o kişiye, internete girdim, baktım; Konya üniversitesinden biri, Ruhban okulu için bir tez hazırlamış ve bütün yayınlarını okumaya çalışmış. Mail yazdım ve hemen cevap geldi bu öğrenciden: “Hocam ne büyük güçlük çektim”. Yani düşünün, bu kişi İstanbullu ve sırf Yunanca yayınlıyor ama kitapları bile tam bir koleksiyon olarak İstanbul’da yok. Benim kitap için Selanik’e gitmem gerekti, Selanik’te altı ay kalmam gerekti. Orada birileriyle çalışmam gerekti. “Bu İstanbul’da yapılabilecekken niye yapmıyorsunuz” dedi. Bizim toplumun da bunu fark edip bunları derleyip toplayıp…

 

Benim tek bir hayalim var. Bu gibi eserleri derleyecek bir kütüphane, bir referans merkezinin kurulması. Özellikle de dijital çağda bunu yapmak gayet kolay. Artı, bundan sonra yayınlanacak kitaplar için bütün bu yayınları yapan kişilere birer kitap hediye edin, demek, onların da seve seve yapacağı bir şey. Öyle bir referans merkezi olsun ve daha sonra gelişsin. Çünkü gerçekten üniversitelerde de çok güzel tezler çıkıyor. Ve Anadolu’yu da küçümsemeyelim. Çok da ilgililer, çok da güzel işler çıkarıyorlar. Ona altyapı hazırlamamız lazım. Benim gelecek için düşündüğüm nokta o.

 

Mıgırdiç Margosyan: Biz bu arada, bir gayretle bir ‘Gavur mahallesi’ belgeseli de yaptık. Çünkü attığınız o adım, biraz evvel de söylediğim gibi, çok önemli. Şimdi Gavur mahallesi kitabının yanı sıra o kadar iyi tanınıp biliyor ki artık internete yazdığınızda bir buçuk saatlik bir belgeselle, bütün geçmişiyle, karşınıza çıkıyor. Yani o ilk adımı devam ettirmek lazım.

 

Size kesinlikle katılıyorum. Benim ile ilgili de bir hayli çalışma var; üniversitelerden geliyorlar, röportaj yapıyorlar, ben de onlara dilimin döndüğü kadar bir şeyler anlatıyorum, sonra gidiyorlar tez hazırlıyorlar. Ama hazırladıkları tezlerle ne kadar başarılı oluyorlar, bilmiyorum.

 

İrini Dimitriyadis: Kitaplaşmış çok iyi tezler var Hocam son zamanlarda…

 

Dinleyicilerden: Mıgırdiç Bey, konuşmanızda, Ermenistan’daki Ermeniler ile buradaki Ermeniler arasındaki iletişimsizlikten bahsettiniz. Onun yanıtını o arada verdiniz mi, kaçırdım mı, bilmiyorum…

 

Mıgırdiç Margosyan: Oradaki Ermeniler ile buradaki Ermenililer arasında değil oradaki halk ile buradaki halkı kast etmiştim.

 

Ben şimdi bir şey söyleyeyim… Yıllar önce bir vesileyle Ermenistan’a gittiğimde oradaki gazetecilerle konuştuk, ettik. Ama oraya gitmeden önce Kars’ta bizi misafir ettiler ve Kars’ın müze müdürü bizi Ani harabelerine götürdü. O zaman ‘Ani’ harabeleri değil de ‘Anı’ diye yazıyordu. Neyse… Orada, Mimarlar Odasından davet eden iki genç hanım beni biliyorlar, onun dışındaki yaklaşık 50-60 kişilik mimar grubu tanımıyorlar, bilmiyorlar, ben de onları tanımıyorum filan… Oradaki müdür bey başladı anlatmaya Ani harabelerini. Ama baktım, Ani harabeleriyle ilgili, Ermenilerle ilgili hiçbir şey söylemiyor, hem onu söylemiyor hem de sonra, birdenbirde, nasıl olduysa söz döndü, dolaştı, işte bu “biliyorsunuz biz bu Ermenileri askere göndermiyoruz, hepsi zengindir, kuyumcudur” falan filan… Ben de sizin gibi gülmedim ama dayanamadım; “Müdür Bey bakın, biz burada harabeleri görmeye geldik, bunları anlatmanız gerekiyor, siz Kars’ın koskocaman müze müdürüsünüz” derken “nasıl geldiniz buralara” dedim. Ermeni olduğumu söyledim. O da herhalde art niyetli değildi, yaptığının hoş olmadığını söyledi. Biz kalktık onun üzerine, başladık Ani harabelerini gezmeye. Bu sefer de kalıntılar üzerindeki yazıları ben okuyorum. İşte bu kilisedir, şudur, budur…

 

Söylemek istediğim tanıdıkça, yakından iletişim içinde oldukça dünyanız değişiyor. O dışladığınız şey sizi içerisine alıyor.

 

Dinleyicilerden: Bir şey daha soracağım, zaten asıl sorum buydu. Ekonomik boyuta hiç değinilmedi ama Türkiye ortalama 100 yıllık bir geçmişe sahip. Ondan önce Ermenilerin, Rumların durumunu biliyoruz. Fakat Koç gibi Sabancı gibi Türkiye zenginlerinin asıl varlık nedenleri Ermenilerin ve Rumların yerlerinden edilmişliklerine bağlanıyor resmi olmayan tarihte. Biz böyle okuyoruz çünkü sürece baktığımızda gerçekten, kent tarihine baktığımızda, daha kırsal topluluk Anadolu insanı. Gerçek üretim alanlarında olan kesim belli. Yani kültürel uluslaşmanın yanı sıra tabii bu da uluslaşmayı kapsıyor belki; yeni zengin sınıf yaratmak, zengin sınıfın el değiştirmesi meselesini nasıl anlatırsınız? Bugün hala devam eden inatçı kinin resmi düzeydeki nedenlerinden biri de bu mu? Yani mesela işin bu boyutuyla bir ilintisi var mı, bu ekonomik yapıyla? Bunlar açığa mı çıkar her şey açıklıkla konuşulduğunda gibi böyle şeyler var kafamda…

 

Eli Arditi: Bir katkı ve fikir olarak… Ben konuşmamın başında da söyledim. Bizim gençlerimizin çoğunun, aynı şekilde benim bildiğim Rum vatandaşlar da, ekonomik durumdan dolayı yurtdışına gitmeleri gibi bir durum var. Her toplumda olduğu gibi zenginler de var ama bütün toplumun geneline yaymak doğru değil. Yani bankerler de var Osmanlıda, Cumhuriyet zamanında da var. Hocalarım daha iyi bilir, en başında Rum ve Ermenilerden sermaye alınıyor, daha sonra Yahudilere geçiyor, sonra oradan da alınıyor ve bu devamlı el değiştiriyor. Şu anda hatta bu ekonomik krizde geçen bir tweeti vardı Ermeni bir dostumuzun: “Bugüne birkaç gayrimüslüm bıraksaydınız, tekrar varlık vergisi koyabilirdiniz” diye latife yapan tweet atmıştı. Sonuçta çeşitli toplumlarda, varlık vergisi gibi olaylarla, sermayeye cebren, bir şekilde el koyup el değiştiriyorsunuz insanların istekleri dışında. Tabii benim bildiğim; bu toplanan para sonra Amerika tarafından talep ediliyor. İsrail devleti kurulunca, Türkiye İsrail’i tanıyınca, bir şekilde bu talepten vazgeçiliyor…

 

Onun dışında Hocama katkıda bulunmak istediğim bir konu -işim ve mesleğimden dolayı. Türkiye’de Ani harabelerinden bahsetti, Diyarbakır’dan bahsedildi, burada Yeldeğirmeni var… Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, hatta bazı şehirlerinde nüfusunun nerdeyse yarısı Rum veya Ermeni olan -Yahudiler tabii nispeten daha az, bir tek Selanik’te çoğunlukta- bölgeler var. Örneğin onları tanıtmaktan bahsediyoruz.

 

Biliyorsunuz beş yüz kadar sene evvel İspanya bizi vatandaşlıktan çıkarmıyor fakat “ülkeyi terk edin” diyor, benim atalarım buraya geliyor. Ama aynı İspanya, akıllı davranıyor, “ben bir turizm alanı yaratacağım” diyor ve Avrupa ve Amerika’dan getireceği turistler düşüncesiyle eski yollar çiziyor ve sokaklara işaretler ekliyor. Mesela şuradaki caddede olsa sinagog olabilirdi. Bizim değerli bir hocamız vardı, hocaların hocası Yomtov Garti, üç dönem vakıfta yöneticilik yaptı. “Bir bahçeye ya da parka ismi verilsin” dedik, hala belediye bize cevap verecek. Fas da aynı şekilde fark ediyor, isimler veriyor. Şu anda yaşam olmamasına rağmen, ülkeyi bu isimleri kullanarak turizme açıyorlar. Türkiye’de bakıyorsunuz, Bursa’da büyük bir mahallemiz var, hiç bilgisi yok. Kayseri’de mesela kilise var, çok güzel ki Kayseri nüfusunun mesela bir dönem yarısı… Aynı şekilde Kapadokya’ya gidiyorsunuz, yine öyle. Halbuki bu isimleri değiştirseler; kilise sokak, sinagog caddesi diye ya da işaretler konulsa, bugün insanlar birazcık daha pozitif bakıp fark edip en azından içiçe yaşamayı öğrenebilirler. Ama siz sanki hiçbir yaşam olmamış gibi yaparsanız yapacak bir şey yok. Şu bakın, Sözcü gazetesinde bir haber var. Size de göstermek istiyorum. Ekrem İmamoğlu seçimi kazandığında Yunan basını “İstanbul’u kazandık” diyor. Esenyurt belediye başkanı da diyor ki “Ekrem İmamoğlu nereli? Trabzon. İşte bakın bütün Yunanlılar İstanbul’u kazandık diyor.” Sonuçta bunlar toplumu manipüle eden kişiler, toplumu harekete geçirecek veya yönetecek kişiler, böyle bir demeç veriyor. Mesela diyoruz ki “bu iş çok basit”. Trabzon’nda mesela Sümela manastırı var, iki tane din adamı koyun oraya, bakın havası değişir. Bakın iki papaz koysanız hiçbir şey olmaz, dünyanın sonu değil, kimse de din değiştirmez. Ama maalesef insanlar bunlardan korkuyor. Neden korkuyor, bilmiyorum. Sümela manastırı ibadete açılsa ne olur, açılmasa ne olur? Turizme katkısı olur. Gidip Rize’ye Ayder ovasında bir sürü taş bina yapacağınıza mesela, Sümela manastırında veya Ani harabelerinde mesela… Benim bildiğim senede bir kez yapılıyor, hatta haç konulmamıştı, sonradan haç konuluyor. Yani oralarda hiç gayrimüslim yaşamamış gibi düşünmek yanlış bir şey. Bugün Van’da, Diyarbakır’da da aynı şekilde. Ülkeye de ekonomik olarak katkısı olacak bu işin. Kutsal kitapta da baktığınızda, bir sürü yer ‘Küçük Asya’ (‘Asia Minor’) dediğimiz yerde. Yurtdışından topluluklar geliyor, “şurası kilise” diyorsunuz, “cemaat?” diyorlar, cemaat yok, kalmamış. Kalmadığı gibi burada daha önce cemaatin yaşadığına dair emareler de yok edilmeye çalışılıyor maalesef.

 

Dinleyicilerden: Eli kardeşimin düşüncelerine katılıyorum. Hiç aklıma gelemeyen bir şeyi şu anda kafamda canlandırdı: Kuruluşunuzun belediyeler nezdinde ağırlığını koyması gerekiyor. Şöyle ki sokaklar ya da parklar, buralarda yaşamış değerli insanların adlarıyla neden adlandırılmasın? Ufak ufak dahi olsa ağırlığımızı koymaya başlamamız gerekir. İyi bir noktaya değindiniz.

 

Mıgırdiç Margosyan: Bana kalırsa bizim ülkemizde özellikle yaşayan bir kişinin ismini bir sokağa vermek, ona yapabileceğimiz en büyük kötülüktür. Bunu bizatihi yaşamış biri olarak söylüyorum. Gavur mahallesinde benim yaşadığım sokağa hasbel kader benim ismim verildi. Başıma geleceği çok iyi biliyorum. Benim kafamın şekline bakmayın, yamuk yumuk ama aslında daha bu işe soyunduklarında nereye varacağını biliyordum. Fakat arkadaşlar sağolsun, uygun görmüşler, bana da emrivaki yaptılar ve ismimi sokağa verdiler. Sonra o tabela atış poligonuna döndü. Kafasına esen ateş etti, delik deşik oldu. Sonra yerle yeksan oldu. Ve sonra Gavur mahallesinin kendisi de kalmadı. Bu trajedileri yaşıyoruz. Onun için naçizane tavsiyem; günün birinde bir derse ki “isminizi sokağa…” aman ha, sakın böyle bir işe kalkışmayın çünkü ben bunun acı tecrübesini yaşadım.

 

Dinleyicilerden: Barış Ünlü’nün ‘Türklük Sözleşmesi’ kitabını okuyoruz, küçük bir kadın okuma grubumuz var. Gayrımüslimlerin nelere maruz kaldığını, Türklüğü inşa etme adına neler yaşatıldığını okuyoruz. Bir şekilde bu ideolojik duruşu kuran ve bu nefretin, bugüne halen canlı biçimde -ki Sözcü gazetesinde çıkan haber bu nefreti üretmenin başka bir biçimidir sadece, kaç yıl geçmiş olmasına rağmen… ‘Türklük Sözleşmesi’ başlığı, belki okumamış olanlar vardır; gayrimüslimlerin nelere maruz kaldığını, geç Osmanlıdan bugüne, iyi tarif eden bir kitap. O anlamda benim ait olduğum, göründüğüm bir kitleden bir kez daha utanç duymamı sağladı ve sizlerle biraraya gelmekten çok mutluluk duyuyorum bugün. Bu ‘Türklük sözleşmesi’nde kurulan hadiseyi göstermek kolay görünmüyor gerçekten. Bu karşılaşmaların daha sık olmasını rica ediyorum. Bunu bir soru değil bir talep olarak iletiyorum. Okudukça, bildikçe, bu maruz kalınanları, nefreti, şiddeti gördükçe utanç duyuyorum kendi adıma. Daha çok karşılaşma talep ediyorum.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Son soruları alalım… Birkaç dakika size de söz verip kapatacağım.

 

Dinleyicilerden: Az önce İrini Hanım “güzel şeyler de oldu” dedi. Onunla ilgili de haber vereyim. Belki, buradaki arkadaşlarda biliyor. Yine bir Avrupa Birliği projesiyle gençler, Almanya, Fransa, Ermenistan ve Türkiye’den gençler, altışar ay arayla ülke ziyaretleri yaptılar. Benim oğlum da bu proje kapsamında Marsilya’ya gitti, Berlin’e gitti, Ermenistan’a gitti, Erivan’a gitti. En sonunda da burada yapıldı. Bu dört ülkenin gençleri “birlikte neler yapabiliriz, diyaloğu nasıl geliştirebiliriz” düşüncesiyle Almanya ve Fransa’nın barışma sürecini örnekleyerek Türkiye ve Ermenistan arasındaki süreci irdelemişler. Bu arada kapanışı da burada yapıldı, ortak sergi açıldı. Çok etkileyici ve heyecan vericiydi. Bu sayede ben de Ermenistan’la ilgili birkaç anı dinleyebildim. Bu güzel haber.

 

Bir de sorum var: Az önce 1963’teki problemle bağlantılı olarak “ne ilgim var Kıbrıs’la” dedi ya Yorgo Hoca. Buradaki Rumlar için Yunanistan, Ermeniler için Ermenistan, Yahudiler için İsrail ne ifade ediyor? Yani İsrail, Yunanistan, Ermenistan, bizim buradaki ortak sorunumuza nasıl yaklaşıyor? İyi mi kötü mü? Belki müdahil olmasalar Türkiye de daha asli bir unsur olarak mı görecekti?

 

Tanay Sıdkı Uyar: Şimdi sizden de kısaca son sorumuzu alalım.

 

Dinleyicilerden: Bu karşılaşmalar, uğraşlar anlamlı ama çok temel bir şey göz ardı ediliyor. Ulus-devletler kurulurken bir ‘bizlik’ üzerine inşa ediliyor. Barış Ünlü’nün kitabı da bununla ilgili bir kitap. Ama bu bizliği çok sorgulamadığımızı düşünüyorum. Hani yumurta tokuşturma hesabı da oradan çıkıyor. İlk önce bizi inşa edip biraz daha şehirli olanları, aşinalık kazananları, kültürlü olanları dışlamıyorlar. Ama mesele bu değil. Çok sevdiğim bir söz var “Türklerin dini devletidir” diye. Bizim sorgulamamız gereken temel şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Bir devlet inşa edildi ve o devlet gayrımüslimleri yok saydı, sürdü, bu coğrafyaya ait olmadığını iddia etti gayrimüslimlerin ve bütün yeni nesiller bu önkabulle yaşıyorlar. Bir Burgazada belgeseli vardı, orada birçok Türk arkadaş gençlik hikayelerini anlatıyordu, güzel bir belgeseldi ama arkadaş, Rumlar, Ermeniler bu coğrafyadan gönderilirken nasıl bir refleks gösterdiniz? Bugün Kürt illerinde yaşanan sorunlara biz nasıl bir refleks gösteriyoruz? Bizim bir bizlik duygumuz yok. Bu duygunun inşa edilebilmesi ancak yeni bir paradigma kurularak mümkün alabilir diye düşünüyorum. Mıgırdiç Margosyan’a da bu paradigma ilgili bir öngörünüz var mı, umudu var mı, bunu sormak istiyorum.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Evet, teşekkür ederiz. Sorular bitti, şimdi bir tur yapıp kapatalım.

 

Eli Arditi: Tamamıyla benim şahsi fikrim… Dünyada yaklaşık 200 türlü devlet var. Bir sürü Hıristiyan devleti var, bir sürü İslam devleti var, Yahudi devleti tek bir tane var. Dolayısıyla ben şahsen Yahudiyim ve Türk vatandaşıyım ama İsrail de benim için çok değerli bu sebepten. Ayrıca şöyle bir şey; yüzyıllardır ülkesizlikten gelen bir sıkıntı var atalarımızın yaşadığı -Avrupa’da da, Arap ülkelerinde de, her kesimde. Bugünkü şartlarda bu değişti. Ben kendimi şanslı bir nesil olarak hissediyorum İsrail’in kuruluşuna şahit olduğum için. Hatta size şöyle bir bilgi vereyim: Ben şurada doğdum, Atatürk lisesinin oradaydı evimiz, küçükken orada oynardık ve hep beni “korkak Yahudi korkak Yahudi korkak Yahudi” diye… Sonra bir gün, çok daha küçüğüm tabii, 61’liyim ben, 67 savaşı oldu. Biliyorsunuz o savaşta İsrail ordusu Mısır ve Suriye’de bir ilerleme kaydetti ve durum bir anda değişti. Çocukluğumdan hatırladığım; o “korkak Yahudi” ifadesi bir anda değişti, tamamıyla ortadan kalktı. Benim için çok pozitif bir şeydi bu. Dünyada tek bir Yahudi devleti var, o da İsrail yani bizim farklı bakmamız pek mümkün değil. Belki çok çok apolitik olabilir, benim gibi ortada olan kişiler olabilir, tamam, ben İsrail vatandaşı değilim ama hepimizin bir bağı mevcut.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Son sözlerinizi de alalım…

 

Mıgırdiç Margosyan: Son sözlerimizi alalım ama kesinlikle son sözümüz olmasın.

 

Kesinlikle size katılıyorum; yeni bir paradigma lazım. Bu paradigmanın çıkışı eğer ‘biz’lerden ve ‘siz’lerden başlıyorsa problemin kendisi zaten orada. Çünkü ‘biz’ olabilmeniz için de muhakkak ‘siz’ veya ‘onlar’ın olması gerekir. Veya ‘onlar’ın olduğu yerde siz ancak ‘biz’ olabiliyorsunuz. Bütün mesele ‘biz’ ve ‘siz’in çizgisini kırabilmek, o atlama taşını aşabilmektir. Bunu beceremediğiniz zaman herkes kendi bildiği yoldan devam etmeyi aynı zamanda kendini koruma refleksi de olarak görüyor. Benim şahsen çıkış noktam şu: Dini inanç konusunda herkes inançlara saygılı olmalı. Benim ne “onlara karşı” ne de “onların bana karşı” diye bir nitelemem mevcut değil. Şöyle diyorum, klasik, “Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna”. Bu inanç doğrultusunda eğer siz kendi doğrularınızı başkalarıyla paylaşmak isterseniz, paylaşırsınız. Ama sizin paylaşmak istediğiniz doğrular başkalarına ters geliyorsa o zaman zaten kendiliğinden bir problem çıkıyor. Bütün mesele, ‘biz’ ve ‘siz’i oluşturan o zihniyeti, o atomu parçalayabilmek. Biz bunu parçalamakta hep zorlanıyoruz. Herkes nalıncı keseri gibi kendine yonttuğunda mesele orada çıkıyor.

 

Burada kime görev düşüyor? Yorgo Hocam gitmeden söyledi, dilegetirilir sık sık: ‘Hoşgörü’. Siz ‘hoşgörü’ gibi kavramı kendinize layık görüyorsanız zaten problem halledilmeyecek duruma gelmiştir. Çünkü hoşgörünün karşılığı bir yerde ister istemez horgörü oluyor. Dolayısıyla biz o atomu parçalamak için, bunu olgunlaştırmak için elimizden geldiğince adımlar atacağız.

 

Son günlerde yaşadığımız bir olayla noktalayım. Burada veya başka yerde, yanyana gelip bir sürü şey konuşuyoruz. Bana kalırsa konuştuğumuz şeylerin yüzde sekseni çöp. Konuşmamamız gereken şeyleri konuşuyoruz. Yani ben sizin, siz benim kimliğimden konuşuyoruz, camiiden, minareden bahsediyoruz. Bunlarla ne işimiz var? Konuşmamamız gereken şeyleri konu ediniyoruz ve birbirimizi demokratız, ilericiyiz, gericiyiz diye yaftalıyoruz. Geçenlerde o zihniyetin en bariz, en utanç verici örneğini yaşadık. Sultanahmet’te bir Ermeni çocuk Müslümanlaştırıldı. Biliyorsunuz değil mi? Bilenler bilmeyenlere anlatsın, fazla zamanınız almayayım. Mesele o tepki meselesi değil. Siz aynı konuyu tekrar tekrar yaşıyorsanız demek ki o tepki bir yere kadar gelmiş oluyor. Ve ben gerçekten on üç yaşındaki o çocuğun o biçareliğini yaşadım. Bunun Ermeni, Türk, Kürt, Laz olması hiç mi hiç umurumda değil. Siz bir çocuğu alıyorsunuz, reklamınızı yapar gibi, üstelik bir de dekan olarak getiriyorsunuz Sultanahmet meydanına ve onu orada Müslüman katına çıkarıyorsunuz. Ve bu toplumda, istisnalar vardır, çıkmıyor demek fazla kötümserlik olur ama, ses seda çıkmıyor. Ben yemedim, içmedim o vatandaşımız için “kim bu adam” dedim. Nereli çıktı biliyor musunuz? Diyarbakırlı. Bunu bir vesile ile söylemiş olayım, sözlerime bir nokta koyayım. Teşekkür ediyorum.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bu saate kadar ayırdığınız zaman için teşekkürler. Güzel bir toplantı oldu. Benim söyleyeceğim şu: İnsanların şuraya doğmuş olması, şu dinden olması önemli değil. Birlikte yaşamak istiyorsak kimin çoğunluk olduğuna bakmadan oturup birlikte konuşup hepimizin bilgi, beklenti ve talepleri ile sorunları tanımlayıp uygulanabilir şeyler sunması, bizi çözümden yana yapar. KADOS olarak elimizden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyoruz, sizlerden de bu yöndeki önerilerinizi bekliyoruz.

 

Hepinize teşekkür ederiz.

 

 

***********

TANAY SIDKI UYAR

 

Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Anabilim Dalı’nda ve doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Anabilim Dalı’nda tamamladı. Kocaeli Üniversitesi’nde yardımcı doçent ve Marmara Üniversitesi’nde yenilenebilir enerji konusunda doçent oldu. Halen Marmara Üniversitesi’nde yenilenebilir enerji profesörü olarak Enerji Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmektedir.

Boğaziçi Üniversitesi Müh. Fak. Elektrik ve Nükleer Mühendisliği Bölümleri Öğrenci Asistanı (1975-1980), Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Oda Müdürü (1976-1978), Atatürk Kültür Merkezi Sahne Işık Şefi (1979-1980), TÜBİTAK Gebze Araştırma Merkezi’nde Uzman Araştırıcı (1981-1994) olarak çalışmıştır.

Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS) Yönetim Kurulu Başkanı, EUROSOLAR (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği) Başkan Yardımcısı ve Türkiye Yenilenebilir Enerji Birliği Başkanı, WWEA (Dünya Rüzgar Enerji Birliği) Başkan Yardımcısı, WBA (Dünya Biyoenerji Birliği) Başkan Yardımcısı, INES (Küresel Sorumluluk için Mühendis ve Bilim İnsanları Uluslararası Ağı) Üyesi, Türkiye Çevre Platformu ve Temiz Enerji Platformları Koordinatörü ve BSNN (Karadeniz Gönüllü Çevre Kuruluşları Ağı) Yönetim Kurulu Başkanıdır.

2011 yılından itibaren, her yıl EUROSOLAR Türkiye tarafından İstanbul’da düzenlenen, Uluslararası %100 Yenilenebilir Enerji Konferanslarının yürütücülüğünü üstlenmektedir.

YORGO İSTEFANOPULOS


Kadıköy’de, 1800’lerin son çeyreğinden beri Moda’da ikamet eden bir ailenin evladı olarak 1944 yılında dünyaya gelmiştir. 1956 yılında Özel Moda Rum İlkokulunu birincilikle bitirdi. Ortaokul ve lise eğitimine devam ettiği Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi’nden yine birincilikle mezun olmuştur. 1962 yılında, Amerikan Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu’nun giriş ve burs sınavlarında başarılı olarak Mühendislik Fakültesinin Elektrik-Elektronik Bölümü’ne kabul edilmiş ve 1967 yılında mezun olarak okul birinciliğini ödülünü Fizik Bölümünden arkadaşı Avedis Hacınlıyan’la paylaşarak almıştır. Lisansüstü eğitimine burslu olarak kabul edildiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MIT Massachusetts Institute of Teknology’de devam etmiş ve 1969 yılında Elektrik Elektronik Yüksek Lisans derecesini, 1972 yılında ise Doktora derecesini almıştır.

1972 yılında Robert Kolej’den ulusal bir kuruma dönüşen, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamış ve 1981 yılında Doçent, 1988 yılında ise Profesörlüğe yükseltilerek erken emeklilikle ayrıldığı 2005 yılına kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve devam etmiştir. Bu süre zarfında Elektik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkan Yardımcısı ve Bölüm Başkanı, Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Enstitü Müdürü olarak idari görevler üstlenmiştir.

1985-1986 yılları arasında, Amerika’daki Ohio State Üniversitesi’ne araştırma yapmak ve ders vermek üzere konuk öğretim üyesi olarak çalışmıştır.

1985 yılında, günümüzde Mekatronik olarak bilinen bilim dalında “Sistem ve Kontrol Mühendisliği” adı ile disiplinler arası bağımsız bir Yüksek Lisans Programı kurmuş ve bu programın Anabilim Dalı Başkanlığını 2005 yılına kadar yürütmüştür. Bu program ülkemizde bir ilk olup benzer disiplinler arası programlara örnek olmuştur.
Bu 33 yıl süresince Elektrik-Elektronik Bölümü’nde 60’a yakın Lisans Bitirme projesine, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde, Sistem ve Kontrol Mühendisliği ve Biyomedikal Mühendisliği Anabilim Dallarında toplam 45 adet Yüksek Lisans Tezi ve 12 adet Doktora Tezinin danışmanlığı ve yürütücülüğünü yapmıştır. Bu çalışmalardan 26 makalesi saygın hakemli uluslararası dergilerde yer almış, 5 uluslararası kitapta birer kitap bölümü yayımlanmış, bunun yanı sıra 37 farklı uluslararası hakemli konferansta ve 39 ulusal hakemli konferansta bildiri sunmuştur. Ayrıca 8 adet proje tamamlayarak 8 bilimsel rapor hazırlamıştır.

2005 yılında Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ne Dekan olarak atanmış, 2012-2014 yıllarında Rektör Danışmanı ve yeni kurulan Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Yardımcısı olarak görev yapmış ve 2015 başında Rektör Yardımcısı seçilmiştir. Bu görevi 2017 yılı Mayıs ayına kadar devam etmiştir. Aynı zamanda 2015-2017 yıllarında Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Vekili olarak Dekanlık görevini üstlenmiştir.

Halen Işık Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü ve Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

1991 yılında yapılan Vakıf seçimlerinde Kadıköy Rum Ortodoks Cemaati Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfında Yönetim Kurulu Başkanı olarak seçilmiştir ve bu görevi 28 yıldır aynı başkanlık sıfatı ile sürdürmektedir.

31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Caferağa Mahallesi Muhtarlığı Muhtar heyetine aza olarak seçilmiştir.

MIGIRDİÇ MARGOSYAN


23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek Mahallesi’nde (Gâvur Mahallesi) doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1966-1972 yılları arasında Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğret-menliği yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Marmara gazetesinde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü Mer Ayt Goğ-merı [Bizim Oralar] adıyla kitap haline getirildi (1984). Aras Yayıncılık tarafından basılan Gâ-vur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998) adlı Türkçe kitaplarını, 1999’da ikinci Ermenice kitabı Dikrisi Aperen [Dicle Kıyılarından] izle-di. Gâvur Mahallesi Avesta Yayınları tarafından Li Ba Me, Li Wan Deran [Bizim O Yöreler] adıyla Kürtçe olarak yayımlandı (1999). Türkçe kaleme aldığı Tespih Taneleri (2006) adlı anı-romanı büyük ilgiyle karşılandı. Evrensel gazetesinde “Kirveme Mektuplar” adlı köşesinde yazmayı sürdüren Margosyan’ın bu makalelerinin bir kısmı Kirveme Mektuplar adıyla 2006’da Diyarbakır’da kitaplaştırıldı (Lis tarafından. 2011’de yeni basımı Aras). 1996-1999 arasında Agos gazetesinde yayımlanan makalelerinden yapılan bir seçki olan Zurna 2009’da, yine Evrensel yazılarından derlenen Çengelliiğne (ilk basımı 1999, Belge) ve Yeni Yüzyıl ve Yeni Gündem gazetelerinde yayımlanan makalelerinden derlenen Kürdan 2010’da kitaplaştırıldı. Yazarın, dünyanın yaratılış hikâyesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı Tanrı’nın Seyir Defteri ise 2016’da yayımlandı.

ELİ ARDİTİ


1961 yılında, İstanbul’da doğdu. İspanya Barselona Katalunya Üniversitesi’nde turizm eğitimi aldı. 1988’de turizm sektörüne atıldı. 1999’da kendi turizm seyahat şirketini kurdu.

Kadıköy Hemdat Israel Sinagogu Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

5 Mayıs 2019

“Khalkedon Belgeselinin İzinde”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Khalkedon Belgeselinin İzinden”

5 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Yorgo Istefanopulos

Konuşmacılar:

İrini Dimitriyadis

Orhan Türker

Maria Kiracopulu Günberk

 

Katkılarından dolayı Dr. Berken Döner’e teşekkürlerimizle…

 

Yorgo İstefanopulos: Tekrar hepinize hoşgeldiniz diyorum.

 

Beş yıl önce yaptığımız, bizim vakfın yaptırmış olduğu bu belgeselin tam olarak bugünkü projenin amacına yönelik olduğunu o zaman bilmeden yaptırmıştık. Sözlü bir tarihtir. Oradaki insanların söyledikleri, bizim toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel hayatını tanıtma amacını taşıyordu. Nitekim bu projenin de amacı kültür değerlerini, kültür mirasını tanıtmak. O belgesel tanıtıyordu. Bugün, belgeselin ardından böyle bir panel yapıyoruz. Ama öncelikle ben size birtakım bilgiler vermek istiyorum.

 

Bu içinde bulunduğumuz bina nedir, neydi, ne oldu… Girişte restorasyondan önceki resimlerini görebilirsiniz. Eğer görmediyseniz çıkışta bakın, çıkışta solda, duvarda göreceksiniz; berbat bir durumdaydı. Rum toplumunun eğitime verdiği değerin işareti olarak, 1861’de, kilisede anca okuma yazma -Rumca okuma yazma- öğretilirken 1871’de iki tane okul kuruldu. Bu bina kız okulu, karşı bina erkek okulu idi. Karşı binada, şu anda Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği yönetiminde kiraya verdiğimiz binada, ‘Merak Eden Çocuk’ (BÜMED MEÇ) adıyla Türkçe ve İngilizce, anaokulu ve ilkokul düzeyinde eğitim verilmektedir. O okul binası hakkında herhangi bir bilgi yok. Yani tarzı hakkında… Bir mimarın yüksek lisans tezini buldum; azınlık binaları hakkında, İstanbul’daki tarihi binalar konusunda bir belge. Verdiği bilgiye göre, 1871’de kız okulu ve erkek okulu olarak iki okul kurulmuştur. Erkek okulu 1896’da yangınla yok olur ve 1898’de yeni mevcut bina bahçesiyle Rum ilkokulu olarak faaliyete geçer. O zaman tabii Osmanlı döneminde kızlar ve erkekler ayrı olacaktır, karma sınıflar yok. Dolayısıyla burası kız okulu, orası erkek okulu. Cumhuriyet tarihinde, 1924’te, bir girişim olmuş “acaba birleştirebilir miyiz” diye ama aynen devam ettiler çünkü kalabalıktı, tek bir yere sığmıyorlardı.

 

Biraz önce belgeselde gördüğünüz gibi azaldı o toplumun nüfusu. Ve 1946’da, 1945-46 eğitim döneminde, kız okulunun bu binadaki yaşamı sona erdi ve ondan sonra kızlar karşı okula taşındılar. Ondan sonra karma eğitim. O okula da ufak bir değişiklik yaptılar; bir ana girişi var bir de yanda küçük girişler var. Bir tanesine kız girişi demişler, öbürüne erkek girişi. Güzel bir okul, fevkalade. Burada tablosu… Moda Kültür Derneği Başkanı Bay Fedon nerede? Fedon, o mimarın çizdiği tabloyu bir ara getirirseniz bir görelim. Çok güzel bir plan ve bina. Renkli bir tablo bulmuştuk Yüksekkaldırım’da, satın aldım. O tabloyu getirin, şöyle koyalım. 2010’da maalesef tek bir öğrenci kaldı. Tek bir öğrenciyle o binanın idame edilmesi; ısısıydı, yağmuruydu, elektriğiyle, suyuyla, doğalgazıyla maalesef çok pahalıya mal oluyordu ve patrikhanenin de verdiği yetkiyle o okulu kapattık. Bir arkadaş belgeselde diyor ki “keşke kapanmasaydı”. Çocuk yoktu ki, kim gelecek? O tek çocuğu o yıllarda ve 2010’dan sonra doğan küçükleri Zapyon İlkokulu’na gönderiyoruz. Karşı tarafa nakliyesini bizim vakıf üstleniyor ve diğer okullara gönderiyoruz -anaokuluna, ilkokula vesaire. 2010’dan sonra bu okul kapandı.

 

Şu anda da belgeselin ardından, birtakım söylemler oldu orada. Eski Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk “İstanbullular geri gelsin” dedi. Aynı şeyi Bülent Arınç’tan duydum “geri gelsinler” diye. Ben de “1964’te sürgün edilenler öldüler, gelemezler” dedim. “Çocukları gelsin”. “Gelmezler”. Ve öneri yapıyorum; belgeselde duyacaksınız, İstanbullu olup olmadığına bakılmaksızın ekonomik krizde olan eşit sayıda Yunanlıya -o sırada tam vaktiydi- bu öneri yapılsaydı belki bugün toplumumuz çok daha fazla kişi olacaktı. Yapılan bir projeksiyona göre bugün 2500 olan sayımız, 5 yıl sonra 500 kişi anca kalacak. Çünkü ölümler var; evlilikler yok, doğumlar yok. Sadece cenazeler var. Ancak biz umudu yitirmiyoruz, Ruhban Okulu açılacak diye bekliyoruz. Sayın cumhurbaşkanımız “Atina’da da camii yapılırsa açarız” demişti. Camii yapılıyor ama şu anda başka bir şart daha koştu, “efendim müftüleri ben göndereyim buradan”. Ama müftüler Yunanistan’da devlet memuru. Halbuki buradaki patrikhaneyi vakıflar olarak biz destekliyoruz, kiliseleri de öyle. Halbuki Yunanistan, müftüleri ve camiileri kendisi destekliyor, maaşları ödüyor. “Benim memurum” diyor, “senin tayin etmene müsaade etmem”. Ama bunu anlatmıyor, bu söylenmiyor. Sadece “müftüleri ben istiyorum” diyor.

 

Ruhban Okulu açılırsa neye yarayacak, diyeceksiniz. Biraz önce söyledim; papaz bulamıyoruz, ilahi okuyucu bulamıyoruz. Eğer Ruhban Okulu açılırsa, inanın, kendini din hayatına adamak isteyen birçok insan Ayion Oros (Aynaroz) yerine, İstanbul’daki veya yurt dışındaki herhangi bir üniversitenin Ortodoks ilahiyat fakültesine gideceğine, buraya gelir. Dolayısıyla hepsi, din adamları, papazlığa kadar gitmek isteyecek. Ailesi olur, çocuğu olur vesaire… Büyükleri gelecek, kardeşleri gelecek ama maalesef hala izin yok. Ben Kadıköy Rum Ortodoks cemaati yönetim kurulu başkanı olmakla beraber, aynı zamanda insan yokluğundan, Ruhban Okulunun da yönetim kurulu başkanıyım ama hiçbir bütçe yok orada da.

 

Şimdi panel konuşmacılarına söz verelim. Bu arada bayan İrini Dimitriyadis maalesef ateşli hasta. Ateşi çıktı gelemiyor. Ne kadar “bir taksiye atla, gel” dediysek de cesaret edemedi. Dolayısıyla konuşmasını benim okumamı istedi. Aynı şekilde etkili olmayabilir ama yazdıklarının aynısını aktaracağım. Bayan İrini Dimitriyadis, bir profesör. Bahçeşehir Üniversitesi’nde profesör. Benim öğrencim idi. Tıpkı, Tanay Hocamız gibi, o da öğrencimdi Boğaziçi’nde. Tanay şu anda Marmara Üniversitesi’nde profesör. Aynı zamanda KADOS’un başkanı. Bayan İrini, ilginç bir çalışma ortaya çıkardı. Türk Eğitim Sisteminde Rumlar diye bir kitap. İnanılmaz bir kitap. Ne sabırla, hangi kaynaklara başvurdu, neleri bir araya getirdi, inanılmaz bir çabaydı. Kendisini burada gıyabında tekrar tebrik etmek istiyorum. İrini’ye bir alkış. Şimdi İrini’nin konuşmasını okuyacağız.

 

İrini Dimitriyadis: Hepiniz hoşgeldiniz.

 

Öncelikle KADOS’un (Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği’nin) inisiyatifini almış olduğu bu projede yer almaktan mutlu olduğumu belirtmek isterim. Sayın İstefanopulos’a bana bu toplantıda konuşma fırsatı tanıdığı için ayrıca teşekkür ederim.

 

Çoğunuz panelden önce ‘Khalkedon: İstanbul’un Anadolu Yakasındaki Rum Cemaati’ belgeselini izledi. Kayıtlara geçmesi için belgesel hakkında kısa bilgi vereyim. Belgeselin ilk gösterimi, Nisan 2014 tarihinde İstanbul’da yapıldı.  İnisiyatifini Yorgo İstefanopulos’un başkanı olduğu Kadıköy Rum Cemaati Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfı üstlendi. Belgeseli mubadil bir ailenin oğlu olan Grigoris Oikonomidis hazırladı.

 

Belgesel, arka planda Kadıköy’ün kısa bir tarihçesini verirken aynı zamanda İstanbullu Rum azınlık toplumunun demografik olarak tükenme sınırına gelmesine neden olan 6-7 Eylül Olayları (1955) ve 1964 yılında Yunan uyrukluların sınırdışı edilmeleri (sürgün) kararının bir toplumun çözülmesini nasıl tetiklediğini, Kadıköylü Rumların tanıklıkları üzerinden izleyicisiyle paylaşıyor. Belgeselde, İstanbul Rum cemaatinin sosyal ve kültürel yapısı, İstanbul’da yaşamaya devam edenlerle göç edenlerin aidiyet tanımları, vatanlarına bağlılıkları, katkıları, küskünlükleri, özlemleri, travmaları samimi duygularla aktarılıyor. Belli bir dönemi aksettirmesi açısından önemli bir çalışma. Birkaç yıl boyunca İz TV’de yayımlandı ve geniş toplum tarafından beğeniyle izlendi. Bir ‘hafıza’ çalışması olarak misyonunu yerine getirdiğini düşünüyorum.

 

Bu ve buna benzer, kültürel belleğimize katkıda bulunacak girişimlerin -bizlerin de bir parçası olduğumuz- 1930-1960 kuşağının sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Çünkü bu kuşak Rumların hem parlak dönemlerini hem de Rum toplumunun yaşamış olduğu üç travmatik olayı ilk elden deneyimlemiş bir kuşak. Varlık Vergisini, 6-7 Eylül Olaylarını, 1964 Yunan uyrukluların sürgününü ve sonrasında 1974 Kıbrıs Olaylarını… Özellikle de 1964 sürgünü ile başlayan, 1974 Kıbrıs Olayları ile devam eden demografik çözülmeden etkilenen bir kuşak. Bu dönemdeki yaşamı, acıları, varoluş çabasını, güçlüklere karşın başarılı olanların öyküsünü anlatabilecek kuşak bu.

 

KADOS’un üstlenmiş olduğu bu proje, bu açıdan çok önemli. Her üç azınlık toplumuna ortak bir platformda kendini anlatma şansı veriyor. Yorgo Hoca bu paylaşımın sadece üç azınlık toplumu arasında kalmaması gerektiğini, asıl yararın geniş toplum üyelerinin katılımını sağlamakta olduğunu savunuyor hep. Özellikle de genç nesilde bir farkındalık yaratmak çok önemli. Üçüncü konuşmacımız, genç nesil temsilcimiz, Maria, bu konuya belgeselde kısaca da olsa değiniyor. Belki konuşmasında da değinir.

 

Ben belgeseli birkaç kez izledim. Belgesele konuşanların verdiği bilgilerin ışığında gerçekten de bir Rum yaşantısı hikâyesi çıkıyor ortaya. Ancak bu bilgi belgesel boyunca biraz dağınık olarak verildiği için, toplumu tanımayan birinin anlatılanların toplum sosyolojisi açısından ne ifade ettiğini kavraması biraz güç olabilir tek seyirde. Bu nedenle, ben bu konuşmamda, bu belgeselin izini sürerek Rum toplumunun sosyal yaşamının portresini çizmeye çalışacağım.

 

Belgeselde okullardan, kiliselerden, dernekten söz ediliyor. Ayrıca özellikle 1964 yılında Yunan uyruklu olanların bir hafta içinde yurdu terk etmeleri kararı sonrasında başlayan çözülme dile getiriliyor. İzleyici bu süreçte nasıl bir “sürü psikolojisinin” oluştuğunu paylaşımlardan açıkça görebiliyor. “Pencerenizi tıklatıp ‘hala gitmediniz mi’ diyorlardı” diye ifade ediyor bu süreci konuşanlardan biri. Dernek başkanı Fedon Kaftoğlu ise bu çözülmeyi “ilk başlarda bir şey hissetmedim; sonra bir tespihin kırılması gibi oldu; birbiri ardına gittiler, tüm arkadaşlarımı kaybettim” şeklinde dile getiriyor.

 

Belgeselde öne çıkan önemli noktalardan biri de vatanlarından ayrılma kararı alanların İstanbul’u ziyaretlerinde hissettikleri. Bir bölümü gitmek durumunda kaldıkları için isyan ederken diğer bir bölümü ise zaman içinde değişen Kadıköy’ün artık “onların” Kadıköyü’nün olmamaya başladığını söylüyor. Atina’da yaşayan konuşmacılardan biri “Eski günlerde alışveriş ettiğim fırından aldığım ekmek artık aynı kokmuyor” diye serzenişte bulunuyor. Aslına bakılırsa bu değişimin yarattığı yabancılaşma biz burada kalanlar için de geçerli.

 

Gidenlerin kırgınlığı (hatta isyanı) konusunda belgeseldeki bir ifade beni çok etkilemişti. Bunu söyleyen Kostas İoannidis, milli masa tenisi takımımızda oynayıp o yıl tek galibiyetimizi Yunanistan’a karşı oynanan maçla getirmiş olan biri. Ancak İstanbul’dan gitme furyasına kapılmış ve Atina’da yaşamaya başlamıştı. “Kolay mıydı yerinden yurdundan olmak, kolay mıydı sanki Yunanistan’da hayat? Beni köklerimden koparmamaları gerekirdi. Moda’daki tüm ağaçlar, bütün sokaklar, her şey benimdi” diyor.

 

Belgeselde parçaları birleştirince Rum azınlık toplumunun ‘toplum içi organizasyonunun’ ne denli güçlü olduğu ortaya çıkıyor. Ancak biraz düşününce bu güçlü yapılanmanın bir yandan toplum bireylerini bir arada tutarken diğer yandan geniş toplumla ilişki kurmaya gerek duymadıkları için, ‘içine kapalı’ bir toplum olmalarının nedeni de olduğunu anlayabiliyoruz.

 

Rum Toplumunun Sosyal Yapısı

 

Ben Rum toplumunun sosyal yapısına; okul, kilise, kültür dernekleri, yardım dernekleri (philanthropia) ve basın üzerinden bakılması gerektiğini düşünüyorum. Bu yapı taşlarının her biri kendi içinde muazzam bir gelişmişlik gösteriyor zaman içinde. ‘Takdire şayan’ (övgüye değer) olan ise bu yapı taşlarının nüfusun 150.000 kişi olan dönemleri kadar 2.500’e düştüğü dönemlerde bile faaliyetlerini ve etkilerini devam ettirmeye çalışıyor olmaları.

 

Okullar

 

Geçen gün ünlü bir dil bilimcinin (Hristos Kleris) söyleşisinde bir topluluğun en önemli birleştirici ögesinin ‘dil’ olduğu söylendi. Ben ilkokulu hemen bu binanın (Moda Kültür Derneği) karşısındaki okulda, Caferağa Rum İlkokulu’nda okudum. Ben o okulda sırf eğitim görmedim, Rum kimliğimi orada edindim. Örneğin bir ‘karnaval’ kültürü bende bu ilkokulda gelişti ve halen Moda Kültür Derneği’nin düzenlediği toplantılar sayesinde bu gelenek devam ediyor ve bana göre bu bir kültürel zenginlik. Yorgo Hocamız da her yıl bu toplantıları renklendiriyor.

 

Ben ilkokuldan sonra yabancı dilde eğitim veren okullara gittim, Yunancam çok gelişmedi. Ancak bu okuldaki eğitimim bana sonradan kendi başıma dilimi geliştirme şansını verdi. Şimdi bir akademik seminerde biraz zorlansam bile Yunanca bir tebliği sunabilecek durumdayım.

 

Bu nedenle ‘Benim Kadıköy’ümde’ hayatımı ve kimliğimi şekillendiren en önemli yapı taşı ilkokulum oldu. Bunu belgeselde de vurguluyorum. Zaten benim okuduğum dönemlerde başka bir alternatif de düşünülemezdi bir Rum çocuğu için. Herkes bölgesindeki Rum ilkokuluna giderdi. Ne yazık ki son dönemlerde belli nedenlerle artık bazı aileler çocuklarını Rum okulları dışında ilkokullara yollamaya başladılar. Toplum değişiminin beni en üzen noktası bu ve her fırsatta da dile getiriyorum bazı kimseleri kırıyor olsam bile. Anadilde eğitim olanağı varken bundan yararlanmamak bence üzücü.

 

Bu nedenledir ki, hepimiz 2010 yılında Kadıköy Rum Okulu’nun kapatılmasından derin üzüntü duyduk. Ama yapacak bir şey yoktu. Yeteri kadar öğrenci kalmamıştı. Bu konu belgeselde de yer alıyor. Tek sevindirici tarafı bir eğitim kurumu olarak değerlendirilmiş olduğu.

 

Kiliseler

 

Kiliseler, Rum toplumu için sadece dini vecibelerin yerine getirildiği mekânlar değil aynı zamanda birer sosyalleşme alanı… Sadece günlük ayinler değil, düğünler, vaftiz törenleri, cenazeler de kiliselerde yer aldığı için sosyal bir merkez olarak daha da önemli oluyorlar. Özellikle bir azınlık toplumu için bu ikinci özellikleri çok önemli.

 

Geçen haftalarda, tam da Paskalya Bayramı öncesinde, Atina’daydım. İstanbullu Rumlarla görüştüm ve ben sormadan sohbet arasında şunu söylediler: “Buradayken kiliseye gitme ihtiyacını İstanbul’dayken duyduğumuz kadar duymuyoruz.”

 

Buna karşılık, ayrılmış olup İstanbul’a turistik nedenlerle gelenlerin ilk gittikleri yer, zamanında gitmekte oldukları kilise ve tabii ki mezarlık oluyor. Hala bu aidiyet hissi güçlü bir şekilde devam ediyor. Bu konu belgeselde birden fazla kişi tarafından vurgulanıyor.

 

Halen burada yaşayanlar ise belli bir sorumluluk hissediyorlar… “Ben gitmezsem, diğeri gitmezse kiliseler kimin için var olacak” görüşü var… Bir anlamda orada belli bir emek sarfedilerek yürütülen ritüele de bir saygı olarak gidiliyor -ben en azından çoğu kez o düşünceyle gidiyorum. Yeni nesilde bu sorumluluk duygusunun ne ölçüde devam ettiğini genç arkadaşımız söyler umarım bizlere.

 

Gerçi son dönemlerde Rum nüfusun ‘yok’ seviyelere gelmesiyle Pazar ayinlerinde kiliseye gidenler çoğunlukla Ortodoks Moldavyalılar, Ruslar ve Gürcüler oluyor. Onlar sayesinde kabul edilebilir sayıda bir cemaat oluyor kilisede. Ancak onların da ‘anlamadıkları’ bir ayini takip ettiklerini de unutmamak gerekiyor. Bu saptama belgeselde de dile getiriliyor.

 

Kilise onlar için de bir sosyalleşme alanı kimliğini taşıyor, çünkü ayinin ardından çay-kahve-kuru pasta ikramı da var ve onlar da kendi aralarında sosyalleşme imkânı buluyorlar.

 

Kültür Dernekleri ve Hayır Kurumları

 

Şu anda bulunduğumuz bina (Moda Kültür Derneği) gerçekten de Kadıköy Rumları için bir simge. Benim ulaşabildiğim kadarıyla şu bilgi var elimde: 1910-1944 yılları arasında bu bina kız okulu olarak faaliyet göstermiş. 1944-1945 yılında kız okulu kapatılarak karşı binada karma eğitime geçilmiş. Bir dönem eğitimin 7 yıl olduğu biliniyor.

 

Moda Kültür Derneği’nin (veya eski tabiriyle Moda Kültür Cemiyeti) kuruluşu ise 1946 yılında, kız okulunun kapanmasından sonra olmuş. Fedon Kaftoğlu’nun bana belirttiği kadarıyla dernek ilk olarak eski Sanat Okulu’nun, Cem Taksi’nin yanındaki basketbol sahasında küçük bir binada faaliyet göstermiş bir iki yıl. Sonrasında da bugün bulunduğu bu binaya geçmiş.  1944’te iaşe ambarı olarak kullanılmış deniyor ama bu kesin değil.

 

Yorgo İstefanopulos: Bu fırsatla bir bilgiyi tekrarlayayım: Kız okulu ile aynı zamanda, 1871 yılında, yolun diğer köşesinde erkek okulu da kurulmuştu. Ancak o bina 1896’da bir yangın sonucu kullanılamaz olmuştu. 1898 yılında erkek okulu yeniden inşa edildi ve Merak Eden Çocuk anaokulu ve ilkokulu bu binada eğitim veriyor. Bu iki yıllık arada erkek öğrenciler nereye gitti, sormadınız: Bugün Rexx sinemasının bulunduğu yerde eskiden bir Rum tiyatro binası vardı, Apollo idi ismi. Apollo tiyatrosunun küçük odaları sınıfa çevrildi ve orada eğitime devam edildi. Ondan sonra Apollo yok oldu, Hale sineması oldu, Hale sineması yok oldu, Rexx sineması oldu.

 

İrini Dimitriyadis: 1960 yılında, derneğin 552 üyesi varmış. Bugün ise yine Kaftoğlu’nun söylediğine göre 60 civarı üyesi bulunuyor… Dernek eski günlerde hafta arası 17:00-23:00 arası; Pazar günleri ise 10:00-18:00 arası açıkmış. Gençlerin ilk flörtleri burada başlar; yılbaşı, paskalya kutlamaları burada yapılır, ping pong oynanır, sohbetler edilirdi. Önceleri radyodan sonraları da televizyondan maçların izlendiği bir mekân. Arada tiyatro gösterileri yapılır, bilgi yarışmaları düzenlenirdi. Bütün bu hikâyeler belgeselde serpiştirilmiş bir şekilde anlatılıyor aslında.

 

Sayın Fedon Kaftoğlu bana Moda Kültür Derneği’nin bir de basketbol takımının oluğunu söyledi. İddialı bir takımmış. 1955 olaylarından önceki dönemlerde ilk dörde girermiş.

 

Bu derneğin önemini Fedon Kaftoğlu’nun belgesele söylediği bir sözde de görüyoruz: “Bu dernek ikinci evimdi. Ben 11 yaşımdan beri dernekteydim ve heyecanla 18’ime gelip üye olmayı bekliyordum” diyor. Dernek halen hayatının önemli ve vazgeçilmez bir bölümünü oluşturuyor.

 

Kadıköy’de, Moda Kültür Derneği’nin dışında Üsküdar Kültür Derneği (kuruluş 1946) ve Çengelköy Kültür Derneği de vardı.

 

Ben gençliğimde çok fazla ‘dernek kızı’ olmamıştım. Farklı ilgi alanlarım ve biraz da okullarım nedeniyle daha geniş toplumdan arkadaşlarım vardı. Sanırım ben şimdi bu derneğe eskiden olduğundan daha yakın hissediyorum kendimi ve bu aidiyet hissi de hoşuma gidiyor.

 

Philanthropia: Fukarasever Dernekleri

 

Rum sosyal yapısının bir diğer temel taşının da ‘philanthropia’, yani yardımseverlik olduğunu belirtmiştim.

 

Bu binanın alt katında bir aşevi vardı. Bu bulunduğumuz salon, ekonomik durumları iyi olmayan öğrencilerin yemekhanesiydi. Aşevinde her gün yemek pişirilir, saat 12:00-12:30 arası, ihtiyacı olanlar sefertasları ile gelir, yemeği alırlar, öğlen yemek arasında da öğrenciler gelir ve yemekhanede aynı yemekten yerler. Son zamanlarda çocuklar düşünülerek menüye sosis, makarna da eklenmişti. Haftada üç kez et yemeği verilirdi.

 

Gönüllülük esasına bağlı olarak yürütülen bir hizmetti bu. Fukarasever Derneği ve Aşevi yönetim kurulları ayrıydı. Fukarasever Derneği genel yardımlaşma sorumluluğunu taşırken (ihtiyacı olanlara parasal yardım, sağlık harcamaları yardımı, gerektiğinde hastaneye götürme gibi), Aşevi yönetimi salt aşeviyle uğraşırdı. Yönetim kurulu üyeleri ve bazı gönüllüler haftanın belli gününde gelirler ve yemek pişirme işine hem gözetmenlik eder hem de dağıtımına yardım ederlerdi. Annem yıllarca çalışmış olduğu için bu deneyimi iyi bilirim.

 

Ayrıca gelir getirici faaliyet olarak da takvim satışları, balo tertiplemeleri yapılır, ev ev dolaşılıp bilet satılırdı. Aynı zamanda bazı iş adamları her yıl belli miktarda malzeme sağlardı. Moda’daki Fukarasever Derneği’nin dışında Üsküdar Yenimahalle Fukaraperver Cemiyeti ve Kuzguncuk Aghia Varvara Fukarasever Cemiyeti vardı.

 

Basın

 

Gazeteler vardı ve halen de var… Günümüzde iki adet günlük gazetemiz yayımlanıyor: Apoyevmatini ve İho. İnternetten de okunabiliyor. Günlük haberlerin ötesinde doğum, ölüm, nişan, evlilik, vaftiz ilânları açısından önemli bir toplum haber alma aracı… Bir de sizlere yabancı ve de ilginç gelecek bir diğer duyuru olur bu gazetelerde: ‘İsim günü’ kutlamaları ve isim gününde o yıl misafir kabul edemeyeceklerin duyuruları. Bu eskiden daha da önemliydi.  ‘İsim günü’, adını taşıdığınız aziz/azizenin kilise tarafından kutsandığı gündür. Benim dönemimde doğum gününden önemliydi. İriniler örneğin, 5 Mayıs’ta kutlanıyor, yani bugün.

 

15 yıl öncesine kadar Kadıköy’de gazete dağıtımını yapan bir gazetecimiz vardı. Adnan Çukuryayla. Gözleri çok az görürdü yine de gazetemizi zamanında getirirdi her gün. Ona da rahmet dilemek istiyorum.

 

Nasıl bir toplum?

 

Rum toplumunun temel örgütlenmesini özetledikten sonra belgeselde söylenenlere dayanarak, Rum toplumunun sosyal yaşamı açısından ne tür çıkarsamalar yapabileceğimize bakmak istiyorum.

 

Bu güçlü örgütlenme toplumun kendisi için ne kadar doyurucu olsa da, aynı zamanda dış dünyayla iletişim kurma ihtiyacını da ortadan kaldırıyordu. Siz çoğunlukla ‘gerçek’ sosyalleşmenizi bu dar çevrede yapıyor buluyordunuz kendinizi. Bu özellikle benim gençliğimin yaşandığı 1960-1980 yılları arasında, ‘Rum kimliğini koruma’ mekanizmasıydı aynı zamanda. Özellikle karma evliliklere karşı bir koruma.

 

Hem belgesele konuşan hem de benim ayrıca görüşmüş olduğum yakın zamanda vefat eden Peder Dositheos, şöyle diyor eski günler için: “Burada her şeyimiz vardı. Ben Avrupa yakasına, ortaokula gitmem gerektiğinde geçtim. Ben Beyoğlu’na 18 yaşımda ilk kez çıktım. Kadıköy bir cennetti. Dernek bizim sosyal yaşantımız için her şeyi sunuyordu”.

 

Belgeseldeki salt bu cümle bile ‘kapalı’ bir toplum karakterini aksettirmeye yeterli. Sadece bir Rum olarak değil, ‘bölgesel’ olarak da oldukça kapalı bir yaşam portresi veriyor bu söylediği [Bir Kadıköylü’nün Pera veya Tatavla derneklerinin düzenlediği bir çaya veya baloya gitmesi daha enderdi. Çoğunlukla herkes kendi bölgesinde kalırdı].

 

Belgeselde derneğin ‘ortak acıları paylaşma’ mekânı da olmuş olduğunu öğreniyoruz. Yine Peder Dositheos’un belgeselde söylediklerinde öne çıkıyor bu özellik. İzlerken dikkatinizden kaçmış olabilir. Bence bu oldukça önemli bir ayrıntı: 1964 yılında Yunan uyruklarına uygulanan sürgün kararı nedeniyle İstanbul’dan ayrılması gerekenlerin adları radyodan veriliyormuş o dönem. İnsanlar bu dernekte toplanıp kimlerin o gün listeye alındığını dinlermiş. ‘Ortak bir acının birlikte paylaşımı’ belki de acıyı dindiriyordu, kimbilir?

 

Benim şimdi farkediyor olduğum önemli diğer bir nokta ise farklı azınlık toplumları arasında veya geniş toplum ile azınlıklar arasında kültürel açıdan ortak bir faaliyet ortamının oluşmamış olduğu (maçlar haricinde). Benzer dernekler Ermenilerde ve Yahudilerde de olduğu halde ‘ortak’ toplantıların yapıldığı hiçbir etkinliği, ben en azından, hatırlamıyorum.

 

Okullar arası tartışma (münazara) etkinlikleri bile (yanlışım olabilir) sadece Rum okulları arasında yapılırdı. Komşu sayabileceğimiz Ermeni okulunun davet edildiğini hatırlamıyorum hiç. Son zamanlarda bu konuda epeyce ilerleme kaydettik. Örneğin Şişli Terakki Lisesi’nde Yunanca dersi veriliyor. Avrupa projeleri sayesinde ‘ortak’ çalışmalar yapılıyor. Bir de Ermeni ve Yahudi cemaati, Türkçe de yayın yapmaya başladı ve bir anlamda geniş topluma açıldı. KADOS projesi de bu değişimin somut bir örneği.

 

Tabii ki burada sözünü etmemiz gereken bir büyük değişim daha yaşanıyor toplumda, o da sayıları giderek artan karma evlilikler. Bu evliliklerin toplum kimliklerinin evrilmesinde nasıl bir etki yaratacağını sanırım ancak bir sonraki nesilde fark etmeye başlayacağız.

 

Yanyana yaşama / Birlikte yaşamaya dair

 

Son yıllarda medyada nostaljik bir söylem gelişmeye başladı. “Yanyana yaşadığımız günler ne güzeldi” deniliyor. Benim aklıma gelen şu: Evet, yanyana yaşandı; güzel anılar paylaşıldı ancak ‘gerçekten’ birlikte yaşandı mı?

 

Geriye bakmanın romantizmiyle (post memory; bellek sonrası) fazlaca mı idealleştiriyoruz eski günlerdeki yakın ilişkileri. Eski günler bir bütün içinde güzel olmuş olabilir ancak ne ölçüde içiçeydi acaba… Hep sınırların konulmuş olduğunu ve o sınırların aşılmaması için de elden gelenin yapılmış olduğunu açıkça belirtmekten çekiniyoruz sanki.

 

Geçen yıl yayımlanan 1950’den Günümüze Eğitim Hayatımızda Rumlar kitabımda işlediğim, şimdi 30’lu-40’lı yaşlarını yaşayan akademisyenlerin bir bölümü geniş toplumla olan ilişkilerinin ancak üniversiteye hazırlık kurslarında başladığını belirttiler.

 

Daha geçenlerde bu projeden söz ettiğim bir azınlık mensubu arkadaşım şöyle dedi: “Ben hâlâ kendi toplumumdan olmayan biriyle konuşurken söylediklerimi ölçüp biçerek söylüyorum. Belli bir çekingenlik hissediyorum”.

 

Bir de sanırım eski günlerin dostluklarını canlandırmaya çalışırken artık bir adım öteye gitmemiz gerekiyor. Kitabımın tanıtımlarından birinde bir hanım dinleyici şunu sordu: “İrini Hocam, şöyle bir öneriye nasıl bakarsınız? Azınlıkların yoğun olduğu bölgelerde, ara sıra Büyükada’da yapıldığı gibi uzun sofralar kurulsa, yenilse-içilse konuşulsa, güzel olmaz mı?” dedi.

 

Benim buna cevabım şöyle oldu: “Evet, tabii ki güzel olur, ancak artık biraz daha derin konulara, azınlıkların haklarına, toplum tarafından nasıl bakıldıklarına, hayatları güzelleştiren birer unsur olarak mı, yoksa eşit hakları olan vatandaşlar olarak mı algılandıklarına bakmaya başlamamız gerekir. Yemek ve buzuki de bunun süsü olur” dedim.

 

Sanki o gün söylediklerimi kanıtlarcasına bir ikinci tepki geldi kitabıma. Bir arkadaş 650 sayfalık kitaba ve içinde işlediğim 85 kişiye bakıp “Bayağı liberalmişiz ki siz o kadar tanıtacak insan buldunuz hocam” dedi. Bu açık bir şekilde bu pozisyonların bir lütuf olarak verilmiş olduğunu, her vatandaş gibi bu pozisyonları elde etmemizin doğal olduğunun hâlâ bugün bile anlaşılmadığının açık bir örneği.

 

Dolayısıyla artık çalışmaların gerçekten de buzdağının biraz biraz tepesinden aşağı doğru inmeye başlaması gerektiğini düşünüyorum, doğru bir farkındalık yaratmak için.

 

Belki ikinci konuşmacımız Sayın Orhan Türker’in anlatacaklarından bu sorularıma cevap olabilecek ipuçları bulabiliriz.

 

Bir de panelin sonunda Sayın İstefanopulos, bu konuda araştırma yapan Berken Döner’e söz verirse tam da bu konuyu incelemiş olan birinin gözlemlerini dinlemiş oluruz.

 

Bu tür toplantıların devam etmesi dileğiyle. Beni dinlediğiniz için teşekkürler.

 

Yorgo İstefanopulos: Bayan İrini Dimitriyadis’e panele katkısı için teşekkür ediyor ve kendisini gıyabında alkışlıyoruz.

 

İrini’nin belirttiği gibi, belgeselde konuşanların verdiği bilgilerin ışığında gerçekten de bir Rum yaşantısı hikayesi çıkıyor ortaya. Zaten bu belgeseli vakfımız yaparken bir sözlü tarih çalışması olsun istemiştik ve amacına ulaşmış bir belgesel.

 

Şimdi mikrofonu sayın Orhan Türker’e bırakmak istiyorum. Sayın Türker yazarlığıyla tanınıyor. Bütün bu kitaplarını müthiş bir araştırmacılık örneği vererek yazdı. Kulak dolusu şeyler değil, gerçekten belgelerden yararlandı.

 

Orhan Türker: Her şeyden önce böyle bir günde beni davet ettikleri için Kadıköy Rum cemaatine çok teşekkür ediyorum. En azından düşüncelerime değer verdikleri için, böyle bir konuşmada benim bir katkımın olmasını istedikleri için gerçekten çok sevindim.

 

Burası benim çocukluk yıllarımda yaşadığım yer ve çocukluk anılarımın büyük bir kısmı Rumlarla beraber geçti. Bugün eşim de Rum ve bütün hayatım burada şekillendi. Ben Kadıköy’de doğmadım, 3 yaşımda geldim. Kabataş Setüstü’nde doğdum. İlk hatırladığım şey gemilerin ışıldaklarıydı, çok korkardım. Büyük bir ev krizi vardı o zamanlar, babam arıyor, bulamıyor. Mecburen kalktık Kadıköy’e geldik. İyi ki de gelmişiz. Caferağa Mahallesi, Mühürdar Karakol Sokak. On sekiz yaşıma kadar burada yaşadım. Liseyi bitirdiğim yıl problem çıktı ortaya: Hem yüksekokul okumak hem de çalışmak gerektiği için, buradan oralara gidiş gelişler çok zordu. Köprü de yok. Saat birde son vapur geliyordu, ondan sonra ulaşım imkânı da yoktu. Yani istemeye istemeye, zorunlu olarak Kadıköy’ü terk ettik ve Harbiye’ye taşındık. Benim Kadıköy ile ilişkilerim uzun yıllar önce fiziki olarak bitti ama doğal olarak tıpkı diğer arkadaşlarımızın da bahsettiği gibi öleceğimiz son güne, son noktaya, son saate kadar unutmayacağız. Çünkü bir insanın hayatını şekillendiren, çocukluğunu yaşadığı belki ilk 10-12 yıldır. Ondan sonrası boş. O ilk yaşam, hayatın ilk tecrübelerinde neredeyseniz orası sizin vatanınızdır. İstanbul’un birçok semtinde yaşadım ama benim vatanım Kadıköy. Çünkü en tatlı ve en acı günlerim burada geçti. Bu küçük şeyi yaptıktan sonra, tırnak içinde bu ön bilgiyi sizlere ilettikten sonra…

 

Kısa bir süre diyorum… Aşağı yukarı demek ki 15 yıl falan yaşadım Kadıköy’de ama tesadüf bu ya en iyi ve kötü yılları yaşadım. Rum cemaati açısından konuşurum; 1955 ve 1964 olaylarının ikisinde de buradaydım. Ne yazık ki çok yakından yaşadım. Burada ilk söyleyeceğim şey; tabii ki üç dört yaşındaki bir çocuk, Kadıköy’e ilk geldiğimiz zaman fark etmiyordum büyük bir çeşitlilik içinde yaşadığımı. Burada Rumlar, Ermeniler, az da olsa Museviler ve birkaç aile Bulgarlar… Benim hatırladığım olay bu. Hepimizin bildiği gibi eski Kadıköylüler…

 

Bu çeşitlilik tabii ki çok uluslu Osmanlı imparatorluğunda gelen bir gelenek. Çok doğal olarak bir İngiliz imparatorluğu bir Fransız imparatorluğu gibi, zamanında bütün dünyayı sömüren. Biz belki onların yaptıklarını yapmadık ama tabii ki çok büyük bir uluslar topluluğu vardı bizde de. Ve başkent olarak da İstanbul. Büyük bir milletler yelpazesi. Eski yazarlar diyor ki, özellikle 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Fransız, İngiliz yazarlar, “Galata köprüsünde yürürseniz dünyada konuşulan tüm dilleri duyabilirsiniz”. İstanbul bu kadar kozmopolit bir şehirdir. O zaman da öyleydi, bugün de böyle. Biraz şekil değiştirse de, biraz doğu dillerine fazla kaydı, ama yine öyle.

 

Ve bu şehirde, böyle bir ortam içinde büyürseniz, o zamanlar yoğun bir araba trafiği olmadığı için, bütün o Leylek Sokak, Fırıldak Sokak, Mühürdar Karakol Sokak, bunları, tüm evleri, tüm ağaçları biliriz. Ve tüm sürü halinde Ermeni, Rum ve Türk çocukları, hep birarada, kavga dövüş, küfür… Ben Türkçe’den önce Rumca küfür etmeyi öğrenmiştim. Eve gidince de -babam biliyordu Rumca- dayak yiyordum “bu küfürleri nereden duyuyorsun” diye. Çok normaldi. Kavga ederdi çocuklar veya bir şeyde iddialaşırlardı, çok iyi hatırlarım. Hıristiyan çocukları, Rum ve Ermeni çocukları hem haç çıkarırlar hem de “vallaha billaha” derler yemin ederlerken. Yani o kadar içiçeydi. Türk çocukları biraz Rumca anlıyorsa “Allah adına” ama bunun Rumcasını söylerdi.

 

Yorgo İstefanopulos: Bugün hala evden çıkarken ben, “bismillah” derim mesela. Rumcasını söylemeye kalksam iki cümle kurmam gerekirdi. Hepimizin ağzında.

 

Orhan Türker: O dönemde yaşayan tüm çocuklar, aşağı yukarı bana yakın yaşlarda olan herkes hatırlayacak. Günlük olaylardı bunlar.

 

Şimdi daha ilginç bir şey söyleyeyim: Paskalya zamanı geliyor. Bütün Moda Caddesi’nde iki üç tane pastane, bir tek Kars pastanesi Türk’tü, diğerleri Rum’du. Şimdi bütün o güzelim paskalya, çikolatalı bildiğiniz gibi horozlar, tavşanlar, yumurtalar, kırmızı kurdeleler, tabancalar çikolatadan yapılmış falan… Tabii kıyamet kopuyor vitrinler dolunca. Ben de babamla gidiyorum, kaç yaşında, 4 yaşında. Çocuk tabii, çıldırıyorsun “baba bana da al”… Şimdi ne diyecek “biz Rum değiliz, onlar sana yaramaz” mı? Almak zorundaydı beni mutlu etmek için. Çok da normal bir şeydi, hiç rahatsız olmuyorduk. Böyle böyle yaşadık.

 

Daha küçük bir hikâye anlatayım. Günün birinde mahallede bir köpek vardı maalesef araba çarptı, öldü. Biz ağladık, sızlandık. Gene Türk, Rum, Ermeni çocukları, köpeğe cenaze yaptık. Bana papaz kılığı giydirdiler eski siyah perdelerden. Öbür Ermeni arkadaş tahtalardan bir haç yaptı. Biz sokakta köpeğin cenaze törenini yaparken kıyamet koptu. Babama söylediler “oğlun papaz kılığında sokakta geziyor”. Düşünebiliyor musun? Babam devlet memuru sonuçta… Böyle bir çocukluk yaşadık. Şimdi zaman geçtikçe daha iyi anlıyoruz.

 

Belgesel 2014’e yapılmış. Gerçekten çok çok değerli bir belgesel. Ne yazık ki yapımcı kişi de çok değerli bir insandı ama çok erken vefat etti. Ve böyle aptalca bir ölüm şekli, domuz gribi. Şaka gibi geliyor ama gitti adam maalesef. Bu sayede onu da analım… Gerçekten öyle, çok güzel bir iş yaptı, artık ne diyelim, yattığı yerde rahat uyusun.

 

1955, 6-7 Eylül Olayları… Küçük bir çocuktum, çok iyi hatırlıyorum. Bahsedildiği gibi Kadıköy’de çok büyük bir şey olmadı çünkü evlere dokunmadılar. Ama çarşı kırıldı, döküldü -özellikle Moda çarşısı. Ertesi sabah babam işe gitmedi. Büyük panik vardı. Türk evlerinde de korkuyorlardı ne olacağını bilmedikleri için. Gelen insanlar buranın insanları değildi. Nereden geldi, kimdir, nedir… Korkunç görünümlü insanlardı. Baltalar sopalar. Ortada kilise yok, koruyacak polis yok, kimse yok.

 

Yorgo İstefanopulos: Bu her iki olay; hem 6-7 Eylül hem de 1964’teki sürgün, gerçekten tezgahlanmış birer provokasyondur. Buradan bir öğrenci Selanik’e gönderiliyor, Atatürk’ün evine patlayıcı atıyor, pek zarar vermiyor. Ve Hürriyet’in ikinci baskısı, patlamadan önce Atatürk’ün evine bomba atıldı diye haber yapıyor ve güruhlar çıkıyor. Baltalarla, kazmalarla her şeyi tahrip ettiler. Bakın, Kadıköy çarşısında da tahrip edildi ama evlere bir şey olmadı. Çünkü Türkler korudu, gerçekten komşular müsaade etmedi kimsenin yanaşmasına. Ama kiliseler paramparçaydı, dükkanlar da paramparçaydı.

 

Orhan Türker: Şimdi biz bunlardan bahsediyoruz, aramızda epeyce genç arkadaş var. Bunun da ne olduğunu bilmiyor olabilirler ama bizler biliyoruz. 1955, biz gözümüzü açtığımızdan beri Kıbrıs, maalesef Türkiye için hep vardı. Londra’yı sevebiliriz, Beatles çok güzel bir topluluktu, Kraliçe Elizabeth güzel bir figür ama İngilizlerin burayı işgal etmesinden beri, 1914’ten beri, o gün bugün burası hayır görmedi. Şimdi konuya dönersek bu bitmez tükenmez olaylar o zaman da vardı. Bizler öleceğiz, gideceğiz, bizim torunlarımız da bunları dinleyecek gibi geliyor bana.

 

Ben Bahariye’de, Moda İlkokulu’na gidiyordum; işte 1955-56 filandı. Tam yanımızda büyük bir arsa vardı -şimdi dev gibi apartmanlar var. Bir sabah uçaksavar topları gördük. Ciddi ciddi askerlerle. Bu nedir? Savunma tatbikatı -eğer savaşırsak Kıbrıs için Yunanistan’la… Biz böyle büyüdük. Maalesef o gün bu gündür bu olay çözülemedi. Konferanslar, şunlar bunlar oluyor, netice edilemiyor. Denilsin ki bakın biz Türk halkını zaptedemiyoruz. İngilitere’ye sözde mesaj veriliyor, burada çatışmalar oluyor, halk galeyana geliyor, Rumlara saldırıyor. Ben tek şey söyleyeceğim kendi mantığımla. Bakın Türk halkı hiçbir zaman galeyana gelmez. Gelse bile lokal olur. Yapısı öyle yani. Yüzyıllardan beri bir geleneği var bu halkın. 1955’in İstanbul’unda, saat akşam yedi buçuk sekiz arası, Taksim’den Beykoz’a, Sarıyer’den Yeşilköy’e, aynı anda nasıl oluyor da bu olaylar bir anda cereyan ediyor. Bir mahallede bir telefon yoktu, parmakla gösterilirdi bu evde telefon var diye. Eğer Yedikule’den bir akrabanız buraya gelirse yatıya kalırdı, ulaşım zordu. Anlatmak istediğim şu ki organize olmayan bir işin kolay kolay aynı saatte, 1955’in İstanbul’unda olması mümkün değildi.  Öyleydi böyledi, sonuçta denildi ki “biz bu Rum toplumuna zarar verelim, Yunanistan’ın canı yansın, belki bir şeyler olur Kıbrıs’ta”… Buradaki insanların hiçbir günahı yoktu. Bu bir gerçek. Herkes kendi işinde çalışıyordu; işte bakkal dükkânı, kasap dükkânı, biri Moda Caddesi’nde pastacı, öbürü fırıncı… Sabahtan akşama kadar o dükkânda yaşadı, o dükkânda öldü, hayatı dükkândı. Bütün hayatı o küçücük fırında geçti.

 

Her neyse, bu kırılma dökülme olayı korkunç izler bıraktı. Bakın, o gün çocuk olanlar, aradan 60 sene mi geçti, yani söylemek istediğim; o kırık cam… Gördüğüm zaman onu hatırlıyorum. Tüm bu cadde Moda çarşısına kadar cam kırığından geçilmiyordu. Ve meyhane vardı çarşı başında, bütün şarap ve rakı şişeleri sokaklarda kırılmış. Günlerce rakı, alkol kokusunu silemediler. Çarşının içinde bir tek Melih Bey’in eczanesi, Türk, o kaldı. Onların meşhur bakkal dükkânları vardı, Karadenizliler, onlar Türktü. Ne oldu çok kısa bir zaman sonra? Bu olay toparlandı ve Rum toplumunda beklenen reaksiyonun çok dışında bir şey oldu, “biz” dediler “hiçbir yere gitmiyoruz, burası bizim vatanımız, inşallah böyle bir şey bir daha olmaz”. Onu da yaptı Menderes hükümeti dışardan gelen çok büyük baskılarla ve beklenen bir tepki olmadı. Çok az Rum ailesi İstanbul’dan gitti 1955’te. Çoğu insan zannediyor ki o olaylar büyük panik yaratacak, insanlar kalkıp gidecekler… Ama gitmediler. Çok az insan gitti. Ne oldu? Kenar semtte yaşayanlar büyük zarara uğradığı için, atıyorum mesela işte Edirnekapı, Surboyları, Samatya, oralarda çok korkunç olaylar oldu. Onlar merkezi semtlere taşındılar. Bir iç göç oldu. Kurtuluş, Cihangir, Tarlabaşı, oralara geldiler. Onun dışında büyük bir olay olmadı.

 

Şimdi Kadıköy’deki genel yaşama, oraya dönelim… Ben hatırlıyorum, uzun yıllar ezan sesi duymadan yaşadık çünkü camii yoktu. Çok ilginç bir şey, iskelede -galiba tamiratta şu anda- Sultan Mustafa Camii var, Osmanağa Camii var mescit boyutunda, bir de Caferağa Mescidi var aşağısında. Moda Camii 1961 yılında yapıldı, çok iyi hatırlıyorum. Oraya cambaz gelirdi, tel cambazı. Orası büyük bir bostandı. 1961’e kadar Moda’da camii yoktu. Buna mukabil 9 kilise, inanabiliyor musunuz? Sayayım size: Kadıköy Kumluk’ta İtalyan ailesinin küçük bir şapeli (şimdi Protestanlar kullanıyor), Kadıköy çarşısı içinde Ermeni kilisesi, çarşının öbür tarafında Rum kilisesi, Bahariye’de Aya Triada en büyüğü, dördüncü Altıyol’da Ermeni Katolik kilisesi, Moda’da meşhur İngiliz Old Şapel, küçük de olsa Amerikan kilisesi… Devam edelim, Yeldeğirmeni’nde Aya Yorgi Kilisesi, Kalamış’ta kilise, mezarlık için Uzunçayır’da kilise, Fransız Katolikleri için meşhur Cem Sokak’taki kilise -ki bir zamanlar orada epey edebi arkeolojik Fransızca dergiler basılmış, Kadıköy tarihinde önemli olan bir yer. Bir de Şifa’da çok küçük bir mescit var. Ve Koço’nun altında tabii ki meşhur, benim de çok değerli saydığım Aya Katerina Ayazması.

 

Ayazma o zamanlar her gün açıktı. Koço’nun bahçe kısmında gündüz saatleri hanımlar çay içmeye gelirdi. Çocuklar oyun oynarlardı bahçede. Benim gibi Rum, Ermeni, Türk çocukları hep beraber ve zırt pırt ayazmaya girer çıkardık. Ben küçükten beri alışkın olduğum için, rutubet ve rom kokusuyla karışık farklı bir kokusu vardı. Geçen sene gittiğimde gözlerimden yaşlar boşaldı. Annemi, babamı, çocukluğumu hatırladım. 60 sene önce de aynı öyleydi. Bunlar insanların hayatında küçük şeyler ama kalıyor. Böyle bir temel üzerinde yaşıyoruz.

 

Üç tane okul; Ermeni ilkokulu bizim evin karşısındaydı, Moda İlkokulu’na da Türkler, işte bu arkadaki Rum okuluna da -Sivastopol Sokak- Rum çocukları geliyordu. Tabii ki Kadıköy’ün en saygıdeğer okulu Saint Joseph -tabii herkesin harcı değil, para gerektiriyordu, her aile yapamazdı. Kadıköy’ün çok kötü de bir dezavantajı vardı. Türk erkek çocuklar için ilkokuldan sonra okul yok. Moda Kız Lisesi ve Moda Kız Enstitüsü hanımlar için ama erkek çocukları ya Haydarpaşa’ya gidecek ya da Pendik Lisesi -mümkün değil, 30-40 kilometre. Paran varsa Galatasaray. Rum çocukları da çok sıkıntı çektiler; hepsi ya Fener’e gidecekler, kırmızı okul dediğimiz Fener Rum Lisesi. Kız çocukları yine Fener’deki kız lisesi ya da daha varlıklı bir aileyse Beyoğlu’na. Ama düşünün 11-12 yaşında bir çocuk, her gün yağmurda, karda, çamurda vapura binip oralara gidecek. Tabii küçük yaşta oralara gidilmez, birisinin götürmesi lazım 10 yaşındaki çocuğu…

 

Bugün de o gün de çok zordu. Ama huzur, mutluluk ve rahat içinde yaşanırdı burada az parayla. Ne bileyim, havası Moda’nın, işte o belgeselde de bahsettiği gibi, gece yapılan bir tur Moda burnuna, iskeleye yazın… Deniz Kulübü’nde, hiç unutmuyorum, Ayten Alpman’ın en parlak dönemi… Şarkı söylediğinde yüzlerce sandal toplanırdı Ağustos geceleri. Koço muhteşem bir yerdi. Tabii ki benim de favorim çocuk olarak. Büyükler ile gidiliyor pazar günleri. Eğer gözleri tutmazsa “doluyuz” derler, almazlardı içeriye.

 

Kadıköy o kadar güvenli bir yerdi ki yaşadığım yıllar içinde ben ne bir kavga gördüm ne bir cinayet gördüm ne bir ciddi hırsızlık olayı gördüm. Çok ilginç. Sadece Pazar günleri Moda Plajı’nda bir şeyler olurdu. Derlerdi ki aklı başında kadınlar Pazar günü oraya gitmesin. Dışardan bekar erkekler gelirdi. Yanlış anlaşılmalar olur… Bu hala bile geçerli, özellikle Adalar’da. Aklı olan Pazar günü dışarı çıkmaz Ada’da.

 

Şimdi insan zannediyor ki böyle bir ortamda yaşarsan hayat hep böyle devam edecek, gidecek. İstanbul’un bu derece büyük bir değişikliğe uğrayacağını hiçbirimiz aklımızın köşesinden dahi geçmiyorduk. O dünyanın içinde hepimiz yuvarlanıyorduk. Bu günkü konfor var mıydı, asla. Bugün iyi kötü herkes belli bir seviyeye geldi şehir yaşamında. Birçok şeylerimiz de kaybolup gitti. Her şeyin bir bedeli oluyor.

 

Derken 1960 sonunda, Londra ve Zürih anlaşmalarıyla Kıbrıs meselesi, zannettik ki çözüldü. Bir barış oldu ve iki uluslu bir Kıbrıs devleti kuruldu. Herkes inanıyordu ki Rum-Türk kavgası bitti. Kavga edecek bir şey kalmadı, ortak devlet kuruldu orada. Zaten bir sıkıntı yoktu. Dediler ki belki birkaç yıl içinde arasında sınır ve pasaport bile kalkacak. Ve inanıyordu herkes buna. Kavga edecek bir sebep kalmamıştı. Üç yıl geçti, iki tarafın da aslında o ortak devlete inanmadığı ortaya çıktı. O bir gerçek. Birdenbire çatışmalar patladı. Meşhur 1963 Kanlı Noel Olayları. O zamanlar burada İnönü hükümeti var, orada da Yorgo Papandreu -korkunç sert bir politikacı. Hiçbir türlü kalıba girmeyen bir insan. Maalesef iki taraf da… İsmet Paşa da son derece sert bir politikacıydı, dediğimdedik biriydi, söylediğinden geri gitmezdi, çok tecrübeli biriydi. Bunlar dediler ki “biz Yunanistan’ı başka türlü geriye çekemeyiz. Buradaki Rum cemaatini bir şekilde hırpalayacağız”. Ortaya çıkan sonuç bu. İşte devamlı bahsedilen bu sürgün olayları…

 

Türkiye’de o günkü kayıtlara göre -hatta resmi kayıtlarda da var- 12 bin küsur Yunan vatandaşı İstanbul’da yaşıyordu. Bu 1930’da imzalanmış özel bir Türk-Yunan oturma-çalışma anlaşmasıydı. “Biz” dedi “bunu tek taraflı iptal ediyoruz”. “Yunanistan bizimle kontra gidiyor, bunun neresi dostluk?” “Ben” dedi, “sizin vatandaşınızı neden besleyeyim”, “çıksınlar gitsinler”, dedi.

 

Yorgo İstefanopulos: Kuzey Kıbrıs’a iki kere üniversite göreviyle gittim. Oradaki Kıbrıslı Türk arkadaşlar bana 1963 Noel katliamının, bir annenin çocuklarıyla banyoda katledilmiş olmasının, tamamen provokasyon olduğunu söyledi. Bir askeri doktorun eşi çocuklarıyla öldürülüyor ve Denktaş ve Küçük bu EOKA’nın işi dediler. Oradaki Türklerin ifadesiyle bu bir iç hesaplaşmaydı hatta belki de provokasyondu. Çünkü çekilen resimler bile ters, diyor. Anlamadım ne demek ters resimler? Eğer çocukları tehdit altında olan bir ana varsa o çocukların üzerine kanatlarını germez mi? Resimler tam tersine kadının cesedi altta, çocukların cesedi üstünde. Demek ki bu yerleştirilmiş. O zaman Kıbrıslı Türkler söyledi, “provokasyon” dediler. Maalesef İnönü bunu bir gerekçe sayarak, Orhan Türker Bey’in söylediği gibi, sert bir politikayla İstanbul’daki Yunan vatandaşlarına sürgün uyguladı. Yalnız Papandreu İnönü kadar sert değildi. 6-7 Eylül Olayları olduktan sonra Yunanistan’dan bir tepki yok; “biz medeni bir ülkeyiz, öyle bir şey yapmayız” diye ifadeleri vardı.

 

Orhan Türker: Şimdi çok derin, bu politikalara girmemek lazım. Çünkü bilmediğimiz şeyler var mutlaka. Bizler sadece yıllar sonra sağda solda yazılanlardan, anlatılanlardan bir şeyler çıkarıyoruz. Tabii ki bilemeyiz ne olduğunu. Sonuçta biz olayın insani tarafına odaklanıyoruz.

 

Düşünün, burada yaşıyoruz hepimiz. Bir gece polis geliyor evinize, “buyurun karakola gidiyoruz” diyor. Kalkıp gidiyoruz, “ben bir şey yapmadım” diyorsun. “Biliyoruz bir şey yapmadığınızı” diyorlar, “siz Yunan vatandaşısınız, biz sizi burada istemiyoruz”. “Bir hafta içinde işinizi gücünüzü tasfiye edin, çıkın ülkeden. Gitmezseniz biz kolunuzdan tutup atacağız”. “Peki” diyor adam, “benim dükkanım var, apartmanım var, çocuklarım okula gidiyor, yatalak annem var”. “Valla” diyor, “bilmiyoruz” diyor. “Karın Türk vatandaşı ise o kalır” diyor. Ve o kadar korkunç şeyler oldu ki… Bir de adama kâğıt imzalattılar; ‘ben Türkiye’den kendi arzumla ayrılıyorum’ -yarın öbür gün Avrupa Konseyi’nde bir şey denmemesi için.

 

Bu, bir anda -belgeselde de bahsedildi- bir zincir panik yarattı. Şimdi siz bakıyorsunuz; tüm tanıdıklarınız, arkadaşlarınız birer birer sınır dışı ediliyor. Her sabah gazetede liste yayınlanıyor. 300-800 isim bir hafta içinde ülkeyi terk edecek. “Yarın” diyor “nasıl olsa sıra bana gelecek, ben de toplayayım” diyor. Bu şekilde, denildiği gibi, Kadıköy’de de tahmin etmediğimiz kadar Yunan vatandaşı varmış. Hepsi Türk vatandaşı Rum hanımlarla evlilik yapmış. En acısı da burada Moda çarşısında kasap Aleko vardı. Meşhur, çok iyi bir karı koca. Annem bir sabah kasaba gitti alışveriş etmeye. Karısıyla da arkadaştı. Çok az Türkçe konuşuyordu. Bir de baktı kepenk inmiş, dükkân kapalı. Sınır dışı edildiler, dediler. Annem böyle eve geldi. Ve buna benzer çok insan Kadıköy’den birer birer silindi gitti. Özellikle 1964 yazında, burada ölüm sessizliği vardı. Çalgılar, gitarlar sustu. Moda Park Sineması vardı, insanlar gitmiyordu. Öyle bir ölüm sessizliği… Sokaklar, Kadıköy çarşısı, antikacılar, eskicilere yalvarıyorsunuz, almıyorlar, “ben ne yapacağım” diyor, bütün evler boşalıyor. Tüm eşyalar gitti. Yok, çünkü insanlar çaresizdi. Kimisi al bu saksılarımı bırakıyorum kimi kediyi bırakıyorum deyip… Korkunç bir olay yaşandı. Bana bugün gelip biri dese “yarın gideceksin, hiç gelmeyeceksin”… O gün ölmeyi tercih ederim. Korkunç bir şey. Ve bunu yaşadı bu insanlar. Ondan sonra biz Kadıköy’de fazla kalmadık. 1966-67 sonunda taşındık. O perde kapandı benim için. Bu konunun acı kısımlarını bırakalım…

 

Bizim çocukluğumuzda Kadıköy’ün nüfusundan 100 bine yakın diye bahsediliyordu. Sınırlar o kadar belliydi ki. Kadıköy çarşı, Moda, Yeldeğirmeni, birazcık Koşuyolu’na doğru -orada kırlar başlıyordu- tek tek evler, ve birazcık da Kızıltoprak’a kadar. Kızıltoprak’ta sadece sahil şeridinde, bahçe içinde evler, villalar, konaklar… Tüm Kadıköy bu. Bizim mal sahibimiz Göztepe Tren İstasyonu’nun orada yazlığa gidiyordu. Moda’da oturuyor. Göztepe Tren İstasyonu’nun orada, bahçe içinde ahşap konak, meyveler falan… Düşünün, Moda’dan Göztepe’ye yazlığa gidiliyordu. Tıpkı rahmetli hocam Fahrettin Kerim Gökay’ın üst Göztepe’deki o köşkü gibi, birçok aile yazlığa gidiyordu Göztepe’ye. Böyle bir Kadıköy bu. Nüfus da 100 bini bulmuyor.

 

Geçenlerde bilgi olarak baktım, yani bilgi olarak söylüyorum: Bu son 15 gün önceki seçimde, Kadıköy’de kayıtlı seçmen sayısı 372 bin. Bu nedir? 18 yaş üstü. Maşallah bol çocuğumuz var. Neredeyse 500 bini rahat geçiyor. Bu ne demektir? Benim bildiğim dönemden bu yana, nüfus beş kat artmış. Dünyada herhalde böyle şehirler azdır. Ve aynı alan üzerinde insanlar yığılıyor, dört bir taraftan farklı kültürler gelmeye başlıyor. O çok enteresan. Tamam, yani bu ülke herkese ait ama birinin kültürü sana ters geliyor, senin kültürün ona ters geliyor; o zaman çatışma başlıyor.

 

Bundan, şimdi değil, 15-20 yıl önce falan Moda’daki dondurmacının orada, tam kavşakta, çay bahçelerine dönülen yerde, Rumca konuşuyoruz… Arkamızdan birkaç tane genç geldi, kızlı erkekli. “Ya” dedi “bunlar ne dili konuşuyor?” Döndüm baktım hakaret için mi diye, hayır değil. Meraktan konuşuyorlar. “Bu” dedi “İtalyanca mı İspanyolca mı” dedi. “Yok” dedim “Rumca”. Ben bu sokaklarda Rumcayla büyüdüm. Rumca benim ikinci anadilim. Ve ben Rumcayı öğrenen son Türk nesliyim. Artık yok bunun arkası. Şimdi üniversitelerde bir şeyler oluyor. Belki benden çok daha iyi biliyor gramatik olarak. Ama bu yaşamı bilmediği için Rum kültürüne yabancı. Dili biliyor ama yaşamı bilmiyor. Bu aradaki fark, önemli olan bu. Çünkü o günleri yaşamadı, işte o vitrindeki çikolata tabancayı görmedi. Bay Yorgo’nun dediği gibi, şu okul boşaldığında sokaktan geçemezdiniz. Benim zamanımda bile 300 çocuk vardı. Bir Yeldeğirmeni bir de Kalamış okulu var. O dönemi görmeyen insana bunları anlatmak mümkün değil. Ben dediğim gibi vapurla geçerken bakıyorum. Fazla değişmemiş gibi görünüyor. Gelip de yürüdüğüm zaman, bakıyorum, Aramyan Uncuyan Ermeni Okulu yerinde duruyor. Ben onun eskisini de biliyorum. 1959’a kadar çok büyük eski bir bina vardı. O yıktırıldı, çok kısa bir süre sonra bu günkü bina yapıldı. Düşünün ki ortaokul kısmı da var.

 

Bizim oturduğumuz apartmanda üç aile vardı. Kadıköy Musevileri kaliteliydi, evde Fransızca konuşurdu. Ben en azından üç beş aileyi tanırım. Ve dediğimiz gibi Kadıköy’den çok sevgili, çok değerli bilim adamları çıktı bu ülke çapında.

 

Ne mutlu bizlere. Aynı sokakları aynı havayı paylaştık bu insanlarla. Benim söyleyeceklerim bu kadar soru olursa cevaplayabiliriz.

 

Yorgo İstefanopulos: Şimdi söz sırası en genç konuşmacımız Maria Kiracopulu Günberk’te.

 

Maria Kiracopulu Günberk: Ben önce hazırladıklarımı anlatayım. Daha sonra İrini Hanım’ın gençlere hitaben söylediklerine cevap vereyim…

 

Khalkedon, körler kenti… Biz Kadıköylüler için ise cennet kenti. Kadıköy’den uzaklaşınca paniğe kapılır, huzursuz olur buranın yerlisi. E alışmışız bir kere tramvayın sesine, çarşısının sesine, Kolombo’nun dönerine, Ali Usta’nın dondurmasına.

 

Kadıköy yaşamından bahsediyoruz madem, dünyaya geliş anıyla başlayalım. Bizim kuşaktan çoğu kişi Kadıköy Şifa Hastanesi’ni mutlaka bilir. Çoğumuz gözümüzü orada açmışızdır. İlk fotoğrafımız da Şifa bebeği tulumuyladır. Biraz büyüyünce, yaramazlıklar başlayınca da o hastaneyi yine ziyaret ettik. Şimdi maalesef hastane binası ıssız ve terk edilmiş.

 

Biraz daha yaşımız ilerledi, e biraz da enerji birikmeye başlayınca… Orhan Bey’in sokakta oynamalarını biz yapamadık, bizi Moda Parkı’na bırakıyorlardı. Büyükler de çay içip sohbet ediyordu. İçleri rahattı. Bugün olduğu gibi kimse birbirine şüphe ile bakmıyordu. Çocuklarla din, dil, ırk ayırmaksızın çocuk masumiyeti ile salıncağa biniyor, kaydıraktan kayıyor ya da sadece tüm parkı deliler gibi koşuyorduk. Parktan ayrılırken de ya Ali Usta’dan dondurma sözü alırdık ya da çıkışta bekleyen oyuncakçı amcadan oyuncak.

 

Sonra okul yıllarımız başladı. Şu anda Sivastopol sokakta hala çocukların cıvıl cıvıl seslerinin yükseldiği, önünden ne zaman geçsem duygulandığım canım okulum. Kadıköy Rum İlköğretim Okulu. Bahçede merdiven, tırabzandan kaymalarımız, at kestaneleriyle savaş yaptığımız… Futbol turnuvaları düzenlememiz, hırkalarımızın kollarını birleştirip voleybol filesi yapmamız. Voleybol oynardık bahçede. Ne zaman okulumun önünden geçsem gözümün önünden film şeridi gibi geçer. Sonra Fener’de ortaokul… Lise yıllarında çok güzel bir etkinliğimiz vardı. 23 Nisan haftasında gerçekleştirdiğimiz ‘Sevgi ile Elele’ organizasyonumuz. Ermeni, Musevi, Türk ve Rum okulları bir arada şiirler söyler, her dilde şarkılar seslendirirdik. Sadece bununla kalmazdık. Her sene belirlenen bir konseptle ilçenin Rum ve Ermeni kiliseleri, havraları, camileri gezilir, fotoğraflar çekilir daha sonra da etkinlik gününde sergilenmek üzere ortak resimler çizilirdi. Haftalarca birarada çalışırdık; provalar yapar, öğrencilerle kaynaşırdık. Hala o senelerden kalma arkadaşlıklarımız var. Yani farklılıkları başkalarıyla tadıyor genç kuşaklar, o ayrımcılıkları yok. Aslında ayıracak pek bir şeyimiz de yok bence. Hep birlikte, bir olsak, birlik olsak daha başarılı yarınlara ulaşacağımıza inanıyorum. Ama maalesef bu azınlığın, azlığın içinde birbirimize destek olamıyor, aksine yenik düşüyoruz.

 

Moda, Kadıköy kocaman bir aileydi. Her cumartesi, her evin alışveriş günüydü. Ben de cumartesi alışverişinde babama eşlik ederdim. O kadar çok insana selam verirdik ki çarşıya inmek neredeyse yarım saatimizi alırdı. E tabi bende çocuk olarak çikolata ikramlarından payımı alırdım.

 

Küçüklükten beri gittiğimiz Aya Triada kilisesinin önemini, değerini seneler geçtikçe anladım. İlk koşuşturmalarım, ilk bisiklete binişim kilisenin bahçesinde olmuştur. Aya Triada kilisesi asilliği ve ihtişamıyla, mükemmel bahçesiyle sadece ibadet yeri değil halkı kucaklayan, insanların toplanıp günlük sıradan konuları tartışabileceğini mükemmel bir yer. O kadar şanslıyım ki vaftiz olduğum kilisede hep hayalini kurduğum kuyruklu gelinliğim ile babamın kolunda belgeselde gördüğümüz o muhteşem bembeyaz mermer merdivenleri yürüyerek düğün törenim gerçekleşti.

 

İnanır mısınız, sıradan evlerde, apartmanlarda her şey çok daha güzel ve basit. Noelde bizim evde süslenen görkemli ağacı görmeye gelen bir sürü yakınımız vardı. Paskalyada evde boyadığımız renkli yumurtaları, yoğurduğumuz mis kokulu paskalya çöreğini komşuyla, dostla, esnafla paylaşırdık. Aşure ayında evimize aşure gelir, kurban bayramında payımıza düşen kurbanlık etler buyur edilirdi.

 

Kültür, örf, adet paylaşmazsak bir yerde tıkanır, unutulur, yok olur. Bizler bir olalım, birlik olalım ki İstanbul’un kültür harmanının bozulmasına engel olalım. Düşman değil kardeş olmayı öğrenelim. Ben merkezli değil biz taraftarı olalım. Madem ki eski günler geri gelmiyor, e o günleri de yaşatamıyoruz, gençlerin elele, sırt sırta vermelerine müsaade edelim. Onların yollarını açalım. Belki o eski günleri yeni kuşağa uyarlayarak tekrar yaşatabiliriz. Yanyanayız, iç içe olmak istiyoruz. Ön yargılar ve engeller olmadan.

 

Şimdi ben, İrini Hanım’ın bahsini ettiği, Büyükada’da büyük masaların kurulması isteniyor ya… İrini Hanım dedi ki “derin konular da vardı”. Evet, derin konularda boğulmaktan yanımızdakine dokunamaz olduk. Bizi rakı, buzuki, çiğköfte birleştirecekse bence ilk oradan başlayalım. Hep beraber derin konuları daha kolay çözeriz.

 

Kilise sorumluluğuna da gelince bence Kadıköy’le ilgili bir sıkıntı var, burada gençler kalmadı, yaş biraz daha ilerledi çünkü. Ben evlendikten sonra ilk defa bu sene Kurtuluş’ta kiliseye gittim. İnanın Kurtuluş’taki kalabalık beni çok şaşırttı. Çünkü çok kalabalıklar, küçük çocuklar var, genç insanlar var. Kalabalık var hala, varız, Rumlar var, Ermeniler var, Museviler var. Sadece birarada olmayı öğrenmeliyiz.

 

Çok teşekkür ediyorum.

 

Yorgo İstefanopulos: Gerçekten genç nesil parlak bir gelecek görüyor anlaşılan. İnşallah o gün gelecek. Toplumun azalması -gerçekten Kadıköy’de genç kalmadı- büyük bir eksikliğimiz. Kiliselerde genç çocukların koroları vardı, bu dönemlerde kuramıyoruz. Beyoğlu’nda, özellikle Feriköy, Kurtuluş ve Beyoğlu tarafında genç çocuklar mevcut ve onlar hala bu geleneği sürdürüyor. Maria bu içiçe olmanın örneklerini anlattı 23 Nisan haftasından başlayarak. Diğer cemaatler, yani Ermeni ve Musevi cemaatler ile birlikte etkinlikler yapılması fevkalade sevindirici. Ama ben onu şöyle diyorum. Bizim zamanımızda toplum öyle kalabalıktı ki başka toplumlarla bir şey yapalım diye bir ihtiyaç duyulmuyordu. Şimdi o ihtiyaç duyulmaya başladı, biraraya geliyorlar. Beni çok mutlu etti bu söylediğin şey. Gerçekten tebrik ederim. Bilmiyorum kim öncülük yaptı…

 

Maria Kiracopulu Günberk: Dört okulun biraraya gelerek her sene düzenlediği bir etkinlikti.

 

Yorgo İstefanopulos: Çok güzel. İrini’nin bahsettiği gibi, gerçekten içiçe yaşanan ve inşallah buradan sonra da… Bu proje için de burada Tanay Hoca’ya teşekkür ediyorum, bu üç cemaati birlikte, biraraya getirdi. Bu arada nüfus azlığımızdan… Biraz önce anlattım; Bülent Arınç “geri gelsinler” dedi. En son ne desin biliyor musun; “O zaman siz”, Erdoğan başbakandı, “başbakanımızın önerisi olarak üçer çocuk yapın”. Ben mi yapacağın üçer çocuk?

 

Kadıköy’deki ve İstanbul’daki Rum toplumu maalesef yaşlandı, çocuk yapacak nüfus az. Onun bize söylemesi tuhaf. Bayan İrini’nin önerdiği genç kızımız var, Berken Döner. Lütfen kalkın ayağa ve kendinizi tanıtın…

 

Orhan Türker: Son bir şey geldi aklıma, çok önemli bir şey. Söylemek istediğim şu: Son yıllarda dile getirilen bir olay var Türkiye’de, ben bunu çok ters görüyorum; hoşgörü. Şimdi açalım, ‘hoşgörü’ ne demek. Efendinin kölesine gösterdiği, yani “eh ne yapalım senin kusurlarını idare ediyoruz…” Demokratik bir ülkenin eşit yurttaşları olur. Bütün yurttaşlar eşittir. Çok şükür yeni kimlik kartlarımızda din hanesi kalkıyor. Bu çok büyük bir olay. Her ne kadar çipin içinde olsa da ilk bakışta görünmüyor. Çünkü insanların bu kriterlerle yargılanması çok uzun yıllar çok sıkıntı yarattı her yerde. Ben bunu tekrar söylüyorum, bu ‘hoşgörü’ lafı hiç güzel bir laf değil. Bir lütuf çünkü. Demokratik bir ülkenin her vatandaşı eşittir. O zaman zaten bunlara gerek yok, herkes her yerde eşittir. O inanç; sen havraya gidersin, öbürü camiiye, öbürü kiliseye gider. Herkesin kendi bileceği iş. Manevi konular, dil konusu aynı şekilde, devletimizin resmi dili Türkçe’dir tabii ki ama herkes kendi evinde istediği dili konuşur, kimse karışamaz. Ve bunun dışında ne hoşgörüsü?

 

Gördüğünüz gibi genç bir arkadaş, aramızda bir yaş fark var. Ne derece, ne farkı var herhangi bir Türk çocuğundan. Ne farkı var, neresiyle fark ediyor. Ve bizim neslimizden sonraki Rum çocukları mükemmel Türkçe öğrendiler -aksansız, vurgusuz. Aynı şekilde Ermeni çocuklar, Musevi çocuklar bilhassa birçok insandan çok daha iyi Türkçe konuşuyorlar. Ve bütün Türk kültürünü benimsemiş bu çocuklar. Ama illa sen bana aitsin, sen bana ait değilsin -bu bence çok şevk kırıcı bir olay. Onun için tekrar söylüyorum, ne olur hoşgörü lafını unutalım. Eşit yurttaşlar.

 

Teşekkür ederim.

 

Yorgo İstefanopulos: Ve sonunda sosyal ve kültürel hayattan bahsettik… Kültürel varlıklarımız vardı, onları da projenin diğer safhalarında size tanıtacağız. Ama önce Berken Hanım’a sözü verelim…

 

Berken Döner: İrini Dimitriyadis Hocamın davetiyle bu panele katılıyorum. İrini Hocam, Moda’yı da içeren bir doktora tezi hazırladığımı biliyordu. Onun kişisel gözlemleri ve tanıklıklarıyla, tezimin bulgularının çok örtüştüğünü fark ettiğimizde beni bu konuşmayı yapmaya davet etti. Paneli düzenleyenlere teşekkürlerimi sunuyor, dinleyicileri selamlıyorum.

 

Tezimde Moda, Tatavla, Samatya ve Burgazada’da yaşayan azınlık gruplarının aidiyet bağları, geniş toplumla olan iletişim süreçleri ve kültürel bellekleri, gündelik hayat pratikleri çerçevesinde araştırma ve analiz konusu yapılmaktadır. Biz bugün burada sadece Kadıköy kısmını konuşacağız.

 

Kent mekânı, iletişim bilimlerinin disiplinlerarası olarak ortaya koyduğu kültürel iletişim modelinin en önemli ögelerinden biridir. Kadıköy gibi tarihsel değeri olan bir ilçede azınlık gruplarının uzun tarihinin incelenmesi, aynı zamanda İstanbul’un çokkültürlü yapısına da açıklık getirecektir. Bu açıdan bu konunun konuşulmasını son derece önemli buluyorum.

 

Çalışmamda azınlık gruplarının birbirleriyle ve geniş toplumla olan iletişim düzeyini saptamaya; ‘gündelik hayat’ı da yaşanılan pratiklerin inşasını anlamak açısından değerli hâle getirmeye çalışıyorum. Çünkü toplumsal yapıların mikro analizinin ortaya konmasında önemli olan gündelik hayat olgusunun, toplumsal gerçekliğin farklı boyutlarıyla betimlenmesinde önemli rol oynayacağını düşünüyorum. Bu nedenle çalışmamın, tek yönlü bir hedefe ulaşmayı amaç edinmek yerine, gözlenmiş ama araştırılmamış olan, azınlıkların İstanbul’daki günlük yaşamına yönelik bulgular elde etmesini umuyorum.

 

‘Azınlık’ denildiği zaman pek çok şey göz ardı ediliyor. Genellikle aynı ya da birbirine çok yakın değerler, nitelikler, gelenekler, yaşam tarzı vb. etrafında birleşmiş bir grup algılanıyor. Bu, devamında yanlış bir bilinçlenmeyi getiriyor. Her gayrımüslim cemaatin kendine özgü koşulları, tarihsel serüveni olduğunun unutulmasına yol açıyor. Topyekûn bir değerlendirme yapılıyor. Bunun sonucunda geniş toplum, ‘azınlık’ları tanımıyor, fakat daha tuhaf olan şey günümüzde bir Rum da bir Ermeni’yi; bir Ermeni de Yahudi’yi tanımıyor. Veya tam tersi… Benim çalışmamın tetikleyici unsuru, bu durumu fark etmemdir. Bu gözlemimi İrini Hocamla paylaştığımda yanılmadığımı anladım. Çünkü onun da az önce ifade ettiği gibi; “Yanyana yaşadık, ama içiçe yaşamadık”. En azından günümüzde de bu durum böyle sürmeye devam ediyor. Sadece yaşça en büyük görüşmecilerim birbirlerinin kültürlerini ve hatta dilini biliyordu. Ermeni, Rum ve Yahudiler, bayramları içiçe kutladığı bir İstanbul anlattılar. Fakat ne orta yaş grubum ne de genç kuşak bu birlikteliğe yetişememişti. Dolayısıyla birbirlerini tanımıyorlardı.

 

Yorgo Istefanopulos: ‘Azınlık’ kelimesini kullanmayı ben reddediyorum. Çünkü azınlık dediğiniz zaman ayrımcılık oluyor. Farklı din mensupları veya farklı cemaatler denilebilir.

 

Berken Döner: Son siyasi süreci göz önünde tutarsak ‘cemaat’ demek bile artık kolay değil. ‘Azınlık’ kavramı ülkemizde ve dünyada, güncelliğini yitirmeyen önemli bir sorun olarak öne çıksa da kavram üzerinde ortak bir anlaşmaya varılamamış. ‘Azınlık’ yeterli bir tanım değil.  Fakat burada ‘ayrımcılık’ yapmak için kullanmıyorum. Ulusal ve uluslarararası literatürde bu sorunun incelenmeye ve tartışılmaya başlamasından bu yana kullanılan bir kavram olduğu için kullanıyorum. Fakat bu yanlış anlaşılma payını da göz önünde tutarak -uyarınızdan sonra- birbirinin yerini birebir karşılamasa da ‘gayrımüslim cemaatler’ olarak kullanacağım.

 

Bu panel dizisinin ilk oturumu Rum cemaatine ayrıldığı için, İstanbul Rum cemaati özelinde konuşmaya devam etmek daha anlamlı olacak. Yakın tarih boyunca, her gayrımüslim cemaatin kendine özgü bir kimlik stratejisi geliştirdiği bilinmektedir. Sözkonusu cemaatlerin geniş topluma açılma süreçleri, kurumlardan topluluklara ve bireylere yönelik tasarlanan bir strateji olarak birbirinden farklı ilerlemiştir. Çünkü kimlik sabit değil, sosyo-politik, kültürel ve mekânsal ilişkilerin etkileşiminden oluşan dinamik ve çok boyutlu bir yapıdır. Bu durum göz önüne alındığında, Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar gelen süreçte, İstanbul Rum cemaatinin özgün durumu daha iyi anlaşılacaktır.

 

Gayrımüslim cemaatler içinde nüfus olarak en az kalan grup Rumlardır. Kimi kaynaklarda İstanbul’da 4000 kadar Rum’un yaşadığı bilgisi yer alsa da genellikle 2000 civarında bir nüfustan söz ediliyor. İstanbul Rum cemaati bu durumun da etkisiyle, kültürlerini koruyabilmek için son derece ‘toplum-içi’ yaşamaktadırlar. Çalışmaya başlarken, ‘özgür ve rahat’ Rum kültürü betimlemelerinden dolayı, en rahat iletişim kurulabilecek gayrımüslim cemaatin Rumlar olacağını düşünürken; en sınırlı iletişim kurduğum grup Rumlar olmuştu.  Kültürlerinin ve anadilinin korunması konusunda en kararlı tutum sergileyenler Rum görüşmecilerimdi. Nüfus olarak çok azalmalarına paralel olarak basın, yayın, eğitim-öğretim, dernek gibi kurumları da azalan Rum cemaatine mensup görüşmecilerim, buna rağmen anadillerini, geleneklerini, yaşam tarzını, yeme-içme kültürünü, eğlence pratiklerini ve benzeri pek çok şeyi bozulmadan koruyabilmişti. Geniş toplumla iletişimde hiçbir sorun yaşamadıklarını belirten Rum görüşmeciler, gündelik yaşam pratiklerini ise sadece kendi toplumu içerisinde sürdürmekte, hiçbir etkileşim olmamasına özen göstermektedir. Bu durum görüşme yaptığım kişilerin ifadeleri ve kişisel gözlemlerim arasındaki farklılığı ortaya koyuyor.

 

Diğer bir konu, kendilerini ‘dindar’ olarak tanımlanmaya uygun düşecek kadar kilise tören ve ritüellerine önem atfettiklerini söyleyebilirim.  Bütün Rum görüşmecilerim bayram gibi törenlere katılımı aksatmazken, her Pazar kiliseye düzenli olarak gidiyorlar. Bu durum manevi boyutunun da ötesinde, aynı zamanda toplum içinde biraraya gelebilmenin de bir yolu olarak kabul edilmekte. Nüfus olarak azalmaya, dağılmaya, parçalanmaya bağlı olarak din kökenli bir sosyalleşme var İstanbul Rum cemaatinde. Bence en çok bunun üstünde durulmalı. Çünkü sosyal hayatı da bunun üstünden anlamlandırabiliriz ancak.

 

Az önceki belgeselde de dikkatinizi çekmiştir, sözlerini “Biz Bizanslıyız” diyerek noktaladı bir hanımefendi. Tam olarak, “Bizans’ın son üyeleriyiz” dedi. Bu durumda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Rumların kültürel kimliğini kuran iki tarihi öğe var. Bunlardan biri Bizans Uygarlığı; ikincisi de Ortodoks Hıristiyanlık. Fakat günümüz İstanbul Rum cemaatinde Ortodoks Hıristiyanlık hepsinin üstünde bir kimlik kurucu olarak öne çıkıyor. Gazeteyi, bülteni vs. incelediğinizde bile bunu rahatlıkla görürsünüz ki en mühim konular patrikhane ile, metropolitlik ile ilgilidir. Ayin, tören bilgileri geniş yer kaplar. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Rum cemaati varlığının devamı olarak patrikhaneyi görüyor.

 

Bir de şundan bahsetmek istiyorum, sonrasında bitireceğim, sorularınız varsa o şekilde devam ederiz… Son yirmi yılda gayrımüslim cemaatlerle ilgili çalışmaların sayısı çok arttı.  Akademide de popüler kültürde de adeta bir ‘moda’ haline geldi. Bunun olumlu tarafları da var olumsuz tarafları da var. Olumsuz tarafı bir ‘şablon’un doğmasına neden oldu. Bu şablon nedir? Bir azınlık stereotipinin oluşturuldu. “Nedir o?” derseniz…. İstanbullu azınlıklar üst sınıfa mensup, varlıklı, görgülü, kentsoylu burjuva bir toplum olarak kodlanıyor. Bu durumun günlük dilde yansıması da, “Rumlar varken Beyoğlu çok nezihti. Şapkasız, eldivensiz sokağa çıkılmazdı!” Dil bilinçtir. Dolayısıyla çok önemlidir. Bu ‘soyluluk, nezihlik’ olumlu bir şeymiş gibi görünse de son derece tehlikeli. Çünkü her bir cemaatin kendi sosyal katmanları var, sınıfsal farklılıkları var… Kavramları doğru kullanmazsak meselenin görüntüsünü değiştiremeyiz. Aynı nostaljik temayı yeniden üretip dururuz ki bu ‘nostalji’ ile ‘gayrımüslim cemaatler’in yanyana getirilmesinden hiçbir zaman yeni bir söylem ortaya çıkmadı! Hep aynı ‘geçmiş yıllara duyulan özlem’ dili tekrar edildiği için, hiçbir yanlış düzelmedi. Son yıllarda bu nostaljik dilin çok örneğini görüyoruz. Örneğin sinemaya bakalım. Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı eserinden uyarlanan, Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş’in senaryolaştırdığı, yönetmenliğini ise Tomris Giritlioğlu’nun üstlendiği 2009 yapımlı Güz Sancısı filmini ele alalım. Güz Sancısı aynı yönetmenin yine azınlıkları konu alan Salkım Hanımın Taneleri’nden sonra, gayrımüslim cemaatlerin tarihsel süreçte maruz kaldığı şiddeti, ayrımcılığı konu alan ikinci filmi. Güz Sancısı filminde, anlatının odak noktası olan 6-7 Eylül Olayları’ndan uzaklaşılması, yaşananların masalsı ve duygusal bir atmosferde geçiyormuş gibi sunulmasıyla film tarihsel gerçekleri yansıtamamıştır. 6-7 Eylül Olayları’nı doğal bir süreçmiş gibi vurgulaması filmin odak noktasından ne kadar uzaklaştığını göstermektedir. Yeşilçam filmlerinde ‘Rum kadın’, potansiyel bir ‘kötü kadın’dır. Dilara Balcı’nın bu konuda güzel bir çalışması var; ‘Yeşilçam’da Öteki Olmak’. Balcı’nın da kitabında vurguladığı gibi Yeşilçam filmlerinde rastlanan ‘Rum kadın’ karakterlerinin en çok genelev işletmeciliği, kaçakçılık vb. işler yaparak geçindikleri bilinmektedir. Pek çok Yeşilçam filminde Rum kadın, çalışmak yerine bir erkekle evlilik dışı ilişkiye girerek geçimini sağlamaktadır. Güz Sancısı filminde de Rum karakterlerin randevu evinden geçimini sağlaması, ailesinin parçalanmış olması bildiğimiz sunumların ötesine geçememiştir. 6-7 Eylül Olayları’nın ulusal sermayenin yaratılması ve etnik homojenleşme ile ilişkisi olmasına rağmen, filmde bu tartışmaya dair en ufak bir ima bile yoktur. Yeşilçam filmlerinden izlemeye alıştığımız her mahallede tek gayrımüslimin yaşadığı izleniminin uyandırılması Güz Sancısı filminde de karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Güz Sancısı filmi tarihin çarpıtılmış halini seyirciye sunmaktan öteye gidememektedir.

 

Bu nostaljik ve gayrımüslim cemaatleri ‘zenginlik, soyluluk’la özdeşleştiren söyleme karşı durulması gerektiğini düşünüyorum. Bunun yeni yanlışlar üretilmemesi için son derece önemli olduğunun altını çizmek istiyorum. Çünkü bu nostaljinin tam karşısında konumlanmış bir ‘milliyetçi’ söylem var. Ve bu milliyetçi söylem de gayrımüslim cemaatleri ‘burjuvazi’ ile özdeşleştiriyor.  Tam da bu noktada nostaljik söylem ile milliyetçi söylem buluşuyor. Az önce izlediğimiz belgesel dolayısıyla, benden önceki konuşmacılar sebebiyle bugün 6-7 Eylül Olayları üzerinde çok duruldu. Evet, bugün resmi tarih bile itiraf ediyor bunun bir ‘pogrom’ olduğunu. Emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun açıklamaları mevcut bu konuda. Ama milliyetçi söylem tam da burada devreye giriyor. “Evet, yanlıştı fakat gariban halk da n’apsın efendim…” türünden bir söylem geliştiriyorlar.  “Rumlar, Ermeniler, Yahudiler çok zengindi, gariban Türk halkı yoksullukla mücadele ediyordu…” söylemi üstüne tarih yazmaya çalışıyorlar. “Kürkler parçalandı, mücevherler yerlere saçıldı, piyanolar tahrip edildi, sokaklar pasta, çikolata koktu…” Bu doğru ama şu da var; “Demek ki azınlıklar çok varlıklıydı. Demek ki kürk, alacak, mücevher takacak, piyano çalacak, çikolata yiyebilecek kadar zenginlerdi onlar” söylemi üstüne kuruyorlar bütün argümanlarını. Neyse ki bütün bunlara cevap niteliğinde bir çalışma yayınlandı; Patriklik Fotoğrafçısı Dimitri Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül Olayları. Böylece bu pogromun başka bir boyutu da dahil edildi. Daha bütünlüklü ele alınmasını sağladı ki olayların sadece Beyoğlu ile sınırlı kalmadığını, nasıl hazırlıklı, sistemli, planlı olduğunu açığa çıkarmaktadır.

 

Son olarak başka bir ‘soyluluk’tan söz etmek istiyorum. Kanımca sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bu panelde Rum olmayanlar da var, ben de dahil. Son yıllarda Rumlarla arkadaş olmak, komşu olmak bir üst sınıfa mensup olmakla, kentsoylu olmakla özdeşleşti. ‘Rum komşular’ özlemle hatırlanır oldu. O komşuların nereye gittikleri, başlarına nelerin geldiği konuşulmaz ama Madam Katina’nın reçelleri, likörleri daima yad edilir oldu. Bu bir ‘kültürel sermaye’ halini aldı. Adeta yeniden keşfediliyor Rumlar. Rum kalmadı ama içinde Rum adı geçen, Rum kültüründen iz bulunan her şey olağanüstü değerli hale geldi. Bugün İstanbul emlak piyasasını, Ayvalık gibi yerlerin piyasasını canlı tutan dinamiklerden biri ‘Rum Evi’. Zengini, orta sınıfı ucuza bir ‘Rum Evi’ satın almak derdinde. Bir de ‘Rum tavernası’ var örneğin… Daha çok örnek verebiliriz fakat en bilinenleri konuşuyoruz.  Adalar’da, Boğaziçi’nde Rumluğu çağrıştıran mekân isimleri çok revaçta sizin de bildiğiniz gibi. Bu sadece İstanbul ile de sınırlı değil. Mesela Gökçeada’da meşhur Efi kurabiyesi vardır. Madam Efi’den yadigâr. Şöyle bir haber anımsıyorum; “Çanakkale’nin Gökçeada İlçesi’nde Rumların unutulmaya yüz tutan kurabiyesi, pastane işletmecisi Ergin Çelik’in girişimiyle beş yıl önce yeniden hayat buldu.” Madam Efi gitmiş, kurabiyesi ise ‘girişimcilik’ başarılarına konu olmuş. Bu çok trajik bir durum. Bizim tam da bu noktada karar verme mekanizmasına karşı eleştirel olmamız lazım.

 

Umarım bu toplantı bir ilk olur böyle çoğulcu bir tarih yazımı için başlangıç olur. Teşekkür ederim.

 

 

**************

YORGO İSTEFANOPULOS

Kadıköy’de, 1800’lerin son çeyreğinden beri Moda’da ikamet eden bir ailenin evladı olarak 1944 yılında dünyaya gelmiştir. 1956 yılında Özel Moda Rum İlkokulunu birincilikle bitirdi. Ortaokul ve lise eğitimine devam ettiği Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi’nden yine birincilikle mezun olmuştur. 1962 yılında, Amerikan Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu’nun giriş ve burs sınavlarında başarılı olarak Mühendislik Fakültesinin Elektrik-Elektronik Bölümü’ne kabul edilmiş ve 1967 yılında mezun olarak okul birinciliğini ödülünü Fizik Bölümünden arkadaşı Avedis Hacınlıyan’la paylaşarak almıştır. Lisansüstü eğitimine burslu olarak kabul edildiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MIT Massachusetts Institute of Teknology’de devam etmiş ve 1969 yılında Elektrik Elektronik Yüksek Lisans derecesini, 1972 yılında ise Doktora derecesini almıştır.

1972 yılında Robert Kolej’den ulusal bir kuruma dönüşen, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamış ve 1981 yılında Doçent, 1988 yılında ise Profesörlüğe yükseltilerek erken emeklilikle ayrıldığı 2005 yılına kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve devam etmiştir. Bu süre zarfında Elektik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkan Yardımcısı ve Bölüm Başkanı, Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Enstitü Müdürü olarak idari görevler üstlenmiştir.

1985-1986 yılları arasında, Amerika’daki Ohio State Üniversitesi’ne araştırma yapmak ve ders vermek üzere konuk öğretim üyesi olarak çalışmıştır.
1985 yılında, günümüzde Mekatronik olarak bilinen bilim dalında “Sistem ve Kontrol Mühendisliği” adı ile disiplinler arası bağımsız bir Yüksek Lisans Programı kurmuş ve bu programın Anabilim Dalı Başkanlığını 2005 yılına kadar yürütmüştür. Bu program ülkemizde bir ilk olup benzer disiplinler arası programlara örnek olmuştur.

Bu 33 yıl süresince Elektrik-Elektronik Bölümü’nde 60’a yakın Lisans Bitirme projesine, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde, Sistem ve Kontrol Mühendisliği ve Biyomedikal Mühendisliği Anabilim Dallarında toplam 45 adet Yüksek Lisans Tezi ve 12 adet Doktora Tezinin danışmanlığı ve yürütücülüğünü yapmıştır. Bu çalışmalardan 26 makalesi saygın hakemli uluslararası dergilerde yer almış, 5 uluslararası kitapta birer kitap bölümü yayımlanmış, bunun yanı sıra 37 farklı uluslararası hakemli konferansta ve 39 ulusal hakemli konferansta bildiri sunmuştur. Ayrıca 8 adet proje tamamlayarak 8 bilimsel rapor hazırlamıştır.

 

2005 yılında Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ne Dekan olarak atanmış, 2012-2014 yıllarında Rektör Danışmanı ve yeni kurulan Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Yardımcısı olarak görev yapmış ve 2015 başında Rektör Yardımcısı seçilmiştir. Bu görevi 2017 yılı Mayıs ayına kadar devam etmiştir. Aynı zamanda 2015-2017 yıllarında Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Vekili olarak Dekanlık görevini üstlenmiştir.

 

Halen Işık Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü ve Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

1991 yılında yapılan Vakıf seçimlerinde Kadıköy Rum Ortodoks Cemaati Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfında Yönetim Kurulu Başkanı olarak seçilmiştir ve bu görevi 28 yıldır aynı başkanlık sıfatı ile sürdürmektedir.

 

31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Caferağa Mahallesi Muhtarlığı Muhtar heyetine aza olarak seçilmiştir.

 

İRİNİ DİMİTRİYADİS

 

1951 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden lisans (1974), Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden yüksek lisans (1977) ve yine Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden doktora derecelerini aldı (1981). Aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1989 yılında Kanada’da University of Waterloo ve Amerika’da University of Pennsylvania Wharton School’da aktüerya bilimi alanında araştırmalar yaptı. Dönüşünde Türkiye’de bu alandaki ilk programı, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde bir sertifika programı olarak açtı. 1995 yılında Risk Analizi Anabilim Dalı’nda doçent, 2010 yılında ise profesör oldu.

2003 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Bu üniversitede Aktüerya Bilimi Yüksek Lisans Programı’nı kurdu. Bölüm başkanlıklarının yanı sıra, 2005-2008 yılları arasında Fen Bilimleri Enstitüsü müdürü, 2008-2011 yılları arasında Fen Edebiyat Fakültesi dış ilişkilerden sorumlu dekan yardımcısı ve Şubat-Eylül 2013 döneminde rektör yardımcısı olarak görev yaptı.

Halen Bahçeşehir Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dr. Dimitriyadis’in “1950’den Günümüze Eğitim Hayatımızda Rumlar: Biyografik Portreler” başlıklı sözlü tarih çalışması Bahçeşehir Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır.

 

ORHAN TÜRKER

1949’da İstanbul’da doğdu. Gazetecilik Yüksek Okulu’nu bitirdi. Özellikle Moda’da geçen çocukluk yıllarında Rumlarla yakın ilişkisi sonucunda küçük yaşta Yunanca öğrendi. Türkiye’de Turing ve Otomobil Kurumu’nda çalışmasının yanı sıra ülkesel Yunanca tercüman-rehber kokartına sahip olması nedeniyle turizm alanında da faaliyetleri oldu.

Orhan Türker’in kitapları:
Osmanlı İstanbulu’ndan Bir Köşe – Tatavla (1998),
Mega Revma’dan Arnavutköy’e – Bir Boğaziçi Hikayesi (1999),
Galata’dan Karaköy’e – Bir Liman Hikayesi (2000),
Fanari’den Fener’e – Bir Haliç Hikayesi (2001),
Halki’den Heybeli’ye – Bir Ada Hikayesi (2003),
Nihori’den Yeniköy’e – Bir Boğaziçi Köyünün Hikayesi (2004).
Therapia’dan Tarabya’ya – Bir Diplomatlar Köyünün Hikayesi (2006)
Antigoni’den Burgaz’a – Küçük Bir Adanın Hikayesi (2007)
Halkidona’dan Kadıköy’e – Körler Ülkesinin Hikayesi (2008)
Psomatia’dan Samatya’ya – Bir Bizans Semtinin Hikayesi (2010)
Selanik’ten Thessaloniki’ye – Unutulan Bir Kentin Hikayesi (2012)
Pili Adrianupoleos’tan Edirnekapı’ya – Unutulmuş Bir Bizans Semtinin Hikâyesi (2013)

Türker’in kitapları Türk okuyucunun yanı sıra İstanbul’dan Yunanistan’a göçmüş Rum okuyucuların da ilgisini çekmiştir. Galata’dan Karaköy’e – Bir Liman Hikâyesi, 2008’de Yunancaya çevrilmiş, “İstanbul Limanı’nın Hikâyesi” adıyla basılmıştır. Yunanca ve İngilizce bilen yazar, İstanbul Rumları üzerine araştırma ve çalışmalarını Yunanca kaynaklardan eşi Keti Proku Türker’in de desteği ile sürdürmektedir.

 

MARİA KİRACOPULU GÜNBERK

1991 Kadıköy doğumlu. Kadıköy Özel Rum İlköğretim Okulu’ndan mezun olduktan sonra ortaokul ve lise öğrenimine Özel Fener Rum Lisesi’nde (Kırmızı Okul) devam etti. Yeditepe Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği bölümünden 2016’da mezun oldu. Fener Rum Lisesi Mezunlar Derneği ile Kadıköy Fukara Perver Derneği’nde gönüllü olarak görev almaktadır.

 

BERKEN DÖNER

1990 tarihinde Adana’da doğdu. Ortaokul ve liseyi Adana’da tamamladı. Daha sonra Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne devam etti. Aynı üniversitede İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda doktora yaptı. Doktora tezi, “Azınlıkların Gündelik Yaşamında Kültürel Süreçler: İstanbul Örneği” başlığını taşımaktadır. 2014 yılından bu yana Şalom Dergi’de yazmayı sürdürmektedir.

12 Mayıs 2019

“Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı”


“Moda Sevgilim”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Moda Sevgilim”

 

12 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Rita Ender

Konuşmacı: İzel Rozental

 

İzel Rozental: Herkese merhaba. Bugün anneler günü, bütün annelerin gününü kutluyorum…

 

Rita Ender: Merhaba, hoşgeldiniz.

 

Biraz evvel yukarıda yapılan Yeldeğirmeni’ndeki Yahudiler sunumunu dinledik. Çok ilginç bir sunumdu, öncelikle teşekkürler. Oradan başlamak isterim.

 

Evet, bugün hala, Yeldeğirmeni Yahudiler ile anılıyor. Çünkü biz her zaman, biliriz; “Kadıköy Yeldeğirmeni’nde, bir zamanlar Yahudiler yaşardı”. Bu böyle söylenegelen, bilindik bir deyiştir. Fakat Moda, hiçbir zaman Yeldeğirmeni gibi anılmadı. Moda Yahudi toplumunun bir yerleşkesi -belki gettosu- olarak tanımlanmadı. Moda sanki hep kişisel hikâyelerde yer aldı. Kişisel hikâyemden bir anı paylaşarak bunu örneklendirmem belki mümkün olur.

 

Geçen yıl, Amerikalı Yahudi olan eşimle geleneksel bir Yahudi düğün töreni ile Neve Şalom sinagogunda evlendik. Sinagogda görev yapan hahamlardan biri, Moda’da oturduğumuzu biliyordu ve bize şunu sordu: “Caddebostan’a taşınacak mısınız?” Ne münasebet, dedim, önce anlamadım kendisini. Ben “ne münasebet” diye kendi kendime söylenirken, aynı zamanda onun bu soruyu neden sorduğunu düşündüm. Sordu çünkü Caddebostan’da bir Yahudi yaşamı var. Caddebostan tıpkı bir zamanların Yeldeğirmeni gibi, Yahudi yaşamının sürdürülebildiği bir yer. Nerede, nasıl sürdürülür bu yaşam? Bir sinagog çevresinde sürdürülür. Bugün Caddebostan’da bir sinagog var. Başka nasıl koşullarda sürdürülür? Neye ihtiyaç duyulur? Yiyeceklerin Yahudi yasalarına göre denetlenmesine. Biraz önceki sunumda da geçiyordu, Yeldeğirmeni’nde bir zamanlar Yahudi dini kurallarına göre helal olan; kaşer yiyecekleri satan dükkânlar vardı, kasap vardı.  Bugün Caddebostan’da da var. Sonra okul… Haydarpaşa’da vardı, Moda’da hiçbir zaman olmadı. Moda’da sinagog yok, kaşer ürünler satan kasap yok, bakkal yok, okul yok. Bunlar olmadığı gibi, aksine, Moda’da bir de Katolik okulu vardı: Saint Joseph Lisesi -o da geçti konuşmalarda. Bu çevrede oturan Yahudilerin büyük bir kısmı Saint Joseph Lisesi’nde okudu. Ben orada okudum. Tanıdığım başka Modalı Yahudiler de orada okudu. İzel Bey de orada okudu.  Yani bizim gibi bazı bireyler Yahudi okullarına gidip eğitim almadı. Bunlar, bana göre ‘Moda ve Yahudiler’ başlığı hakkında bir fikir veriyor. Belki şöyle söylenebilir: Moda’da her zaman birey olarak Yahudiler vardı, yani toplu halde yaşayanlar değil ama hikayeleriyle bireysel olarak orada olan insanlar.

 

Bunlardan birinden kısaca bahsetmek istiyorum: Hirsch!

 

Ernst Hirsch, Almanya’dan 1933 yılında Türkiye’ye gelen (kaçan) profesörlerden biri. Hukuk profesörü, ben de avukatım ve kendisinin çok önemli bir hukukçu olduğunu biliyorum. Türkiye’deki ticaret hukukunun ve fikri sinai haklar hukukunun oluşmasında, şekillenmesinde çok ciddi emekleri var. Yeni baskıları yapılan önemli eserleri var. O da Kadıköy’de, Moda’da oturan Yahudilerden biriydi. ‘Anılarım’ isimli kitabından birkaç satır okumak istiyorum: “Azınlıklar yani Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Türk uyruğu olsalar bile kendi içlerine kapalı cemaat tarzında yaşamaktaydılar. Gerçek Türkler bu cemaatlerle kendi aralarına tıpkı Almanya’da daha Hitler’den önceleri, Yahudilere karşı yapıldığı gibi, mesafe koymaktaydılar. Bir Avrupalı, ancak ve ancak başka Avrupalıların da yerleştikleri çevrede oturabilirdi. Buralar da genellikle kozmopolit zihniyetli Türk üst tabaka mensuplarıyla azınlıkların oturdukları yerlerdi. Dolayısıyla özellikle Taksim meydanının çevresindeki semtler söz konusuydu. Buralarda esasen yabancı konsolosluklar ve hastaneler yer alırdı. Bu semtlerde hemen hemen herkes Fransızca anlardı, demek ki iletişim sorunu ortadan kalkıyordu. Ayrıca iki benzer semt daha söz konusuydu. Bunlardan biri, boğazın Avrupa yakasındaki Bebek semti, diğeri ise Kadıköy’e bağlı bir sayfiye yeri olan Moda idi. Bebek ile Moda’yı tercih edenler genellikle İngilizler ve Levantenlerdi…”

 

Hirsch, böyle diyerek devam ediyor ve Moda’ya geliş hikâyesini anlatıyor.

 

Böyle bireysel Moda hikâyelerinden örnekler, Sevgili İzel Rozental’ın kitabında da var: ‘Moda Sevgilim, Yeniden’. Ben daha önce kendisiyle yaptığım röportajda o insanların hikayelerini sorarak konuya girmiştim ama bu kez kitabın ismiyle başlayalım diyorum: Neden ‘yeniden’ yazdınız bu kitabı?

 

İzel Rozental: Neden yeniden? Buna geçmeden önce bir açıklama yapmalıyım: Biz Rita ile burada ne konuşacağız, ne edeceğiz, ne yapacağız konusunda pek konuşmadık. Zaten bir araya da gelemedik. Ben de ayağımın tozuyla şu anda Milas’tan geliyorum, bir jüriye katıldım. Uçaktan iner inmez annemi görmeye koştum. Buraya anca yetiştim… Fakat çok büyük bir tesadüf… Bir liste ile geldim ben bugün. Bu bir isim listesi, birtakım isimler var, birkaç tanesini okuyacağım. Nasıl bir tesadüf olduğunu anlayacaksınız. Ama öncelikle şunu belirteyim, ben bir azınlığa mensubum ve sanırım Rum dostlarımızla kıyaslandığında onlardan bile azınlığım. Çünkü ben bir Aşkenaz Yahudisiyim. Ve bugün Türkiye’de Aşkenaz Yahudisi ailelerinin sayısı bilebildiğim kadarıyla 100’ün altındadır. İşte Rita’nın sözünü ettiği Yahudiler; ki içlerinde hukuk profesörü Ernst Hirsch de var  -her ne kadar çalışma mekânı Ankara olsa da Moda’da ikamet ediyordu- bütün o profesörler… Bakın listede 35 isim var; biri heykeltraş Rudolf Belling, bir diğeri Fritz Neumark, iktisatçı… İsimlerini bir bir okumayacağım, bu akademisyenler Moda’da İngiliz ailelerinin boşaltmış oldukları villalara, köşklere, konaklara yerleştiler. Çünkü sanırım biraz da kendi cemaatlerinden kendilerini soyutlamak istediler. Onlar biraz daha elittiler, kendilerini öyle görüyorlardı. Gerçekten de öyleydiler… Çok da büyük yararları oldu Türkiye’ye. Ve bu Aşkenazlar, yaşamak için Moda’yı seçtiler, buraya yerleştiler. Modanın böyle çekici, tılsımlı bir yönü var, mıknatıs gibi bizleri çekiyor.

 

Bir soru sordun: Neden ‘Moda Sevgilim, Yeniden’ diye… Bunun birinci müsebbibi burada oturuyor, mavi kenarlı güneş gözlükleriyle gülümsüyor… Sevgili Buket Uzuner! İlk Moda kitabım bir seri içerisinde çıkmıştı. 40 kitaplık bir seriydi. UNESCO’nun ‘2010 İstanbul Kültür Başkenti’ projeleri kapsamında, 40 yazardan 40 semtin öyküsünü istemişlerdi. Ama bir şart vardı: Yazar o semtte en az 40 yıl yaşamış olmalıydı. Her semt için yazar bulundu, Cağaloğlu’ndan, Caddebostan’a kadar… Ama Moda için bulanamadı. Oysa ki Moda’da bir sürü yazar var, başta da Buket Hanım. Buket Hanım’a gelmişler, “Moda’yı o kadar çok yazdım ki daha ne yazacağım Allah aşkına” demiş. Derken son çare olarak beni aradılar, yazar mısın diye… Ama ben semt monografisi yazamam ki, mizah yazarım, insan yazarım, tanıdıklarımı yazarım dedim. Tam da bunu istiyoruz dediler. Giriştim hikâyelere. Tanıdığım birtakım insanların başlarından geçenleri biliyordum, onları kurgulayıp öyküleştirdim. Bir şeyler çıktı ortaya ama 45 günlük sürede 180 sayfa doldurmam gerekiyordu. Tanımlı bir iş. Sonuçta, sonlara doğru, itiraf ediyorum, işi şişirmeye başladım. Buket Hanım da bunu anladı zaten. Sonradan, “İzel bunu baştan yazmalısın” diyerek kanıma girdi. Telif süresinin geçmesini bekledim 5 yıl… Arada pek çok kişi, “neden benden bahsetmedin” diye beni bulup hesap sordu. Hatta beni esnafa şikâyet eden bile oldu. Ayrıca bazı haksızlıklar yaptığımı da fark ettim. Bazı Modalılara kitabımda yer vermemiştim ilk kitapta. Yorgo Hoca’nın da sıkça dile getirdiği gibi Moda’da azınlıkların dışında pek çok farklı kültür gelmiş, yaşamış… İşte bu nedenle ‘yeniden’… Bazı eklemeler yapmak, bazı insanları katmak gereğini hissettim. Dilerseniz sohbet ilerledikçe onların kimler olduklarını da yeri geldikçe anlatırım.

 

Rita Ender: Dario da bu fikirden hareketle kitaba dâhil edilen insanlardan biri mi?

 

İzel Rozental: Dario onlardan biri değil, hatta Dario’nun öyküsünü biraz kısalttım. Dario benim kayınpederimdi. Modalı. Bir Moda aşığı ve Moda’da çok sayılan ve sevilen bir kişiydi. Biraz önce yukarıdaki salonda, Yeldeğirmeni’nden Moda’ya kademe kademe geçişin nasıl gerçekleştiği anlatıldı. Toplumun bir kısmı Caddebostan’a gitti, bir kısmı da Moda’ya geldi. Moda’ya gelenler çok kolay entegre oldular. Ben Moda’ya içgüveysi geldim. Böyle. Âşık oldum, 1973 yılında. Nişanlandım, daha ne olduğunu anlamadan evlendim ve Moda’ya yerleştim. Yeldeğirmeni’ni terk etmekten söz ediyordum… Moda’ya gelenler çok çabuk entegre oldular. Birtakım unsurlar rol oynadı bunda. Hatta şimdi durum asimilasyona doğru gidiyor. Ben sosyolog değilim, ama Caddebostan’a gidenlerin daha kapalı, kendi duvarları içinde yaşadıklarını gözlemliyorum. Oysa ki Moda’da sosyal dernekler sayesinde, müşterek yaşam alanları nedeniyle herkes daha iç içe…

 

Ne bileyim… Ben şuna inanıyorum. İnsanlar birbirlerinin farklı yaşam tarzlarını görüp öğrendikçe tanış oluyorlar. Tanışıklık ise barışıklıktır. Buna yürekten inanıyorum. Beni tanımadan benim Yahudi olduğumu öğrenen kişi beni başka türlü düşünebiliyor. Bir anektod anlatıp bitireceğim: Adana’ya davetliyim; bir sergi açılışı… Uluslararası Kadın Hakları Karikatür Sergisi. İki kişi davetliydik. O gün İstanbul’da bir kar fırtınası vardı, diğer davetli arkadaşım “ben gelmiyorum” dedi. Ben ise davet edilmişim, konuşma yapacağım, sonrasında kebap yiyeceğim, hiç kaçırır mıyım! Kalktım gittim. Uçak da iki saat rötar yaptı. Vardığımda kalabalık gelmiş, sergiyi geziyordu. İçeri girdiğimde salona şöylece bir baktım, bir karikatürün etrafında toplanmış birileri vardı. Merak edip yanaştım, neye bakıyorlar diye. Meğerse kendi aralarında konuşuyorlarmış: “Tan Bey gelmeyecekmiş, İzel Hanım da uçağa yetişememiş…” “Valla” dedim, “kusura bakmayın ama size bir iyi bir de kötü haberim var. Önce iyisinden başlayalım” dedim, “İzel geldi”… “Geldi ama İzel o beklediğiniz hanım değil, benim!” Şaşırdılar biraz, sonra gülümsediler… Bir tanesi öne çıktı dedi ki, “Sizin adınız nereden geliyor? Rozental soyadı? Alman kökenli misiniz?” “Hayır ben Yahudiyim” dedim. “Estağfurullah!” dedi. Bakın Moda’da hiçbir zaman bu olmaz!

 

Kayınpederim Dario’ya dönecek olursak… Kendisi müthiş bir insandı. Burada olan Yeldeğirmenliler terzi Salomon’u hatırlayacaklardır, süper Salomon diye anılırdı. Herkese yardıma koşardı. Hiçbir karşılık beklemeden yapardı bunu. Dario ise bana göre Moda’nın Salomon’u idi. Herkesle çok dost, ahbap, arkadaş… Vapur yanaşırdı Moda İskelesi’ne akşamları. Eminönü’den kalkardı. Moda, Kalamış, Caddebostan, Suadiye, Bostancı’ya kadar giderdi. Çımacı da arkadaşıydı, kaptanla da dosttu… Çok dost canlısı birisiydi. Ve Moda denince, kimleri yazayım diye şöyle bir liste yaptım. Dario’yu yazmam gerekirdi. Onun Moda’ya olan aşkını… O da benim gibi Modalı bir kıza âşık olmuştu. Yeldeğirmenliydi, sonra Moda’ya taşındı ve o kızla evlendi. Peş peşe yitirdim ikisini de. Dolayısıyla ilk kitapta biraz da uzun tutarak yazmıştım hikâyesini. İkinci kitapta baktım ki fazla oldu, biraz kısalttım. Ama ekstradan Ayşegül (Sarıca) Hanım girdi. Onu maalesef ilk kitaba alamamıştım. Sonra Cemil Cem girdi ikinci kitaba. Cem büyük ayıbım benim! Adam Türkiye’nin gelmiş geçmiş önde gelen karikatüristlerinden. Ve ben onu kitabıma almamışım! Onun öyküsünü anlattım… Sonra Berken (Döner) ile tanıştım. Derya gibi bir genç kadın. Konuşuyor da konuşuyor, anlatıyor da anlatıyor. Berken bizim için bir ümit! Bana göre Moda’nın geleceğini temsil ediyor. Berken’i de kattım kitaba…

 

Rita Ender: Yazdığınız Modalı Yahudi karakterler arasında Matalonlar da var…

 

İzel Rozental: Evet. Yukarıdaki oturumda Garti’den söz açıldı. O büyük bir matematik hocasıydı. Matalon ise Moda’nın önemli bir simgesiydi. Yürüyüşüyle, yakışıklığıyla… Üstelik bekardı! Onun nasıl dans ettiğini, Moda Kulübü’nde kadınları nasıl cezbettiğini herkes anlatırdı. O da bir matematik dehasıydı. Müthiş bir insandı. Benim matematik hocam olmadı. Fakat bana briç oyununu öğretti. Karımla evliliği yürütebilmem için briç bilmem şarttı, çünkü karım bir briç şampiyonudur. Matalon’suz bir Moda’yı düşünemezdim. Matalon’un öyküsünü yazabilmek için okul arkadaşlarımı sorgulamaya başladım. Deştikçe bir şeyler çıktı. Garti’ye gittim, o da anlattı. Sonra bir de baktım ki ortaya bir şey çıktı ama Matalon değil, Matalon’un kız kardeşi, matmazel Rozet Matalon çıktı. Kitaptaki o öykü.

 

Ben Buket Uzuner’den kitabıma alıntı yaptığım bir paragrafı okumak istiyorum size: “Bazı semtler, şehirler, kişiler güçlü karaktere sahiptir, öyle bir mekân Moda. Saklı ve uzak bir köşede yer aldığı için konumu sayesinde hala mahalle özelliklerini kısmen koruyan, bir zamanlar çok görmüş geçirmiş bir semt. Bir kere Modalı olunca ömür boyu öylesinizdir!” Ben bu son cümleyi sıkça kullanıyorum. Bir kere Modalı olunca artık ömür boyu öylesinizdir. Zaman zaman yurtdışında panel ve söyleşilere katılıyorum. Soru cevap kısmına gelindiğinde hemen şu soruyu patlatıyorlar: “Ne zaman terk ediyorsun? Ne zaman gidiyorsun?” İnanın bir kere Modalı oldum artık, hiçbir yere gitmeye niyetli değilim!

 

Geçen seminerde bir belgesel gösterildi, güzel bir belgesel. Dışarıda DVD’si bulunuyor: Khalkedon. Belgeselde genç bir kız var, adı Maria, ona soruluyor “Gidecek misin, gitmek istiyor musun?” diye… Kendisi ikilem içinde, ama kalmamız lazım diyor, birilerinin burada kalması lazım diyor. Evet kalmamız lazım! Herkesin kalması lazım! Gitmek çözüm değil ki. Nereye gidiyoruz? Biz İstanbulluyuz, Modalıyız.

 

Rita Ender: Biz Moda’dayız ama Moda hızla değişiyor. Moda’nın özellikle son yıllardaki değişimini nasıl yorumluyorsunuz?

 

İzel Rozental: Moda değişmedi ki! Değişmeyen tek şey değişimdir. Moda değişmedi, Moda canlı, Moda yaşıyor. Moda şayet durmuş olsaydı şimdi ölü bir semtti.

Bir örnek vereyim: Şirince’ye gidiyorsunuz mesela, orası yaşıyor. Köylüsü orada. Oysa ki Domatya (Doğanbey) adında bir eski Rum köyü var Söke’de, Dilek Yarımadası’nın tepe yerinde. Mübadele esnasında Yunanistan’dan gelenler yerleştirilmiş. Adam hayvancılık nedir bilmiyor ki, ne yapacak?  Aşağı ovaya iniyor, başlıyor ekip biçmeye. O zaman köyü terk ediyor. O terk edilmiş köye bazı akademisyen dostlar sahip çıktılar, ben de kandım ve karımla birlikte oraya taşınmaya niyetlendik. Çok güzel bir taş ev aldık, restore ettirdik. Sonuçta iki üç gece kaldık, dördüncü gece burada yaşanmaz dedim. Evet, yıldızları seyretmek güzel. Kitap okumak sessizlik içinde falan güzel, ama yaşamıyor! Yaşamayan bir yerleşim yeri olamaz.

 

Şimdi Moda’ya dönelim tekrar, Moda yaşıyor. Ben bu kitabın ilk versiyonunu yazarken iki temel şikâyet almıştım konuştuğum insanlardan. Bir; Moda ihtiyarlıyor, gençler Moda’yı terk ediyorlar, gençlik kalmadı, ne yapacağız, ne olacak halimiz? İkinci şikâyet ise belediyenin iskelede içki içmeyi yasaklamasıydı. O dönem “içkini kap da gel” kampanyası başlatıldı. Cuma akşamları buluşulurdu. Pankartlar, dövizler falan… Böyle aktif bir sivil toplum hareketiydi. Aradan on sene geçti, hatta on sene bile geçmedi, bugün insanlar şöyle diyor: “Moda’da içki içilmesin! Çok fazla barımız var.” Bütün gençlik; Beyoğlu, Cihangir Moda’ya akın etti… Gelen gençlerle iletişim kurmak için yaş faktörü önemli. Bakmayın 35 görünmeme, 70’e merdiven dayadım. Yaşla birlikte hayat tarzı ve insanın metabolizması da değişiyor. Fabrika ayarları değişiyor… Bu kafeler barlar, açık söyleyeyim, pek bana göre değil. Bir iki mekân var gittiğim. Çünkü gerçek Modalıların sığınacak, gidecek yerlere ihtiyacı var. Buket Hanım’ın da var, eminim Yorgo Hoca’nın da vardır. Sığındığımız, bizi tanıyıp hoş geldiniz diyen mekânlar mutlaka var. Oralarda birtakım Modalılarla iletişim içinde olabiliyoruz. Fakat asıl geniş kitle, dışarıdan gelenler… Artık metromuz var. Yani ulaşımı en kolay olan yerlerden bir tanesi Moda. Öte yandan içinden çıkılması en güç olan yerlerden biri de Moda. Girdiniz mi çıkamıyorsunuz! O zaman ne yapacaksınız? Vuracaksınız kendinizi içkiye! Niçin geliyorlar? Cevabı tek bir sözcük: Özgürlük! Bu kadar. Ramazan ayındayız. E çıkın gidin Çarşı’ya bakın, aşağı Kadıköy’e doğru… Herkes serbest, karışan, bağıran, kötü bakan yok, laf atan yok. Ama başörtülüsü, ama dindarı… Sahil yolunda gezin… Ben yürüyüş yapıyorum her gün. Gördüğüm manzara şu: Herkes iç içe. İşte Moda’nın tılsımı bu.  Moda’da güzel bir özgürlük duygusu var. Ve bunun süregelmesi açıkçası bir Modalı olarak benim işime geliyor. Devamını diliyorum. Eski muhtarımız Oğuz Bey’e rastladım bir gün. Ona “neden şikâyet ediyorsunuz içki içenlerden” diye sordum. “Siz değil miydiniz eskiden içki yasağına karşı çıkan?” Moda meyhaneleriyle de ünlü bir semt. Eskiden herkesin, esnafın kendi gittiği meyhanesi varmış çarşıda. Küçük küçük meyhaneler. Adam eve gitmeden önce oraya uğrar, arkadaşlarıyla bir iki tek içermiş. Bu kültür var, böyle bir gelenek var Moda’nın genlerinde… Oğuz Bey ne dedi peki? “İçsinler, içsinler ama adam gibi içsinler!” Aslında o noktada ben de rahatsızım. Çünkü gece birden, ikiden sonra sokağa çıkmaya korkuyorum. Çünkü adamın ne yapacağı belli değil. Adam veya kadın… O özgürlük duygusu kişiyi dönüştürüyor birden.

 

Rita Ender: Herhalde bu özgürlük hissiyle bağlantılı olarak, Moda her zaman sanatçıların da yaşamak için tercih ettiği yerlerden biri olmuş. Öyle değil mi?

 

İzel Rozental: Ben karikatürcü olduğumdan mümkün mertebe ekonomik sözcükler kullanarak çizmeye çalışırım. Çünkü karikatür görsel ağırlıklıdır. Burada bir karikatürcü dostum daha var Köksal Çiftçi, o da Modalı. Moda sanatçılar merkezidir bir anlamda. Hem eski hem yeni bir dolu sanatçı, heykeltraş, yazar, müzisyen var. Barış Manço da Modalıydı örneğin.

 

Rita Ender: ‘Moda Sevgilim, Yeniden’i bugün yeniden ele alsanız, bu kitaba ne ilave edersiniz, hangi Modalıları eklersiniz?

 

İzel Rozental: Bu hakikaten sürekli benden istenen, talep edilen bir şey. Ama bu gücü hissetmiyorum. Çok hikâye, çok öykü var. Herkes anlatıyor, eksik olmasın dostlar… Özellikle dost sohbetlerinde, toplantılarda birileri kalkar, kendi öyküsünü anlatır. Sonra kurgulanır tabii… Ama yani acaba bir daha Moda yazılır mı? Yok, bunun bir baskısını daha yaparım…

 

Rita Ender: Bir gün bir başkası, Modalı İzel Rozental’i yazarsa, İzel Bey’in çok emek verdiği ve Türkiye Yahudi toplumu açısından çok önemli olan Schneidertempel Sanat Merkezi’nin de adı geçer, geçmeli diye düşünüyorum…

 

Bu yıl 20. yılını dolduracak olan ve Schneidertempel Sanat Merkezi’nden ve orada açılacak Türkiye Aşkenaz Yahudileri sergisinden biraz bahsedebilir misiniz?

 

İzel Rozental: ‘Schneider’, Almanca’da terzi demek. ‘Schinedertempel’ da terziler mabedi, ibadethanesi ya da terziler sinagogu anlamına geliyor. Ben bu mekânı bilmiyordum. Ta ki 1998 yılına kadar. 1998 yılında, soyadımdan ötürü Aşkenaz Yahudisi olduğumu keşfeden Aşkenaz Vakfı’nın yönetim kurulu üyeleri beni aralarına almak istediler. Başlarda çok sıkıldım. Tam artık oradan sıvışacağım, o dönemin cemaat başkanı Mario Frayman bana sordu: “Şu üstteki katı ne yapsak? Kiraya mı versek acaba? Sen anlarsın, bilirsin…” “Üst katımızda ne var?” diye sordum. Meğer bir sinagog varmış üst katta. Yukarı çıktık, bir baktım çok hoş bir mekân. Ama dökülüyor. Tarihçesini öğrendim. Meğerse Sultan Abdülhamit’in özel izniyle yaptırılmış, 1895 yılında. Sultanın terzisi Aşkenaz’mış, o rica etmiş… Avusturya-Macaristan imparatorluğu döneminde, oralardan kaçıp gelen… Biz burayı restore ettik, daha doğrusu onardık sadece. Ve mimar olup da mimarlık yapmayan sanatçı arkadaşlarımla birlikte bir sanat merkezine dönüştürdük. Bina yüzyılı aşmış ama güzel ve sağlam. Hatta 99 depremine bile dayanmış. Ve yaklaşık altı aydır eşya, anı, hikâye topluyoruz. KADOS’un yaptığını yapıyoruz bir anlamda. Bunu tek başımıza yapamazdık. Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı’yla müşterek bir proje geliştiriyoruz. Binanın üst katındaki balkonlar ‘Yaşayan Arşiv’ olacak. Hepinizi bu sanat mabedimize de bekleriz.

 

 

**********

 

İZEL ROZENTAL

 

2 Mart 1951 tarihinde İstanbul’da doğdu. 1971 yılından itibaren amatör olarak çizdiği karikatürleri bazı gençlik ve mizah dergilerinde yayınlandı. 1991 yılında, İstanbul’da yayınlanan Şalom Gazetesi için haftalık olarak editoryal karikatür çizmeye başladı. O tarihten bu yana Tünelin Ucu başlığı altında Şalom Gazetesi’nin birinci sayfasında politik karikatür çiziyor. Briç konulu karikatür ve çizgi bantları Fransa, ABD ve İngiltere’de 1996-2000 yılları arasında düzenli olarak yayınlandı. Çeşitli uluslararası karikatür sempozyumlarında bildiriler sundu. Le Monde Gazetesinin çizeri Plantu’nün kurucusu olduğu Cartooning for Peace Vakfı’nın üyesidir. 2004-2006 yılları arasında Güldiken Mizah Kültürü Dergisi için editoryal yazılar yazdı. 2006-2009 yılları arasında FECO (Dünya Karikatürcü Dernekleri Federasyonu) organizasyonunda ikinci genel başkan olarak görev yaptı. 1999 yılında Schneidertempel Sanat Merkezi’nin kuruluşuna öncülük etti, halen bu merkezin yöneticisi ve Dr. Markus Kültür ve Sanat Derneği’nin başkanıdır.

İzel Rozental’in bugüne kadar 7 karikatür albümü, 5 düz yazı kitabı yayınlandı. İstanbul, Ankara, Manisa, Milas, Tel Aviv, Landeck’de kişisel sergiler açtı. Dünyanın pek çok ülkesinde karma sergilere katıldı. Karikatürleri yurt içi ve yurt dışı yayın organlarında, kitaplarda yer buldu.

 

RİTA ENDER

 

1984’te İstanbul’da doğdu. 2008’de Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Ocak 2010’da avukatlığa başladı. Galatasaray Üniversitesi ve Panthéon – Assas Üniversitesi’nde – Paris II yüksek lisans yaptı ve azınlık hakları üzerine çalıştı. 2001’den beri çeşitli gazete ve dergilerde yazan Ender’in, Mümkündür Mucizeler: Rafael Torel’in Hayatı (Gözlem Yayınları), Kolay Gelsin (İletişim Yayınları), İsmiyle Yaşamak (İletişim Yayınları), Aile Yadigârları (İletişim Yayınları), Objets Portraits (Lior Éditions – Fransa), Madam Amati: Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu (Aras Yayıncılık) isimli kitapları ve “Las Ultimas Palavras” (Son Sözler) başlıklı bir belgeseli bulunmaktadır.

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı”

 

12 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Eli Arditi

Konuşmacı: Harun Niyego

 

 

Harun Niyego: Hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Geçen hafta ‘Khalkedon’un izinde, bir belgeselden hareketle, Rum hemşehrilerimize odaklandık. Bu belgeseli edinmenizi öneririm size. Oldukça değerli bir çalışma. Bugünkü konumuzda geçmiş ve bugünde Yahudi Kadıköylülere yoğunlaşacağız. Sözü Sayın Kadıköy Sinagogu Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Eli Arditi’ye verirken aramızdaki tüm annelerin anneler gününü kutlar, katılımınızdan dolayı hepinize teşekkür ederiz.

 

Eli Arditi: Hoşgeldiniz.

Ben de aynı şekilde, Yorgo Hoca’nın da ifade ettiği gibi, KADOS’a bu etkinlik için teşekkür ederim. Hatta Yorgo Hoca’ya da teşekkür ederim. Kendisi birkaç kere bize evini açtı, birlikte toplantılar yaptık ve bu çalışma bugüne kadar geldi. Ben de burada olan annelerin anneler gününü kutlarım. Şimdi Harun Niyego, fakat kitaptaki isminiz Anri Niyego, Anri Niyego benim gibi bir Yeldeğirmenli ve yaş olarak tabii ki eskiyi benden çok daha iyi takip edip birebir biliyor. Kendisi aynı zamanda ‘Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız’ kitabının yazarlarından bir tanesi. Bu kitabı, biz, Yeldeğirmeni’nde olan Hemdat İsrael Sinagogumuzun yüzüncü yılında hazırlamıştık tanıtım için. Ben sözü size bırakıyorum…

 

Harun Niyego: Değerli misafirler, hepiniz hoşgeldiniz.

Kendimizi büyük topluma nasıl tanıtırız? Bu tanıtımı yapmaya çalışırken yüz yıldan fazla bir süreç içinde Yeldeğirmeni’nde geçirmiş olduğumuz zaman itibariyle oradaki folkloristik karakterleri biraraya toplayarak bir sunum yapmaya çalışacağım. Bu sunumun bazı bu kitaptır (Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız). 1999 yılında bu kitap hazırlandı. Hazırlanışı öncesinde Hemdat İsrael Sinagogu’nun yüzüncü yıl kutlamaları dolayısıyla bir masa oluşturuldu vakıf bünyesinde. Bu bünyedeki faaliyetlerden biri de bir broşür çıkarmaktı. Broşürü çıkarma niyetinde olan dindaşım vefat edince benim kapım çalındı. Çünkü benim o yıl itibariyle 150 yılın üzerinde, babaanne tarafımdan gelen bir Yeldeğirmenlilik var. Şöyle bir Yeldeğirmenlilik var; öyle bir aile ki bu, yaz mevsimi dolayısıyla Osmanlı’nın Kadıköy yöresine Erenköymüş, İçerenköymüş, Kozyatağıymış, Fenerbahçesiymiş, Modasıymış, yazı geçirme düşüncesiyle gelen kesime hizmet etme gayesiyle Yeldeğirmeni’ne yerleşmişler. Ve merkepleri var onların. Her bir merkep bir dükkân. Yok yok o, merkebin içerisinde. İpek hanım iç çamaşırlarından tutun pazen, basma, pırlantaya, nadide bayan süs eşyalarına varana kadar o merkeplere yüklenir, babaannemin tarafının geniş nüfusu olmasından dolayı bu semtlere giderlermiş. Büyümüşler büyümüşler orada, epey bir mal mülk edinmişler ve hikâye faslı başlamış. Sonra bir Dağ Hamamı faslı girmiş. Dağ Hamamı dediğimiz Bella Vista denilen bir yer; Üsküdar’ın üstü… Baba tarafı oradan geldi. Ondan sonra Yeldeğirmeni’nde bir aileye karışma var, sonra annemle bir izdivaç var. Annem de bir Bulgar göçmeninin kızı… Derken, biz böyle bir aile içinde büyüdük. Fakat Yeldeğirmeni, benim kafamda her zaman çok özel bir yer işgal etti. Her şeyimizi biz o semte borçluyuz. Yeldeğirmeni’nde almış olduğumuz formasyonla gerek sinagogda gerek etrafımızda olan kültür düzeyi çok yüksek insanlardan almış olduğumuz formasyonla bir yere kadar geldik, okuduk, vatana millete hizmet etmeye çalışıyoruz.

 

Eli Arditi: Tabii siz şimdi, Harun Bey eski, ben daha bugünü takip ediyorum. Çünkü tabii ki bu yapı, köprünün 1973’te açılmasıyla değişiyor. Yazlıkçılar artık yazlıkçı değil; kalıcı olarak Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı gibi semtlere gelmeye başlıyor. Ama biz ilk önce Yeldeğirmeni’ni bitirelim, sonra…

 

Harun Niyego: Yakınlaşmaya çalışacağım ve tabii ki daha çok Yeldeğirmeni üzerine yoğunlaşacağım.

 

Ben bu konferansı daha evvelden yedi kere muhtelif vesilelerle… Ankara Üniversitesi’nde verdik ilk bu konferansı, ondan sonra İsrail’de bir locada verdik. Ondan sonra cemaatin iki tane kurumunda verdik. Geniş bir faaliyet yapılmıştı o seneler. Sonrasında turizm acenteleri TURSAB benden bunu istedi. Sebep de Yeldeğirmeni’ni kültürel faaliyetlere açmak olduğu için çok fayda gördüklerini bana söylüyorlar. Sonra Kadıköy Belediyesi istedi bu konferansı. Sonra da burada denk geldi konferans. Bu sunumu yapmaktan ve bu kadar geniş bir dinleyici kitlesine sunmaktan da ayrıca haz alıyorum. Hepiniz varolun.

 

Ben bir giriş yapacağım. Şöyle bir giriş yapacağız. Anneannemin, babaannemin ve annemin evde söylemiş olduğu ezgilerle eski Yeldeğirmeni’ni, yani galiba 2004 yılında, tam hatırlamıyorum, çekilen Yeldeğirmeni’ni filmsel olarak dolaştıracağım o ezgiler eşliğinde. Başlayabiliriz.

 

Sunum sırasında perdeye yansıtılan ve 2001 yılında çekildiği kaydedilen görüntüler eşliğinde:

Uzun Hafız Sokağı

Duatepe Sokağı

Paris Mahallesi

Yayla Kasabı

Kehribardjian Apartmanı (1909)

 

Harun Niyego: İzzet Keribar’ın dedesinin apartmanıdır bu. İzzet Keribar, ünlü fotoğrafçı.

Hemdat İsrael Sinagogu

 

Harun Niyego: Yeldeğirmeni’nin en güzel sokağıdır bu, Uzun Hafız Sokağı.

İzzetin Sokağı

Hamam

Recaizade Sokağı

Soryano Eczanesi

Doktor Avram Benoziyo’nun evi

 

Harun Niyego: ‘Benazio’ olarak doktorun ismi yaşatılmış bu kafede.

Saint Louis İlkokulu

 

Harun Niyego: Babamın okuduğu ilkokul.

Rossano Eczanesi

Doktor V. M. Bitran

 

Harun Niyego: Yeldeğirmeni’nin ünlü doktoru, doktor Bitran. Şu anda yaşamıyor, tabelası yaşıyor. Evin şurası karakteristiktir. Davut’un yıldızı vardır evinin girişinde. Halen de mevcuttur.

Ecole Communale Israelite de Haidar-pacha

 

Harun Niyego: Bu okul şu anda tekrar ihya edildi. Önümüzdeki Ekim ayında faaliyete başlayacak. 1929 yılında faaliyetine son verilmişti bu okulun. Ecole Communale de Haidar-pacha, Yahudi ilkokuluydu bu. Bu Ekim ayında ihya edildi, tekrar faaliyetine başlayacak.

Düz Sokağı

Füruzan Apartmanı

 

Harun Niyego: Bu Firuzan Apartmanı; şu anda bazı reklamlarda oynatılıyor. Eski adı Filibe Apartmanı.

Zamboka ve Abeni Apartmanları

İshak Alaton’un iki yaşında kadar yaşadığı apartman

 

Harun Niyego: Bunlar hep Yahudi evleriydi… Şimdi yerlerinde yoklar. Hepsi maalesef yıkıldı. Bu, İshak Alaton’un iki yahut üç yaşına kadar yaşadığı ev.

Valpreda Apartmanı

 

Harun Niyego: Haydarpaşa garının inşa edildiği sırada Alman teknik personelin oturmuş olduğu Valpreda Apartmanı.

Alman İlkokulu

 

Harun Niyego: Alman İlkokulu… Harp bittikten sonra İngiliz Koleji, sonra da bizim okuduğumuz Osmangazi İlkokulu. Bitişikte olan binalar tipik bir Avusturya-Alman mimarisinin özelliğini taşır, tipik.

Niyegoların evi

 

Harun Niyego: Halen bu amblem var. Salomon Yafed. Türkiye’de ilk ecza deposunu kuran kişi, Salomon Yafed.

Nemlizade Sokağı, Raşel Levi ve Kastoryano Apartmanları

30’lu yıllarda Hahambaşı vekilinin yaşadığı apartman

İskele Sokağı

 

Harun Niyego: Bu sokakta, Fransız ilkokulu, Katolik lisesi ve Alman ilkokulu mevcuttu. Ayrıca Almanların lojmanları vardı. Çok popüler bir sokaktı. Nişanlı gençler burada gezinip tur atarlarmış diye anlatırlardı bana.

Eglise Notre Dame du Rosaire

Saint Euphemie Fransız İlkokulu

 

Harun Niyego: Baba tarafımdan bütün akrabalarım burada okudu. Şurası da şu anda Yeldeğirmeni Sanat. Eski Notre Dame du Rosaire Lisesi.

Menase Apartmanı

 

Harun Niyego: Burası Menase Apartmanı. Benim gençliğimin geçtiği apartman. Şimdilerde Ankara Apartmanı oldu.

Kısa bir aranın ardından…

 

Harun Niyego: Yeni bir asra gelinirken Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı bir proje üzerinde çalışmaya başlamıştı. Bu proje gerek semt monografisi gerekse geçmiş dönem Yahudi yaşantısını konu ederek İstanbul Musevi cemaatinin en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Haydarpaşa-Yeldeğirmeni yöresinde yaşam belgeseli olacaktı.

 

Proje gereği bu cemaat ile ilgili anlatılmamış fakat yaşanmış pek çok hikâyeyi kaleme almak, bu semt ile bağları çok eskiye dayanan, yurt içinden ve yurtdışından onlarca kişi ile, onlarca aile ile söyleşiler yapıldı. Sayısız fotoğraf ve belge toplandı. Kaynak yapıtlar ve arşivlerdeki belgeler sabırla, ayrıntılı bir şekilde incelendi. Yani çok ince bir yoldan geçildi ve uzun zaman alan bu çalışmaların nihayetinde toplanan tüm belge ve bilgiler değerlendirilerek Yahudi yaşam belgeseli olarak ‘Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız’ adlı eserde yayınlandı.

 

Sayın KADOS derneği değerli üyeleri, sevgili dostlarım ve eşim… Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız isimli eser, 28-30 Kasım 2005 tarihleri arasında, Ankara Üniversitesi’nde tertip edilmiş olan Uluslararası İspanyol-Türk Sefarad Kültür Tarih Buluşması Sempozyumu’nda konu başlığı olmuş, akabinde sunumu izleyen basınımızdan Hürriyet gazetesi, 21 Ocak 2006 tarihli Cumartesi ekine çalışmamızı taşımıştı.

 

Yahudi asıllı Türk eğitimci, tarihçi, siyaset adamı ve Türk milliyetçisi ve TBMM 7. Dönem Niğde milletvekilliği yapmış Avram Galanti’ye göre, İstanbul’un Anadolu yakasındaki Musevi varlığı, en erken Kuzguncuk mezarlığında bulunan 1562 tarihli bir kayıtla teyit edilmektedir. Evliya Çelebi’nin anlatımlarında da, 17. yüzyılda, şehrin Avrupa yakasında yangın, deprem gibi doğal afetler, veba gibi büyük salgınlar ile camii inşaatından kaynaklanan istimlaklerin Yahudileri etkilediğini ve onları şehrin Asya yakasına doğru göçe zorladığını söyler. Bu göç dalgalarının biri de 1600 yıllarının başında, ünlü Yeni Camii’nin, Eminönü’ndeki eski Yahudi mahallesinin tam ortasına inşa edilmesi sırasında yaşandı. Bu inşaat birçok Yahudi evinin yıkılmasına sebep oldu. Camii inşaatında gözlemci sıfatıyla bulunan Evliya Çelebi, evsiz kalan birçok Yahudi ailesinin, boğazın Asya yakasındaki Kuzguncuk, Üsküdar’ın Bağlarbaşı ve Haydarpaşa sahillerine yerleştiğini yazar. 19. Yüzyılda, Tanzimat Fermanı’yla oluşturulan reformlar, Yahudilerin yaşantısında gözle görülür bir canlanma başlattı. Tanzimat ile gelen bu hareketlilik, Sultan II. Abdülhamit’in saltanatında devam ederek yeni boyutlar kazandı. Bu dönemde hahambaşılık mevkiinde bulunan hahambaşı kaymakamı Moşe Halevi’nin büyük bir hassasiyetle uygulamış olduğu siyasetin Sultan Abdülhamit üzerindeki etkileri derin olmuştur.

 

Bu dönemde Yahudi toplumunun fertleri bankacılık, sanayi, ticaret, tıp mesleklerinde sivrildiler. Devlet bürokrasisinde büyük yerlere geldiler. Osmanlı ve yabancı tebaalı Yahudiler, askeri ve mühendislik eğitimi veren akademilerde tıp, hukuk ve fen-edebiyat eğitmenliğinde bulundular.

 

İstanbul’un çevresinde, bu arada yeni semtlerin ortaya çıkmasıyla çevre de değişmekteydi. Haydarpaşa’da Yeldeğirmeni, Moda gibi semtler, birbirleriyle paralel, birbirlerini dik kesen sokaklarıyla taştan, mermerden; yüksek standartlarda inşa edilmiş apartmanlarla modern bir görüntü arz ediyordu. İtibarı artan ve zenginleşen İstanbul kökenli Yahudi toplumu, bu görünümü dolayısıyla Yeldeğirmeni’ni tercih ederken Rusya, Romanya ve Bulgaristan gibi memleketlerden kopup İstanbul’da yaşama devam etmeyi yeğleyen Yahudiler ise Haydarpaşa yöresini, terk etmekte oldukları şehirlerini andırdığı için çok benimsemişti. Diğer taraftan Rum ve Ermenilerden rahatsızlık duyarak Tokat, Samsun gibi şehirlerden evlerini terketmek zorunda kalan Yahudiler ise Yeldeğirmeni yöresini, Anadolu demiryollarının başlangıcında olması sebebiyle tercih etmiş oldular. Haydarpaşa, Anadolu demiryollarının faaliyete girmesi ile birlikte önemli bir ikmal ve toplu taşıma başı olmuştur. Mütareke yıllarında İslam kuvvetlerinin yörede kamplar kurmaları ve sık sık spor gösterileri tertip etmeleri, bu bölgeyi epey hareketlendirmişti.

 

Babam bana anlatırdı.  Babam 1912 doğumlu. 1919’da da Dağ Hamamı’ndan Yeldeğirmeni’ne taşınmışlar. Şu anda demiryolları sahalarının bulunduğu yerde, Hintli futbolcular ile aralarında tertip ettikleri futbol maçları yaparlarmış. Hintli futbolcuların hiçbiri ayakkabı giymez, nefis bir şekilde futbol oynarlarmış. Ondan sonra da hangi takım kazandıysa, seyretmeye gelen çocukların hepsine de şeker dağıtırlarmış İngilizler.

 

Hareketlenme, Haydarpaşa ve yörelerinde ticareti canlandırmıştı. Oluşan alışveriş ortamı Yahudilerin Asya yakasındaki gözde yerleşim bölgeleri olan Üsküdar’ın Bella Vista diye ünlenmiş Dağ Hamamı bölgesi ile Bağlarbaşı bölgesi ve Kuzguncuk bölgelerinden bu yöreye diğer bir göçün yaşanmasına sebep olurken, göçenlerin ikamet için seçtikleri yerler ise Haydarpaşa’nın en gözde bölgeleri olan Yeldeğirmeni ve Talimhane olmuştu.

İstanbul’un Anadolu yakasındaki ilk büyük apartmanlar; Haydarpaşa koyuna bakan sırtlarda yaptırılan Kehribarcı, Valpreda, Menase, Alaton apartmanlarının sahipleri ve kiracıları çoğunlukla Yahudilerdi.

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında Yeldeğirmeni nüfusu; eşit sayıda Türk ve Yahudi’yle daha az sayıda Rum ve Ermeni’den oluşuyordu. Semtte eczacı, doktor, tenekeci, manav, seyyar balıkçı, aktar, camcı seyyar makaracılar ve terziler Yahudi idiler. Berberlere gelince… Her toplumun birer berberi vardı. Ve doğrudur, hatırlarım, Paskalya gelince herkes kendi Rum berberine giderdi, bizler, o zaman iki Yahudi berber vardı, oralara koşardık. Bir tanesi berber Yasef’di, “kafanı döndür” demez, bir tane patlatırdı, öyle enteresan bir adamdı. Geçenlerde internette resmini gördüm, dükkânının önünde çekilmiş. Bu anlattığım 1950-1960 arası…

 

Yeldeğirmeni’ndeki eczaneler anlatılmaya değer mekanlardı. Eczacı genelde bir gişenin arkasında dururdu. Kapalıydı eczacının bulunduğu bölge, oradan size bakardı. Etrafı iskemle doluydu. Her türlü dedikodu orada yapılırdı. Kahveye gitmeyi yeğlemeyenler orada dedikodu yapardı. Çok kişi orada evlendirilirdi. Gişenin üstünde antik bir büst, büyük bir ihtimalle Hipokrat’ın başı, görmeyen gözlerle size bakardı. Bunlar hep böyle unutulamayacak olan şeyler…

 

Yeldeğirmeni’ndeki eczaneler; Soryano, Rosano ve Tatlıyan eczaneleri ile Kohen’in işlettiği Afiyet eczanesi, eczacı Bonfil’in eczanesi ve Davit Adoni’ye ait Tahmis eczanesi bunlardan bazılarıydı. Bir mahalle vardı Yeldeğirmeni’nde; Paris mahallesi derlerdi. İşgal kuvvetlerinin Anadolu yakasında bulundukları sırada, onların seks ihtiyaçlarını karşılamak için Galata’dan getirilen hanımlar tarafından kullanılan evlerle doluydu burası. Eczacı Bonfil’in de burada birkaç tane evi kiralıktı. Eczacı Soryano varlık vergisiyle baş edemeyince eczanesini satmak zorunda kaldı. Sattığı eczanede de bu sefer kalfa olarak çalıştı. Ama eczaneyi satın alan kişi bu durumu kendisine hiç hissettirmedi. Semtteki eczacılar yalnızca birer farmakolog değil birer psikolog olarak da Yeldeğirmeni’nin insanlarını tanır, onlarla ilgilenirlerdi. Mahallede filan kişinin kızını almak istediğinizde, pekâlâ, eczacı Soryano Efendi’nin fikrini sorabilir, vereceği bilgiye de sonuna kadar güvenebilirdiniz. Soryano Efendi Osmanlı terbiyesi almış, güngörmüş, görgülü bir adamdı. Enjeksiyon yapmadan önce besmele çeker, iğneyi tam batıracakken “adın ne” diye sorardı.

 

Yeldeğirmeni’nin önemli ailelerinden Arditi ailesi, halk arasında ‘kooperatif’ olarak bilinen Kadıköy’ün en eski mağazasının sahibi idi: ‘Ekonomik Kadıköy’. Ermeni kilisesinin karşı köşesi şu anda. Bu işletme The Economic Cooperative Society of London namı altında İstanbul’un sicil numarası 2 olan ilk müesseselerinden biri idi. Whittall ailesi, Moda’da yaşayan İngilizler, bu müessesenin kurucusu imiş. Arditi ailesinin yetiştirmiş olduğu fertlerden biri de Eli Bey’in amcası Yüksek Mühendis Mimar Albert Arditi’dir. Albert Arditi, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Anıtkabir’de gömülü olduğu bölümün yapımında görev almış sayılı kişilerden biriydi. Sayın Arditi, Anıtkabir’in gönderine Türk bayrağını çeken ilk kişi olarak bilinir.  Kendisi, Sayın Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’la yakın arkadaş ve İTÜ de beraber okumuşlardır.

 

Prof. Dr. Marko Benbanaste Yeldeğirmeni’nin ünlü bir başka değeridir. O kadar ünlenmiş bir doktordu ki Atatürk’ün Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisi Nuri Yamut sivil kıyafetle doktorun koluna girerek semtimize, Yeldeğirmeni’ne gelmiş, doktorun evinde misafir olmuştu. Semtte yaşamış ve semt sakilerine yıllarca hizmet vermiş başka ünlü doktorlar da vardı. Bunlar; Doktor Mandil Paşa (Yaşar Kemal’in kayınpederi), Doktor Binbaşı Samuel Benbanaste, Doktor Perahya, Doktor Mary Sullam, Doktor Rezzan Rosller, Doktor Viktor Bitran ve Doktor Albert Benoziyo idi.

 

Kadıköy’ümüzün efsanevi bir lisesi vardır: Saint Joseph Lisesi. Bu lisenin de unutulmaz öğretmeni Dr. Yomtov Garti‘dir. Dr. Garti 93 yaşına kadar Galatasaray Lisesi’nde aktif fizik ve geometri hocalığı yapmıştı. Türkiye’nin teknik işgücünde, eğitiminde, diplomasisinde ve siyaset adamlığında kazandırdığı değerler saymakla bitmez. Yeldeğirmeni’nde doğmuş, büyümüş ve yaşamış bu hocaların hocası değer, Türkiye Cumhuriyeti’nde fizik dalında doktora payesi almış ikinci kişidir.

 

Semtin Bulgar kökenli saygın ailelerinden Alkalay ailesi Sultan Abdülhamit’in müteahhiti idiler. Yeldeğirmeni’nin en varlıklı ailelerinden biriydi. Anlatılanlara göre Yeldeğirmeni semtinin en ünlü sokaklarından olan Hristo Vergi, şimdilerde Misak-ı Milli Sokağı, tümü ailenin özel mülküymüş. Ailenin işleri günün birinde tersine dönünce ellerinde para eden ne varsa, hepsi bir bir satılmıştı. Bu aile mensuplarından biri ile yapmış olduğum mülakatta -94 yaşındaydı bu zat, 1994 yılında- Kadıköy rıhtımında kendilerine ait hususi deniz hamamından bahsetmişti. Kadıköy’ün o zamanında bir özel hamamları varmış, aileye mahsus. Ailenin iflas ettiği bu zor günlerde deniz hamamındaki keresteye o zamanki idarenin el koyduğunu, haczettiğini yani ve Yeldeğirmeni’ndeki karakolu bu kerestelerle inşa etmiş olduğunu anlatmıştı. Bu aile mensubunun aktardığı bir başka şey ise; Yeldeğirmeni’nde Haydarpaşa garının inşası sırasında Alman personellerine mahsus bir okul inşa etmiş oldukları ve Birinci Cihan Harbinde İstanbul’a gelen Kaiser Wilhelm II’nin de Yeldeğirmeni’nde bulunan bu okulu ziyaret etmeden İstanbul’dan ayrılmamış olduğu idi. Biz orada okuduğumuz zaman, orada bir müze vardı. İnanılmaz şeyler vardı. Ben birkaç sene önce gittim, hepsi kaybolmuş, gitmiş.

 

Kimler yaşamadı ki Yeldeğirmeni’nde… Samuel Efendi, Yahudilerin devlet kadrolarında ne gibi değişik görevler üslendiklerinin, devletin çok kritik olaylarda bir Yahudilere ne denli güven duyduğunun en iyi örneklerinden biridir. Samuel Efendi, İstanbul Polis Teşkilatı’nda narkotik bölümünde çalışırdı. Mahmut Şevket Paşa’nın uğradığı suikastte, katillerle giriştiği çatışmada yaralanmış ve topal kalmıştı. Kendisi Galata Deniz Polis Şefliğinde, İstanbul Adli Bölüm Müdürlüğünde ve son olarak Ankara ve İstanbul Polis Kolejlerinde öğretim üyeliğinde bulunmuş, buradan da emekli olmuştu. Samuel Efendinin oğullarından biri, bildiğimiz, eskilerden Neyir mağazalarının sahibi, diğeri de Amerikan ordusunda albay rütbesine kadar yükselmiş bir subaydı. İkinci Dünya Savaşında Normandiya çıkarmasına da vazifeli olmuş, Paris’in işgaline katılan birlikler arasında yer almıştı. Bu zatın aile fertleri ile yaptığım mülakatta Galatasaray Lisesi’nde okurken kendisinin milli güvenlik derslerine doğru dürüst alınmadığını anlatmışlardı. Bundan dolayı da ülkeyi terk etti.

 

Tanıma fırsatını bulduğum Yeldeğirmeni semtinin bir siması da İsrael Kasavi’dir. Yüzü tamamen yanmış, gözleri görmeyen İstiklal Madalyası sahiplerinden, Birinci Cihan Harbi gazisiydi. Kendisi Filistin cephesinde İngilizlere karşı savaşırken ağır yara almıştı.

 

Bunu gösteriyoruz, Acıbadem’de bulunan bir mezarlık. Bugünkü Doğuş Üniversitesi’nin yanındadır bu mekân. Burası boş bir araziydi, etrafı da zincirlerle çevriliydi. Gelir bakardık. Duvarlara taşlar mıhlanmış ancak İbranice yazılar vardı. Sorardık dedemize, babamıza “nedir bu” diye. “Burası şehitlik” derlerdi. Gün geldi bu mezarlıkta yer kalmadı. Ve bu araziyi, şu 300 metre karelik araziyi yeni gömülere tahsis ettiler. Orada epey de gömü sahası açıldı. O duvara da mıhlanmış 18 tane taş… “Nerede bu taşlar”. Bir gün bir gittim, baktım, işçiler kırıyorlar bu taşları, taşıyorlar. Taşıyamadıklarını kırıp atıyorlardı. Abim de yanımda, sordum “ne yazıyor bu taşta” diye. Baktı şöyle -abim İsrail’de yaşıyordu, İbranice çok iyi biliyor- eski İspanyolca lisanıyla “ey gezgin, işit” yazıyor dedi. Yani bir hikâye var onun altında. Hemen cemaat başkanı arkadaşıma ulaştım, o işlemi durdurdum. 11 taşı kurtarabildik. 11 taşın da muazzam öyküler var. Mesela bir tanesinde şu yazıyordu: “çamurların içine düştüm, dört çocuğumu bıraktım, göğe yükseldim…” Böyle öyküler yazılıyordu. Tarih 1916 yani Birinci Dünya Savaşında. Ben inanıyorum; Rumların ve Ermenilerin de böyle çok hikayeleri var.

 

Semt Karay Yahudilerinin gözdesiydi. Bunlardan Yafed ailesinin Kadıköy’de bir ecza deposu vardı. Cumhuriyetin ilk ecza deposudur bu, belki de Osmanlının. Anadolu’da ilkti ve hatırı sayılacak hacimde bir müessese imiş. Bu ailenin Yeldeğirmeni’ndeki evlerinin kapısında ailenin amblemi vardır, hala duruyor.

 

Yöre insanı için çok önemli bir mekân olan Haydarpaşa’nın çayırları ile ilgili babamdan çok şeyler işittim. ‘La Blankeriya’ derlerdi, ‘beyaz tarla’ demek. Bembeyaz bir papatya tarlası vardı, ‘İbrahimağa çayırı’ olarak bilinirdi. O kadar zengin bir papatya örtüsü vardı ki baktığınızda çayırlar yeşil değil bembeyaz bir örtü ile kaplıymış gibi gözükürlerdi. Yahudiler kutsal cumartesi günü sinagoga giderler, sinagog çıkışında da buradaki kır kahvesini tıka basa doldururlardı. Babam İngilizlerin mütareke yıllarında bu çayırda sık sık futbol ve hokey turnuvaları düzenlediklerini, Hintli futbolcuların ayakkabı giymeden şahane maçlar çıkardıklarını, kazananların da etraftaki seyircilere çikolata ve karamela dağıttıklarını anlatırdı. Yöre civarında çayırlık alanların çok olması, gençleri sporla iç içe yaşamağa yönlendirmişti. Bazı gençler de başarılara imzasını atmışlardı. Şimdi bu zat Cemal Gürsel, bu orgeneral Madanoğlu, bu da benim akrabalarımdan biri, Eli Niyego. Bu çocuk 19 Mayıs’ta, Samsun’dan Ankara’ya toprak taşırdı. Her sene de bir madalya alırdı. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde uzun yıllar hizmet etti ve cenazesinde tabutunun yarısını Fener bayrağı yarısını da Türk bayrağıyla uğurladılar. Fenerbahçe Kulübü o şekilde bir uğurlama merasimi yapmıştı ona.

 

Yeldeğirmeni’nde yaşayan halk mesire yeri olarak Taşdelen, Kayışdağı, Alemdağı ve Yakacık’ı pek severdi. O kadar ki 19 Nisan 1905 tarihli El Telegrafo gazetesinde kaşer, diğer bir değişle Yahudilere mahsus helal yemek servisi olan bir otelin ilanına bile rastladık. Zamanın şartlarında buralara gitmek gelmek ancak kağnı arabaları ile mümkündü. Sık sık bahsedilir bizim ailede; Mayıs ayında bir dini bayramımız vardır, o bayramda tüm müesseseler kapanırmış ve tüm aile toplanır, bu kağnı arabalarına biner, arabalara çanak çömlek de yüklenir, Alemdağ’da bulunan Rumların evlerini 15 günlüğüne kiralar, orada yazlığa, tatile giderlermiş. Ara sıra da ineklerin ve bu kağnı arabalarının çıkardığı gürültüden çocuklar korkar, aşağı düşerler, fark edilmezmiş. Belli bir süre geçtikten sonra sayım yaparlarmış; iki tane eksik… Ve bu yol bir türlü bitmezmiş. Sabah güneşin doğuşu ile bütün aile bireyleri kağnılara biner, beş altı saatlik yolculuktan sonra da buralara; Alemdağ’a, Kayışdağı’na varırlarmış.

 

Görüşme fırsatını bulduğum yaşlılar bu yerlere yakın Sarıgazi denilen bir yerde, ormanlık-çayırlık karışımı çok geniş bir araziden sık sık bahsettiler. Hep Mesila Hadaşa-Yeni Yol deyip durdular. Herhalde onlar için önemli bir yerdi. Dedem, Alemdağ’ın eteklerinde olan bu yöreden bahsederken etrafta oraya buraya gitmekte olan, Rusya’dan gelen göçmenleri kendilerine has kıyafetleri ile gördüğünü sık sık anlatırdı. Şöyle bir şey… Hangi sultan olduğunu bilmiyorum… Göçmenleri, Polonya’dan Polonezköy’e kabul ederken bir kısım Katolikleri, onlarla beraber olan Yahudi kesimi de Polonezköy’le sırt sırta olan Taşdelen’e yerleştirmiş sultan. Ve bizimkiler bir süre orada yaşamışlar, Taşdelen’de. Bu yolculuk sırasında oradan geçiyorlar ya, o kağnılarla, dedem bundan bahsediyor.

 

Araştırmalarım sonucunda bu arazinin Jewish Colonisation Association tarafından, 1910 yılında, Bahriye Nazırı Hasan Paşa’dan alındığını tespit ettim. Bulduğum bir haritada… Kudüs İbrani Üniversitesi’nde buldum bu haritayı… Burada yazan eski Türkçelerin hepsini okuttum. Bu konuyla ilgili bir konferans verecektim ama henüz nasip olmadı. Yarı bedeli Rus Yahudilerince ödenen bu arazi 4000 dönümmüş ve 30 Rus Yahudisi bu toprak üzerinde büyük bir çiftlik kurmuşlardı. Bu çiftlikte, o zamanki tarihlerde Filistin’e gitmekte olan Rus asıllı Yahudiler belli bir süre misafir edilir, onlara burada ziraat eğitimi verilirmiş. Bu, o çifliğin mühürü, bakın ne yazıyor, şu İbranicesi. Bunların hepsi İbrani Üniversitesi’nde, öyle bir arşiv var ki bu çiftlikle ilgili, şaşırırsınız. Epey bir döküm var, birgün bana müsaade ederseniz, anlatırım. Yeldeğirmeni gençliği -bu çiftlik üç kısımmış; bir kısmı ormanlıkmış, bir kısmı bataklıkmış, bir kısmı da tarıma müsait bir toprakmış- bu çiftliğe sık sık jimnastik yapmaya giderlermiş. Bu çiftlik, Lozan antlaşmasının mimarlarından olan fakat pek fazla belirtilmeyen Hahambaşı Nahum Efendi tarafından da sık sık ziyaret edilirmiş. İbrani yeni yılında yapılan bu ziyarette -İbrani yeni yılı; hasatın bittiği, Eylül’ün başladığı, Ağustos sonunda denk gelen tarihlerdir- Nahum Efendi ve refakatindakilere, çiftlikte yetiştirilmiş yeni buğday rekoltesinden yapılmış ekmek ve tuz, Rus geleneklerine göre takdim edilmişti. Ayrıca Türkiye’de mecburi ikamet etmek zorunda bırakılan Troçki’nin de zaman zaman bu çiftliği ziyaret ettiği ve bu çiftlikte düzenlenen av partilerine katıldığını tespit ettim. Çiftlik, geçirdiği yangından sonra bir daha toparlanamadı.

 

Benim topladığım bilgi ve belgelere göre çiftlik şöyle bir safha geçirmiş: 1974 yılında, Türkiye’de, bu tür çiftlikler dört tane veyahut da üç tane; Akhisar’da, Balıkesir’de, burada, bir de Silivri’de var bir tane. Gayesi, Filistin’e göç edenlere tarımı öğretmek. 1924 yılında, Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra, Türkiye’deki tarım yasası değiştirilmiş. Bu yasaya göre “yabancılar Türk topraklarında tarım yapamazlar” denmiş. Ondan sonra bu çiftlik kapatılmış. Fakat bu çiftlikler Jewish Colonisation Association tarafından satın alınırken, tıpkı Erbakan’ın yaptığı gibi, bir müesseseye bağlanmamış bunlar, kişilerin adlarına verilmiş. Ne yazık ki kapatıldıktan sonra uzun zaman boşta kalan bu topraklar, İkinci Dünya Savaşında sahiplerinin çoğu canlarını verdiklerinden, sahipsiz kalmışlar ve bu topraklar hazineye intihal etmiş. Şimdi size daha enterasan bir şey söyleyeyim: Gemileri olan bir dostum var ve bu gemilerle İsrail’e devamlı sefer yapar. Bir gün onu ziyarete gittim Nişantaşı’ndaki ofisine.  “Ya Harun” dedi “geçen gün Sarıgazi’deki tapuya gittim. O tapuda bir sürü o sizin şapkalı, böyle saçları şey olan insanlar bir tapu araması yapıyorlar.” İşte onların aramasını yapan topraklar. Ama bitmiş hepsi. Öyle bir hadiseyi de bana anlattılar. O belgeler, resmî belgeler var bende.

 

Yıl 1903… Değerli dinleyiciler… Bu, Ecole Communale Israel ve Haidar-pacha adı altında, yirminci yüzyılın başında, Yeldeğirmeni’ndeki Yahudi talebelere yönelik eğitim vermek amacıyla kurulan bir okul. 1929 yılında kapatıldı bu okul. Bunları Paris’teki Alliance Israeli Universal dökümlerinden topladım. Yahudi gençlere eğitim verme amaçlı kurulmuş, Fransızca tedrisatlı okullar bunlar. Dolayısıyla anneannelerimiz, babaannelerimiz, annelerimiz hep bu okullarda okuduklarından mükemmel Fransızca bilirlerdi. Şöyle bilirlerdi: Anaokulu, ilkokulun belli bazı sınıflarını bitirmiştir… Benim abim Saint Joseph’te okurdu, anlatırdı… Böyle bir Fransızca öğretmişlerdi. Okulun her gün rapor tutup Fransa’ya, Paris’e yolladığı raporlardır bunlar. Muhteşem hikayeler var; semti anlatıyor, okulu anlatıyor… Günlük raporlar: bugün ne olmuş, filan düşmüş; bugün ne olmuş, şöyle bir toplantıya gidilmiş… Bunları derledik, topladık ve böyle bir malzeme haline getirdik. Şu anda bu okulun 200 metrekarelik bir bölümünü yeşil saha olmaktan bunun sayesinde kurtardık. Yeşil saha idi tapuda. Orası yeşil saha gözüküyordu. İki tane okul yapılıyor; bir anaokulu yapılıyor, bir de ilk ve orta.

 

Öyle hikayeler var ki… Mesela birazdan okuyacağım. Bu semtte gündüz kadınlar ne yapar? Sene 1922. Kocayı işe, çocukları okula yolladıktan sonra hemen bir masa etrafında toplanırlar, oyun oynamaya başlarlar. Hiç değişmedi yani. Güneş doğudan doğuyor, batıdan batıyor ama altında her şey aynı, hiç değişmiyor. Saat üçte okul biter, çocuklar aç çıkar okuldan, başlarlar analarını aramaya. Nerede, filan yerde… Hurra, hepsi oraya… Bu arada analar başlar bağırmaya, “ne kadar talihsiziz, okul beşe kadar sürmez, oyun devam etmez”. Adamlar bunları anlatmış burada. Böyle çok hikayeler var; erkekler ne yapar mesela…

 

Haydarpaşa Alliance İsraelite okul müdürünün düzenlemiş olduğu aylık raporların birinde -bu okulun müdürü, Lübnan’dan özel olarak getirtilmiş Haydarpaşa’ya- Yeldeğirmeni’nde yaşayan Yahudi hanımlarından bahsederken bu hanımların vakitlerini iskambil oynayarak geçirdiklerini, ev işlerini ücretli hizmetçilere yaptırıp öğlenleri bir masa etrafında toplanarak akşam saatlerine kadar oyun oynadıklarını, çocukların ise okul çıkışı evlerinde annelerini aradıklarında annelerin bağırıp çağırıp masanın etrafındaki arkadaşlarına şansız hayatlarından ve çocukların öğretmenlerinden şikayetle “okul niye akşam saatlerine kadar devam etmez” diye sitemde bulunduklarını anlatmıştı.

 

Bu semt o kadar sosyal hüviyeti olan bir yerdi ki yok yoktu. Haydarpaşa’da, Yeldeğirmeni’nin arka sokaklarında, Küçük Paris Mahallesi namıyla ünlenmiş bir bölge vardı. Mülakat yaptığım yaşlılar bu yeri bana anlatırken hafiften gülümseyerek seslerini alçaltmışlar, ‘bordel’ demişlerdi, yani genelev. Bu sokak, Birinci Dünya Harbinden sonra işgal kuvvetleri İstanbul’a girince, İngilizlerin Galata’daki evlerden getirdikleri kadınlar tarafından kurulmuştu. Anlatılanlara göre eczacı Bonfil’in bu sokakta kiraya verdiği iki evi varmış.

 

Daha önce anlattığım gibi, 17. yüzyıl sonrası İstanbul’da yaşanan göçler sonucu İstanbul’un Asya yakasında, Haydarpaşa’dan itibaren Marmara denizinin Kadıköy koyu etrafında toplanan Yahudiler, Haydarpaşa Yahudi cemaatini oluşturmuşlardı. Bu cemaatin çekirdeği, Yeldeğirmeni semti olmuştu. 1890 yılında Haydarpaşa Yahudi cemaatinin iki yüz aileye ulaştığını gözlemliyoruz -Avram Galanti’nin kitaplarına göre konuşuyorum. Yahudi kimliğinin korunabilmesi ve bu kimliği etrafa kabul ettirmek için bu semt içinde yeni ve görkemli bir sinagogun yapımı düşünülmeye başlandı. Sinagogun inşa edilmesi fikrinin Haydarpaşa Yahudileri arasında benimsenmesi üzerine, Sultan II. Abdülhamit nezdinde müracaatlar yapıldı. Yeni sinagogun inşası ile ilgili müsaade, 28 Recep 1896 tarihli ferman ile verildi. Fermanda yazılanlara göre, bölgede Yahudi cemaati fertlerine ait 130 hanenin bulunduğu, cemaatin de 700 kişiden ibaret olduğunu anlıyoruz. [Bu fotoğrafta görüldüğü gibi, Yahudiler evlerinin girişindeki kapı tokmaklarını hep parlatırlardı. Benim annem de yapardı, cuma günü bu tokmakların hepsi limonlu suyla parlatılırdı. Diğer bir evin girişinde ise Davut’un yıldızı görülmekte. Çoğu evde de bu işaret vardır.] Fermanda, sinagogun 1100 birimi bahriye tüccarlarından Mişon Efendi -Osmanlı bahriyesinin neredeyse tüm ikmalini Mişon Efendi adında, Yeldeğirmeni’nde oturan bir tüccar yaparmış- ile 500 birimi Salomon Kohen’e ait iki komşu parselden oluşan arsa üzerine, ölçüleri belirlendiği şekilde inşaasına müsaade edildiği, inşaat bedeli olan 2100 altın liranın Hahamhane ve Yahudi cemaatince ödeneceği, bu paranın da kimseye rahatsızlık verilmeden toplanmasına özen gösterilmesi gerektiği belirtilmişti. Yani kimseye rahatsızlık vermeyeceksiniz bu parayı toplarken. Sinagog inşa ruhsatının alındığı ve temelinin atılacağı haberinin semtte yaşayan Rum ve Ermeniler arasında yayılmasıyla huzursuzluk tırmanmaya başlamış, hatta Haydarpaşa ve Kadıköy’de yaşayan Yahudilere karşı katliam planlaması yapıldığı söylentileri yayılmaya başlamıştı. Duyumların II. Abdülhamit ve şehzadesinin göz doktoru olan Elias Kohen Paşa’ya ulaşmasıyla II. Abdülhamit, Rumların sebebiyet verdiği olaylar hakkında bilgilendirilmiş, zor da olsa sultanın himmeti ve himayesiyle olaylar Selimiye kışlasından yola çıkarılan birliklerce bastırılmış.

 

Yahudi toplumu, Tanrı korkusundan, taş kırma ve taşa şekil verme işine hiç bulaşmamışlardır. Dolayısıyla bu toplumdan ne mimarlar ne de kalfalar çıkmıştır. Cemaatin yoksulluğu da buna eklenince, ortaya çıkan ibadethaneler basit ahşap yapılardan öteye gidememiştir. Bu ifadeyi Eli Arditi’nin rahmetli amcası anlatmıştı. Çünkü taşa şekil vermek bizim dinde yasaktır. Ancak Haydarpaşa’da inşa edilen sinagog, benzerlerinden çok farklı bir anlayışla planlandı. Yeni oluşmakta olan modern bir semte yakışan bir anlayışla hiçbir fedakarlıktan kaçınmaksızın inşa edildi. Sinagog, Avrupalı bir mimar Boris Lakev tarafından planlanıp projelendirilmiş, Kutiel kalfa tarafından inşası tamamlanmıştır.

 

  1. Abdülhamit’in saltanatı süresi dahilinde, Batı Trakya demiryollarının inşası dolayısıyla İstanbul’da bulunan Baron Moris Hirsch’in eşi Barones Clara de Hirsch bu mabedin inşası için cömertçe yardımlarda bulunmuştur. Her yıl, Kutsal Kefaret Günü, sinagogda okunan dualarla hala ruhu şad edilir. Anlatılanlardan öğrendiğime göre mabedin inşa edilmesi sırasında semte yaşayanlar yaşlı, genç, fakir, zengin demeden Haydarpaşa rıhtımına yanaşan mavnalardan taş ve inşaat malzemelerini sırtlarında taşıyarak bu inşaata katkıda bulunmuşlardır. Bir tanesi de benim dedemdir.

 

Sinagog, Yahudi yeni yılına rastlayan 3 Eylül Pazar günü hizmete açıldı. Sinagogun ilk din adamı Menahem Fahri’dir. Osmanlı-Rus Harbi sonrası İstanbul’a gelen bir kişiydi. Bilge bir din adamı olan bu zatın kaleme aldığı pek çok eser vardır. Kendisi Osmanlı-Rus savaşında Rusçuktan İstanbul’a göçmüş, Galata Alliance okulunda eğitmenlik yaptıktan sonra Haydarpaşa’ya yerleşmiş, orada da 1917 yılında vefat etmiştir.

 

Sinagogun ana giriş kapısının üstünde bulunan kitabede şöyle yazar:

Benim evim dua evidir

Bütün milletlere açıktır

Bana doğruluk kapısını açınız

Oraya geleyim Allah’a teşekkür edeyim

 

Ev, Eylül ayının sonunda açıldı. Ben birebir yaşadım, gözümün önünde canlıdır bunlar. Çok merkezi olduğu için sinagog, geçeni gideni çok olurdu. Bir de iki sokağı birleştiren bir geçidi vardı arada. Bir o kadar da camii düzayak olmaktan uzak, uzak bir yerdedir o semtte. Kişiler gelirdi, sinagogun kahyasından rica ederlerdi “benim namaz saatim geldi, bana bir yer hazırlar mısın?” Hazırdı o seccadeler. Hemen oraya bir seccade koyarlardı, insanlar namazlarını kılıp giderlerdi. Ben bunu birebir gördüm.

 

Sinagog Hemdat İsrael adıyla Haydarpaşa Yahudi cemaatine kazandırılmıştır. Cemaate bu mabedin yapımı için ferman verme lütfunda bulunan II. Abdülhamit’in adına ithaf edilmiştir. Ona, Yahudi toplumunun şükran ifadesi olarak İbranicedeki ‘hamit’i oluşturan Het-Mem-Dalet-Tav sesiz harflerinden yola çıkılarak bulunmuştur. Aynı zamanda ‘İsraelin şefkati’ anlamına gelir. Tabii devlet olarak değil Yahudi ahalisi olarak bilinmesi gerekir.

 

Sinagogun hizmete açıldığı gün, Yahudi asıllı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Osmanlı nezdindeki sefiri Oscar Strauss hazır bulunmuştu. Bu mabet hizmete açıldıktan on gün sonra, Yahudilerin en kutsal günlerinden sayılan Kefaret Günü (Yom Kippur) dolayısıyla sinagogda bu kez başka misafirler ağırlandı. Bu kutsal günün arifesinde Baron Edmond Rotschild ve ailesi, özel yatıyla Haydarpaşa limanına demir atmışlardı. Kefaret günü dualarını Haydarpaşa’nın bu yeni sinagogunda ifa etmek arzusunda olduklarını, o zamanın Birleşik Devletler sefiri olan Oscar Strauss’a da iletmişlerdi. Sinagog o gün, Baron ve ailesi, sefir ve ailesi ve beraberindeki Yahudi dünyasının ileri gelen pek çok ismini ağırladı. Sinagogun, 1913-1916 yılları arasında, yine Yahudi asıllı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Osmanlı nezdindeki sefiri Henry Morgenthau tarafından da zaman zaman ziyaret edildiğini mülakat yaptığım büyüklerim hepsi anlatmışlardı.

 

Sinagog alanı, kullanım ve onurlandırma bakımından çok ideal bir yerleşime sahiptir. Kimse sırtını Tevrat rulolarının muhafaza edildiği dolaba çevirmez. Bunlar tevrat rulolarıdır.

 

Eli Arditi: En az dört tane olmak zorundadır.

 

Harun Niyego: Ama yedi tanedir bunlar. Bunlara kimse sırtını dönmez. Çok özeldir bunlar. Bu sinagogun mimarisine mahsustur. Sinagogda din adamlarının duayı yönettiği ve hatiplerin konuştukları kürsüyü cemaat her açıdan görür. Sinagogun kubbesinden aşağı doğru sarkan çok görkemli bir avizesi vardır. Bu avizenin bir eşi halen Dolmabahçe Sarayı’nın salonlarının birinde mevcuttur. Bu avize Yıldız Sarayı’nın baş mücevheratçısı Aron Efendi de Leon, diğer bir deyişle Aronaçi El Coyero tarafından, Moda’daki köşkünden çıkarılarak sinagoga hediye edilmiştir Önceleri havagazı ile etrafı aydınlatırken daha sonra semte elektriğin gelmesiyle avizede birtakım değişiklikler yapılmıştır. Bugün hala eski ihtişamını korumaktadır.

 

Sinagogda kutsal Tevrat rulolarının muhafaza edildiği mekânın çatısı ve sütunları, yekpare mermerden yapılmıştır. Bu mekânın sedef kakmalı kapılarındaki sağlı sollu ağaç tasvirleri, kitabı mukaddesin ‘Yaradılış’ bölümünde anlatılan hayat ağacı ile öğrenme ve bilmeyi temsil eden ağaçtır. Sinagogun bu bölümü o günlerde Yeldeğirmeni’nin saygın ailelerinden Rosa ailesi tarafından bağışlanmıştır.

 

Haydarpaşa’da evlenme günü merasimleri de bir başka güzel olurmuş. Sinagogun beyaz merdivenleri, gelinin gelinliği ile uyum sağlaması düşünüldüğünden, beyaz mermerden yapılmıştır. Gelin sinagogun dış kapısından girer ve buradan büyük bir merasimle arabasına binerek giderdi.

 

Sinagogun bünyesinde, gönüllü olarak çalışan hem cemaat idarecileri hem de yöredeki gençler tarafından idare edilen yardım dernekleri de mevcuttu. Bu yardımlar drahoma veremeyen ihtiyaçlı gelinlere, hamile bayanlara ve küçük meslek, iş sahiplerine yönelik yapılırdı. Hasta ve ihtiyaçlı cemaat mensupları ile Bikur Holim denilen bir yardım kuruluşu ilgilenirdi.

 

1890’lı yıllarda Haydarpaşa’nın Yeldeğirmeni semtinde, Ecole Saint Euphemie Fransız Kız İlkokulu -halam burada okumuştur-, Ecole Saint Louis Fransız Erkek İlkokulu -Saint Joseph’in ilkokuludur-, Almanca tedrisatlı okul ve Alliance Israelite’nin cemaat okulu olan Ecole Communale Israelite de Haidar-pacha’nin mevcudiyeti, yöre gençlerinin kültür seviyelerinin oldukça yüksek olduğunu göstermektedir.

 

Nitekim 1890 Kasım ayının El Tiempo gazetesinden öğrendiğimize göre, Haydarpaşa yöresinde Jeune Union Litterarie de Haidar-pacha adı altında bir de dernek bulunuyormuş. 1890 yılında bir kültür derneği var Haydarpaşa’da gençler için.

 

Yeldeğirmeni’nde yaşamış, yaşları ilerlemiş büyüklerimle yapmış olduğum söyleşilerde, 1920’li yıllarda, semtte Circle Israelite İçtimai Yardım Derneği adı altında bir kulübün Haydarpaşa Yahudi cemaati mesuplarına hizmet vermekte olduğundan hep bahsettiler. Buraya orta yaş ve üstü cemaat mensupları gelir, aralarında sohbet edip, gazete okuyup iskambil ve tavla oynarlarmış. Florya pastanesi vardır köşede, onun hemen yanı. Bu dernek aynı zamanda semtteki ihtiyaçlı aile ve kişilere de sosyal yardımları organize edermiş. Zaman içinde semtin gençleri büyüklerine müracaat edip bu derneğin çatısı altında kültürel faaliyetlerde bulunmak istediklerini bildirerek kendilerine bir oda tahsis edilmesini istemişler. Amaçları burada bir kütüphane kurmak, umuma açık müsamereler, müzikli gösteriler ve bu gibi faaliyetler tertip etmek imiş. Talepleri olumlu karşılandıktan sonra gençler, kültür bölümünü Circle Israelite Section Litterarie adı altında faaliyete sokarlar. Bu kulübe gençler teklif edilirler ve araştırmalar tamamlanınca üye edilirlermiş. Düşünebiliyor musunuz, Mösyö Garti’nin bu derneğe girebilmek için müracaat mektubu… Kültür bölümünde çalışan gençler, toplantılarını İstiklal Marşı ile açarlarmış. Tutanakların birinde de Onuncu Yıl Marşının söylendiği belirtilmiş. Ben o tutanakları gördüm.

 

Cumhuriyetimizin onuncu yıl kutlamaları dolayısıyla gençlerin ampullerle aydınlattıkları muhteşem bir zafer takını Yeldeğirmeni’nin merkezine monte etmiş oldukları söylenir ve “ne mutlu Türk’üm diyene” cümlesi yerine “Türk’üm, ne mutlu bana”, arka yüzüne de “Musevi vatandaşlar” yazmışlardı. Bunun fotoğrafın kolilerin birinde olduğu söylendi bana. Yazık olmuştur.

 

Elimdeki belgelerde, Türkçenin yörede yaşayan Yahudiler arasında yaygınlaşması için kültür bölümünde çalışan gençlerin yoğun faaliyet içinde gayret sarf ettiklerini gördüm. Yine bu derneğin kültür bölümünde çalışan gençlerin aralarında tertip ettikleri ilmi, edebi çalışmalar o kadar çok vakitlerini almaya başlamış ki zamandan tasarruf için steno kullanılması düşünülmüş. Bununla ilgili olarak üyelere yönelik steno kursları açmışlar. Eski Türkçe yazmayı bilenlerin stenografiyi daha çabuk kavradıklarını da anlatmışlardı.

 

Kültür bölümünde çalışan gençlerin vazgeçilmez faaliyetlerinden biri de müzikal dinletilermiş. Kendi aralarında kurmuş oldukları orkestra ile sık sık müzikal gösteriler tertip ettikleri, zaman zaman Şark Musiki Cemiyeti gibi toplulukları derneklerinde müzik dinletisi vermeleri için davet ettikleri elimizdeki tutanaklardan anlaşılmaktadır.

Yörede gençlerin spor yaptığı Bar-Kochba Derneği Boks Kulübü de mevcuttu.

 

Birinci Dünya Savaşından önce, Yeldeğirmeni’nde Yahudi ve Hıristyan nüfus Müslümanlara nazaran çok daha fazla idi. Bunun sonucu olarak semtte faaliyette olan okulların ikisi Katolik, biri Protestan, biri de Yahudilere yönelik eğitim vermişlerdir. Bu okullar ilk mektep seviyesinde idi. Altı senelik tedrisatı olan bu okulları bitiren talebeler, sonra hayata atılırlar ya da erkekler için Moda’daki Saint Joseph, kızlar için Dame de Sion Fransız okullarında eğitimlerine devam ederlerdi. Yahudi cemaatinin okulunu bitiren talebeler ise Fransız elçiliğinde ayrı bir imtihandan geçtikten sonra ilkokul diplomalarını alırlarmış.

 

28 Ağustos 1895 tarihli El Tiempo gazetesinden anladığımıza göre, Haydarpaşa Yahudi cemaatinin Yeldeğirmeni’ndeki okulunun geçmişi bu tarihlerden daha evveline gitmektedir. 1902 yılında bu okulun mevcudu 182 talebedir. Ancak daha mükemmel Fransızca öğrenmeleri için bazı Yahudi aileler çocuklarını semtteki Hıristyan okullarına da yollamakta idiler. Her ne kadar Yahudi okulunda ağırlıklı olarak Fransızca dilinde eğitim verildiyse de İbranice ve Türkçe dersleri çok daha önemli idi. Tarih Vakfı’nın yayınlarının birinde, Haydarpaşa cemaat okulu için güzel bir bahçe ile yakınlarında yeterli oyun sahalarının mevcut olduğunu yazmaktadır.

 

Haydarpaşa cemaat okulu, ilk zamanlar Paris’teki merkezden gönderilen müdürler tarafından yönetilmişti. Ancak daha sonraları cemaat bireyleri ile bu idareciler arasındaki uyuşmazlığın artması sonucu, yerel cemaat yöneticileri cemaat okuluna kendi seçtiği idarecileri atamışlardır. 1924 yılına gelindiğinde, Maarif Vekaleti, Yahudi ilkokullarında öğretim dili olarak Türkçe ya da İbranice seçme mecburiyeti getirmişti. Ancak Yahudilerin neredeyse tümünün Ladino konuştuğu hesaba katılırsa, Fransızca bir öğretim dili olarak Yahudilerin hayatından uzaklaştırılmıştı. Ladino ise öğretim dili olarak elverişli görülmediğinden Haydarpaşa Yahudi ilkokulunda öğretim dili Türkçe olmuştu. Altı yıllık tedrisatı olan bu okul, Haydarpaşa Yahudi ilkokulu, 1935 yılında kapandı.

 

Sanmayın ki Yeldeğirmeni’nde her şey yolunda gitti. 1921 yılında gelişmiş bir Yahudi cemaatinin yaşadığı Üsküdar’ın Bella Vista bölgesinde çıkan yangın her şeyi silip süpürmüş, evsiz barksız kalan pek çok Yahudi ailesi ağırlıklı olarak Yeldeğirmeni’ne göç etmiş. Bu yangından tam bir sene sonra, 27 Temmuz 1922 yılında, Yeldeğirmeni semti büyük bir yangınla daha tanışmıştı. Andonaki adlı bir Rumun evinde patlıcan kızartması yaparken alev alan yağlar, evin tutuşmasına sebep olmuş. Şiddetli poyrazın da tesiriyle öğlen saat üçte çıkan yangın, tulumbacıların da yetersiz kalmasıyla söndürülememiş, gece yarısı saat ikide sinagogun duvarlarına kadar geldiğinde mucizevi bir şekilde kendi kendine sönmüştü. Bu yangın İbrahimağa civarında bir evde başlamış, muazzam miktarda evi kül etmiş. Bu yangında, 170’i taş olmak üzere, 280 adet bina yanmış, 300 Yahudi ailesi de felaketi yaşamıştı. Valpreda, Menase ve Levi Kehribarcı apartmanlarında yaşayan birçok varlıklı Yahudi ailesi çok büyük zarar görmüşlerdi. Kaynak, o günkü Zafer gazetesidir. Birçok can kaybı dahi olmuş, toplam binden fazla aile açıkta kalmıştı. Bu yangın sonrası Yeldeğirmeni semti bir daha eski günlerini göremedi.

 

Ben 1950 yılında Yeldeğirmeni’nde doğmuş, çocukluğumu ve gençliğimi bu semte geçirmiş biri olarak Yeldeğirmeni’ndeki mozaiği dolu dolu yaşadım. Çocukluğumda semtin sokaklarında işitilen lisanın Ladino olduğunu hala hatırlarım.

60’lı yıllarda Yeldeğirmeni semtinin Yahudi sakinlerinin şehrin Avrupa yakasını, Moda semti ile Caddebostan ve civarlarını yaşanacak yeni yerler olarak tercih etmeleri, bilhassa Saint Joseph Lisesi’nden mezun gençlerin de dış ülkelerdeki üniversitelerde okumak için Yeldeğirmeni’nden ayrılmaya başlaması, semtin Yahudi nüfusunun gitgide azalmasına sebep olmuş ve bugünlere gelinmiştir. Bugün semtte iki veya üç Yahudi ailesinin yaşadığını tahmin ediyorum.

 

Bu semtin bağrından halen yaşamakta olan veya bu dünyadan göçmüş nice hayırsever kişiler, isim yapmış doktorlar, avukatlar, teknik adamlar ve din adamları çıkmıştır. Hemdat İsrael Sinagogu bu insanların gençliğe adım attıkları, evlendikleri günlerin mutluluğunu paylaşmış, yakınlarını kaybettiklerinde ise onların acılı hislerine ortak olmuştur. Bugünlerde yörede artık sokaklardaki eski ihtişam kalmamış. Ama Hemdat İsrael hala ayakta ve yukarıda sözünü ettiğim olaylar ile kişileri, ailelerine ve etraflarına hatırlatarak inatla ölümsüzleşme çabası içindedir.

 

Konuşmamdaki bilgiler, Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı’nın desteğiyle hazırlanmış ‘Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız’ adlı eserden alınmıştır.

 

Hepinize çok teşekkür ederim beni dinlediğiniz için.

 

 

 

************

 

HARUN NİYEGO

 

1950 yılında, İstanbul’un Kadıköy Yeldeğirmeni semtinde doğdu. 1972’de İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesi’nden mezun oldu ve kimya mühendisi olarak çalışma hayatına atıldı. İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde Tekstil Teknolojisi ve Tekstil Kimyası alanında yüksek lisans çalışmasını tamamladı. 1977’de ticaret hayatına atıldı ve tekstil sektöründe hizmet verdi.

Ailesinin 200 yıllık geçmişi olan Yeldeğirmeni semtindeki Hemdat İsrael Sinagogu’nun 100. yılı kutlamaları kapsamında Sami Yanni ile birlikte “Haydarpaşa’da geçen 100 yılımız” kitabını hazırladı. Bu kitap ile ilgili olarak Ankara Üniversitesi’nde, Türkiye Yahudi cemaatinin çeşitli kurumlarında, Kadıköy Belediyesi’nde, Türkiye Seyahat Acenteleri ve İsrail’de konferanslar verdi.
“Haydarpaşa’da Geçen 100 Yılımız” kitabı, 19 ABD üniversitesi kütüphanesinde yer almakta ve pek çok internet sitesi üzerinden erişime sunulmaktadır.

 

ELİ ARDİTİ

 

1961 yılında, İstanbul’da doğdu. İspanya Barselona Katalunya Üniversitesi’nde turizm eğitimi aldı. 1988’de turizm sektörüne atıldı. 1999’da kendi turizm seyahat şirketini kurdu.

Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

17 Mayıs 2019

Kadıköy Ermeni Cemaati Tarihine Bir Bakış
Krikor Damatyan

Hemen İndir

“Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi, Bir Yıllığın İzinden”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Bir Yıllığın İzinden, Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi”

 

17 Mayıs 2019, Moda Kültür Cemiyeti

 

Moderatör: Sevan Ataoğlu

Konuşmacı: Krikor Damatyan

 

 

Sevan Ataoğlu: Pari yegak, yassas, şalom ve merhaba…

 

Ramazan ayının cuma gününde, aydınlık ve umut dolu gözlerin huzurunda, Rumlara ait bir mekânda Ermenilerin tarihini dinleyecek olmak Kadıköy’ün, Kadıköylülerin kültürel çeşitliliği nasıl sindirebildiğini anlamaya, anlatmaya yetiyor sanırım.

 

Kent sohbetlerimizin bugünkü oturumunda yine Kadıköyü’müzün tarihine uzanan bir yolculuğa çıkacağız. Bu yolculukta rehberimiz, günün konuşmacısı Sayın Krikor Damatyan olacak. Sayın Damatyan ‘kıdemli peder’ rütbesi ile Kadıköy Surp Takavor ve Kartal Surp Nişan Ermeni kiliselerinde din görevlisi olarak hizmet veriyor. Ermeni kilisesinde görevli din adamlarının tarihten bugüne araştırmacı, yazar, müzikolog, tarihçi kimlikleriyle eserler verdiğini biliyoruz. Damatyan da bu ekolün bir temsilcisi. Türkiye Ermenileri Patrikliği ve Kadıköy Surp Takavor Kilisesi bünyesinde pek çok eser hazırladı, hazırlamaya da devam edecek. Birkaçından kısaca bahsetmek isterim…

 

Sayın Damatyan, 2005’te, Ermeni harflerinin tasarımının 1600. yıldönümünde, Türkiye Ermenilerinin dini eğitim tarihinde özel bir yeri olan Armaş Ruhban Okulu hakkında kapsamlı bir sergi ve yayın hazırladı. Bu sergi semtimizin Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nde açıldı. Karaköy’de 100 yılı aşkın bir süredir eğitim vermeye devam eden Getronagan Okulu’nun kuruluş tarihçesini yine kendisi kaleme aldı. Kadıköy’ün tarihi isimlerinden Hovhannes Kalfa Isdepanyan’ın anılarını yayına hazırladı. Bu eser Kadıköy Ermeni cemaati tarihinin ayrıntılı olarak incelendiği 5 ciltlik ‘Kadıköy Yıllığı’ adlı eserinin de bir nevi itici gücü oldu.

 

Sayın Damatyan’ın sunumunun da temelini oluşturan bu külliyat beş bölümden oluşuyor. Eserin ilk cildi ‘Kadıköy’ün Tarihinden Bugüne Adımlar’ başlığını taşıyor ve kadim Kalkedon’dan Kadıköy’e uzanan tarihte Ermenilerin varlığını derliyor. İkinci ciltte Kadıköy Ermeni kilisesine geçmişten bugüne hizmet etmiş ruhani önderler tanıtılıyor. Üçüncü cilt, semtin Ermeni cemaatinin sivil yöneticilerine, onların sosyal hizmetlerine ayrılmış. Kadıköy Ermenilerinin eğitim kurumları, kurdukları dernekler ve diğer sosyal kurumlar da dördüncü cildi oluşturmuş. Kadıköy Yıllığı’nın son cildinde, cemaatine ve semtine kayda değer hizmetlerde bulunmuş kişilerin biyografilerine yer verilmiş.

 

Sayın Damatyan’ın sunumu -bugün bu konuyla ilgili ilk kez Türkçe bir sunum yapacak- ‘Kadıköy Ermeni Cemaati Tarihine Bir Bakış’ başlığını taşıyor. Bizans imparatorluğu döneminden başlayıp, Osmanlı dönemine, oradan Cumhuriyet tarihine uzanacağız. Ermeni imparatorları tanıyacak, Ermenice hazırlanan haritalardan semtimizin tarihine bakacağız. 19. yüzyıl Kadıköy çarşısından çok ilginç bilgiler verecek, dönemin ticari ve sosyal yapısından da bahsedecek konuşmacımız. Ermenilerin dini yapılanması, eğitim-öğretim hayatı, sosyal dayanışma pratiklerine dair bilgiler de sunumda yer alıyor.

 

Bitiminde, eğer merak edenleriniz olursa Ermenilerin günümüz Kadıköyü’ndeki varlığına dair de bilgilerimizi paylaşırız.

 

Kadıköyü Bilim Sanat ve Kütür Dostları Derneği’ne, proje ekibine, katılımınız için sizlere teşekkür ederek sözü daha fazla uzatmadan Sayın Krikor Damatyan’a veriyoruz…

 

Krikor Damatyan: Hepinizi saygıyla selamlarım, sevgiyle selamlarım.

Şahsıma yapılan sitayişkar sözlere çok teşekkür ederim. Sağ olun, var olun. Öncelikle belirtmem gereken bir şey var ki ben tarihçi değilim. Sosyolog da değilim. Sadece geçmişe saygısı olan, kurumlara hizmeti geçen insanların hatırlanması yolunda hizmet vermeye ant içmiş bir kişiyim.

 

Bu çalışma gerek Kadıköy’ün tarihi ile ilgili olan kısımları gerek kişisel, aile tarihleri ile ilgili kısımları olan bir kitap. Bunların yayınlanması, bu duruşumun bir tezahürü. Ve ben burada, öncelikle, neden bu şekilde davranmayı seçtim; çünkü ben meslek itibariyle eczacıyım. Eczacılık fakültesinde okuduğumuz zaman, benim kıymetli bir hocam vardı. Kendisini rahmetle anıyorum: Prof. Dr. Turhan Baytop. Kendisi derdi ki “insanlar kendilerinden önce hizmet edenleri anmalılar, rahmete vesile olur”. Ben onun bu sözünü hiçbir zaman unutmadım. Ve gerçekten de o sözün doğru olduğunu, yerinde bir söz olduğunu her zaman hatırladım. Ve aklımın bir tarafına yazdım. Hiçbir zaman da unutmayacağım.

 

Şimdi bunu söylerken, rahmetle anacağım iki din büyüğüm var, sözlerime başlamadan. Bunlardan birisi Patrik Mesrob I. Naroyan, ikincisi de son zamanlarda kaybettiğimiz Patrik Mesrob II. Mutafyan. Birincisi bizim İstanbul’daki cemaat tarihimizde kurumların tarihçelerinin yayınlanmasını promote eden kişidir kendi patriklik döneminde. Kilise, koro ve okulların ve hizmet kurumlarının jübile tarihleri gelince, bunları mutlaka bir kitap ile ölümsüzleştirmiştir. Dolayısıyla onun başlatmış olduğu çizgiye devam eden bir kişi olarak görüyorum kendimi… İkincisi Patrik Mesrob II. hazretleri ise bizi Kadıköy alanındaki kitaba çalışmaya sevk eden kişidir. Kınalıada ile ilgili bir çalışmamız vardır. O çalışma yapıldığı zaman -kilisenin 150. yıldönümü ile ilgili- kendisine demiştim ki “bizim Kadıköy’deki kilisenin 150. yılı geliyor”. “E ne durmuşsun” dedi “otur bir kitap hazırla”. Ben de “peki” dedim, “zaten başlamıştık” dedim. Ve onun o sözü, memnunum ki hayata geçti. Ben çalıştım ama bunun yayınlanması yolunda hizmet eden kişileri hiçbir zaman unutmamak gerekir. Kalfanın kitabının yayınlanmasına Sayın Arsen Yarman sponsor oldu. Diğer beş ciltlik kitabın yayınlanmasına da Kadıköy kilisemizin vakfı sponsor oldu. Burada kendilerine teşekkür ediyorum.

 

Bu büyüklerimizi rahmetle andıktan sonra, öncelikle, çok daha önceden yaşamış olan Bizans imparatorluğu döneminde, Ermeni asıllı imparatorların varlığını biliyoruz. Ermenice kitaplardan da bunları okuduk. Hatta Türkçe yayınlarda da okuduk. Ve bunların Kadıköy’deki izlerini… Ve bu izler çok enteresan, özellikle hayır işleri bunlar. Öncelikle bunların isimlerini hatırlamak gerekirse… Bizans tarihlerinde Mavrikios ismi ile geçiyor, bir huzurevi açtığını öğreniyoruz: Makedonya hanedanlığından I. Basileios. Onun da bir kilise inşa ettiğini, huzurevini ve toprakla dolan su sarnıçlarını temizlettiğini öğreniyoruz. VII. Konstantin Porfirogennetos’un ise yapmış olduğu hayır işi, kendisinden önce yapılmış olan huzur evini, ek binalarla yapılandırması. Dördüncü bir isim çok daha güzel bir isim: Yannis Çimişges, imparator. Kadıköy’de bir cüzzam hastanesi kurmuştur. Ve bu hastane ile yetinmeyip kendi varlığını, tüm maddi varlığının bir kesimini bu cüzzamlıların tedavisi, tesellisi ve barınması için ayırmış ve maddi varlıkla desteklemekle de kalmamış kendisi fırsatını buldukça gelip o insanlarla birlikte sofrasını paylaşmış, onlarla birlikte yemek yemiştir. Dolayısıyla bu dört imparatoru, burada bir yerde, rahmetle anmak durumdayız, kendi yaptıkları hayır işlerini hatırlattıktan sonra.

 

Şimdi Kadıköy’deki Ermenilerin yerleşimine baktığımız zaman, öncelikle klasik kitaplar var, üç kitap var. Bu üç klasik kitabı incelediğimizde; birincisi Başrahip Kemahlı Krikor’un günlüğüdür. Bu insan, Celali İsyanları sırasında Kemah’tan göçmüş olan kişilerin başında gelip Tekirdağ ve ardından İstanbul’a yerleşmiş olan birisidir. Kendisinin bir günlüğü var. İstanbul’un o çalkantılı döneminde, cemaat içindeki çalkantılı dönemlerde, İstanbul’a gelmiş ve orada Kadıköy’le ilgili bir anısını hatırlatmıştır. Bir kızın kaçırılması ve onun kurtarılması macerasını anlatır günlüğünde. Fakat bu münferit bir kişidir. Dolayısıyla buradan yola çıkılarak bir cemaat varlığı söz konusu edilmez.

 

Polonyalı Simeon. Seyahatnamesinde, Kadıköy tarafında bir cemaat ve kilise varlığından bahsetmez.

 

Üçüncü isim ise çok önemli birisi, kendi yaşadığı çağın çok aydın bir kişisi: Eremya Çelebi Kömürcüyan. Günlüğünde iki yerde Kadıköy’ü zikreder. Bunların birinde çok tanınmış olan bir rahibin İstanbul’dan ayrılması vesilesiyle Kadıköy’ün karşısındaki çayırda bir yemek sofrası kurulduğunu hatırlatır ve o rahibin de takdisini aldıklarını nakleder. Bundan başka bir de karşı tarafta yapılan bir düğüne katılan bir Ermeni din görevlisinin Kadıköy’e tekrar dönüp orada kendi evine geçtiğini nakleder. Buradan Kadıköy’de o zaman bir din görevlisinin yaşadığını anlıyoruz fakat bir cemaat hayatının olduğunu öğrenemiyoruz. Dolayısıyla bu üç ayrıntıyla bizlere konuşan kişiler, eserlerinde hiçbir zaman bir cemaatin varlığından bahsetmemektedir.

 

Yayınlamış olduğumuz Hovhannes Isdepanyan’ın anı kitabından, biz, Kadıköy’ün ilk yerleşen Ermenilerinin kendi ailelerinden gelen isimlerini öğreniyoruz: Gazer dede, onun oğlu Melkon, onun torunu Giragos. Üçünün ismi, kendi yazmış oldukları biyografik anlamdaki ailesinin tarihçesi maiyetindeki kitapta geçiyor. Kadıköy’e yerleştiklerini, Kadıköy’de kereste işiyle uğraştıklarını, marangozluk gibi işlerle uğraştıklarını biliyoruz. Bu aileden kalfa Giragosyan -ki kitabın yazarının dedesi oluyor- tanınmış bir dülger. Kadıköy’de bir ünü var. Kadıköy’de ahbaplık kurduğu Müslüman çevrelerde bazı inşaat işlerine girişmiş. Bunlardan en önemlisi Fındıklı’daki köşklerin onarımı ve bu evlerin sahiplerinin memnun olduklarını anlıyoruz. Bunun dışında Sarıgazi köyündeki türbenin yanındaki çeşmenin onarımını gerçekleştirdiğini ve Selimiye kışlasında kullanılacak kerestelerin temini için İzmit tarafındaki ormanlarda çalıştığını anılarından öğreniyoruz. Özellikle Sarıgazi’deki çeşmenin onarımı çok enteresandır. Malum ki o zaman bu kadar ulaşım yok. Sarıgazi, Kadıköy’den uzak bir mekân ve kimse cesaret edemiyor oraya gitmeye. O diyor ki “ben giderim”. Gidip o işi bitiriyor, bittikten sonra insanlar memnun kalıyorlar ve kendisi için epey sermaye oluşturacak bir gelir temin ediyor.

 

Bunun yanında, Kadıköy’e yerleşen cemaat mensuplarını özellikle Hasköy taraflarından gelmiş olan sarraflar teşkil ediyor. Yazlık için köye gelirlermiş ve sayfiye amaçlı geldikleri zaman -burada Caferağa mescidi var, Caferağa Camii var- o Cafer Ağa, kendi elindeki toprakları bu insanlara verip onların yerleşmesini sağlamak istemiyor. O insanlar bu toprakları alıp yerleşmiş, ev sahibi olmuşlar. İlk olarak sarraflar buraya gelmişler. Daha sonra iş büyümüş ve balıkçılara da konutlar tahsis edilmesi için yerler verilmiş. O insanlar da kendi yerlerini bulmuşlar ve dolayısıyla cemaat hayatı ufak ufak oluşmaya başlamış.

 

Biz Kadıköy’deki kilisenin ilk olarak inşa edilmesi hakkında bilgi sahibi olmak için araştırdığımız kayıtlarda öncelikle şunu gördük: Kadıköy’de bir din görevlisi var. Bu insanın yaşadığı ev, eski zamanlarda kabul edildiği gibi ‘papaz menzili’ olarak tanınır. Orada insanlar yanyana gelirler, dua ederler, kitap okurlar, incil vaaz ederler. Ama kilise olarak tanınmaz, kilise olarak bilinmez. Kadıköy’deki ilk resmi kilise binası, ilk olarak 14 Ocak 1721 tarihli inşaat ruhsatındaki padişah fermanıyla inşa edilir ve Meryem Ana’ya ithaf edilir. Burada görsel olarak ilk Ermeni kilisesinin inşaatının ruhsatını görüyoruz: Bunların üzerinde cemaatin yapmış olduğu müracaat var, bu müracaat üzerine yapılacak işlem hakkında verilen talimat var, diğer taraftan o yapılan işlem hakkındaki talimatı alan kişilerin raporu var, en sonunda da bunun böyle yapılmasının uygun olduğu hakkında emir yazısı var. Bu yapılan ilk kilise tabii biraz o zamanın şartlarına göre inşa edilmiş bir kilise olup derme çatma bir kilise olmuştur. Bu derme çatma kilise binasının çatısı tabii zamanla aşınıyor ve yağmur ve kar sularından etkileniyor. Ve böylece 1741 yılında, tekrar ilk olarak, bir yenilenme işlemi var Patrik Hagop Nalyan zamanında. Burada okuduğumuz gibi, binanın tavanları hasırlarla, kutsal sofranın olduğu kısım kiremitle örtülmüş: “Kar ve yağmur yağdığında, cemaat ve ayini icra eden din görevlisi, bunların etkisinden korunamıyorlardı” diye o zamanki sıkıntı dile getirilmiştir.

 

Burada, 1791 tarihli bir harita görmekteyiz. Şu aşağıdaki kalıntısında, şu kısım; Khalkedon kısmı, Kadıköy kısmı ve orada üç işaret görüyoruz… O işaret bize şunu gösteriyor: işaretin bir tanesi Ermenilerin yaşadığı köyleri gösteren bir işaret, bir tanesi Ermeni kiliselerini gösteriyor, diğeri de Rum kiliselerini gösteriyor. Dolayısıyla 1791 tarihli bu haritadan, Kadıköy’ün şu çevresinde, 1791 tarihinde Ermenilerin yaşadığını ve orada bir Rum bir de Ermeni kilisesinin olduğunu öğreniyoruz.

 

Yine Hovhannes kalfanın yazmış olduğu hatıra kitabında, Kadıköy tarafında bol miktarda bağ ve bahçenin olduğunu öğreniyoruz. Bunlardan bir tanesi olan Lutfi Khaçaduryan isimli vatandaş -daha sonra aynı ismi taşıyan, kendi torunudur mutlaka- antikacılıkla tanınmıştır Kadıköy’de. Bu kişi, bir gün bahçesini sürerken, çalışırken, III. Selim tebdili kıyafet gelir ve kendisini takdir eder, onunla birlikte çalışmaya başlar. Giderken de memnuniyetini ifade etmek için kendisine iki altın kese verir. Ve bu kese kendi eline geçtikten sonradır ki gelenin padişah olduğunu öğrenir.

 

Sultan III. Selim döneminde, İngiliz donanması gemileri İstanbul önünde demirliyor ve demirlerlerken tabii, III. Selim İstanbul’da müstahkem mevkilerin inşaatını emrediyor. Bu mevkiler, karşı tarafta, Avrupa kıyısında inşa edildiği kadar bizim tarafta, Kadıköy ve Moda tarafında da inşa edilmiş. Ve inşa için, tabii, malzeme gerekiyor. O malzeme de bizim hatıra kitabının yazarının dedesi kalfanın kereste dükkanından, inşaat malzemesi satılan dükkanından temin ediliyor. Sonra kendisine ödemek kaydıyla alınıyor malları. Zamanı gelince kendi alacağını tahsil için dilekçe verdiğinde, kendisine soruluyor; “senin alacağın kaç paradır? Kaç paralık mal verdin?” “Ben şimdi nasıl bileyim, kayıt tutmadım ki. Hepsini aldılar” diyor. Ona bir rakam söylüyorlar, “bu kadar olabilir mi” diyorlar. “Yok, o kadar olamaz” diyor. “Şu kadar olur mu” diyorlar, “o olabiliyor” diyor. Devlet, o ikinci rakamın üzerinde -kendi dükkânını aşağı yukarı iki sene kapalı tutarak çalışamadığını göz önünde bulundurursak- ona hakkından fazlasını veriyor ve o şekilde o da iki sene önceki zararını telafi etmiş oluyor.

 

Şimdi Kadıköy’de, 1721’de inşa edilen kilise… Tabii ki 1814 yılına kadar geliyor bir şekilde, ikinci onarımdan sonra. Fakat bir yerde bu kâfi gelmiyor ve onun eskimiş, harap olmuş kısımları gözönünde bulundurularak yeniden inşa edilmesi dileği sunuluyor. Bunun en büyük hayırseveri, o zamanın ekmekçiler sınıfının nizam ustası ve Bab-ı Serasker ekmekçibaşısı Harutyun Amira Noradungyan. Kendileri hem önayak oluyor hem de bizzat maddi katkısını sunuyor ve 1814 yılında kilise ibadete açılıyor. Ve derler ki bu kilisenin fermanının alınmasında Ladikli Ahmet Ağa’nın yardımları da olmuştur.

 

Bu da kilisenin görsel olarak inşa fermanı.

 

Bu, Kadıköy Belediyesi’nin yayınladığı rahmetli doktor Müfit Ekdal’ın eserinden alınmış bir resimdir. Kendisi, o zamanki Ermeni kilisesini eski hali diye zikretmiş, burada paylaşıyoruz. Aşağı yukarı konum olarak aynısı. Kapı giriş yönü, cephesi, aynısı. Kubbesi tabii bugünkü gibi değil, benzemiyor. Yani konum ve etrafı yönünden benzeşiyor. Yani Kadıköy çarşısı.

 

Kadıköy kilisesinin bir yerde kutsal bir emaneti var. Nasıl ki ordularda sancak önemlidir, diyebilirim ki biz de bunu gözümüz gibi saklarız. Çünkü bu bir kutsal emanettir. Nedir bunun ismi; ‘kutsal çivi reliği’. Bu, ‘kutup’ anlamını taşıdığı kadar aynı zamanda ‘çivi, mıh’ anlamını da taşır. Ve bu nedir, nerenin kutsal çivisidir? Nakledildiğine göre, geleneksel olarak İsa mesihin çarmıha gerildiği o çarmıhın üzerine bir yafta konmuştur. O yuvanın üzerinde “Nasıralı İsa, Yahudilerin kralı” yazan bir yafta vardır, üç lisanda. Bir şekilde bu Kemah tarafına ulaşır ve oradan, biraz önce ismini zikrettiğim Kemahlı Krikor -insanlar buraya gelince onlarla beraber gelir- Tekirdağ’dan küçük bir parçayı alıp yeniden inşa edilmiş bu kiliseye hediye ederler. Bu o kadar önemlidir ki… Özellikle her cumartesi günü hastalara şifa duası yapılırdı ve kesinlikle kiliseden dışarı çıkarılmazdı. Ve hatta “kim kiliseden dışarı çıkarır, ona lanet olsun” denilmiştir. Biz hiçbir zaman onu kiliseden dışarı çıkarmayız.

 

Hovhannes kalfanın o zamanki kıyafetini gösteriyoruz. Biz bunu yine kalfanın kitabından alıyoruz. Kendi dedesinin resmini de kendi hatırladığı kadarıyla çizmiş ve el yazmasının başına bunu nakşetmiştir. O başlık o zamanki kişilerinin ve büyüklerinin kullandığı bir başlıkla benzeşmekte. Dolayısıyla bir mübalağa yok, kendi hatırladığı kadarıyla çizmiş. Simasına bir şey diyemem ama kıyafet…

 

Hovhannes kalfanın el yazısı bu. Hovhannes kalfanın aldığı eğitim hakkında fazla bir bilgimiz yok -ne yapmış, ne etmiş. Yalnız bildiğimiz, anladığım bir şey var, bu el yazmasından hareketle: O zamanki standartlara göre güzel bir el yazısı bu. Güzel bir el yazısı var. Ondan sonra içinde yazdıkları yazının lisanına baktığımız zaman, o zamanki Ermenicenin çok iyi kullanıldığını görüyoruz. Ve ayrıca bu adam çok güzel kutsal kitap alıntısı veriyor. Yazdığı kitaba hep kutsal kitaptan bölümler almış. Ve başlıkları yazdığı zaman altına bölümler koymuş. Bunun dışında, o zaman yayınlanmış klasik kitapları da biliyor. Buradan anlıyoruz ki çok güzel bir kütüphanesi vardı. Kızıltoprak tarafında yaşıyor. Orada yazmış zaten bu kitabı. Kendi yazdıklarından kendisini tanıyoruz.

 

Şimdi, 1844 yılında, eskiden yapılmış olan bir nüfus sayımı. O zaman arada bir sayım yapılırdı. Özellikle patrikhane, kendi olanaklarıyla bu sayımların yapılması talimatını verirdi. Ve dolayısıyla 1844’te yapılmış bu sayıma göre, Kadıköy’de yaşayan Ermenilerin erkeklerinin sahip olduğu meslekleri görüyoruz. Bunları kütükten ayırıp teker teker sayarak koyduk. Belli ki Kadıköy’deki en büyük sektör, balıkçılık sektörü. 26 kişi. Yani 26 aile balıkçılıkla geçiniyor. Ve arkasından kayıkçılar geliyor. 14 kayıkçı -çünkü o zaman takdir edersiniz ki vapur seferi bizim bildiğimiz anlamda yok. En azından karşı tarafa geçmek için, Haydarpaşa tarafına geçmek için veya daha ilerisine gitmek için kayıkçılar vardı, kürek çekerlerdi ve dolayısıyla o da bir sektördü. Ve bunların dışında görüldüğü kadarıyla hemen hemen el sanatları var. El sanatlarının dışında bahçıvanlar var.

 

Sevan Ataoğlu: Hocam “bazı meslekleri açıklar mısınız” dediler. Çünkü burada bazı meslekler var…

 

Krikor Damatyan: Şu ‘enkserci’ denilenin ne olduğunu bilmiyordum. Bunu bizim kereste tüccarlarına sordum. Bu ‘enkser’ denilen şey çok büyük olan ahşap malzemelermiş, yani binanın taşıyıcı rolünü üstlenen kereste parçaları. Evet, ana kolon gibi. Veya birbirine bağlayan tahtalar… Bizim bildiğimiz döşeme tahtası değil de çok geniş yapılmış sütun gibi.

 

Sevan Ataoğlu: Şimdi, burada ‘simkeş’ var…

 

Krikor Damatyan: ‘Simkeş’ malum, gümüş tel çeken veya gümüş telle işleme yapan. O zanaatler… Şimdi bu ‘cehennemci’… Ben tahmin ediyorum, kime sorsam bilemedi, gördüğüm kadarıyla yazdım. Tahmin ettiğim şu ki hani demircilikte ateş kömürü ocağı vardır ve o ocağın çok çok sağlam olması gerekir ki insanlar orada demiri yumuşatsınlar, çalışsınlar. Sanıyorum ‘cehennem’ denen şey, o kömür ateşinin yakıldığı mekân. Yani demircilerin ve demirden alet yapanların çalıştıkları dükkânda kullanılan bir yer. Onu inşa eden kişiler olsa gerek. ‘Şalbasmacı’ ise bizim bildiğimiz, şal üreten, dokuyan, hazırlayan. Onun dışında diğerleri meyhaneci, kalaycı malum… Şurada yalnız, şöyle bir şey var: 3 demirci var, 1 demirci var. Biz bunları ayıramıyoruz. Bugün mesela, bahçelerin ferforjelerini yapan, o demirden kısımlarını yapan soğuk demirci, odur bir tanesi. Diğeri ise demirden anahtar, saban, bıçak gibi kullanılacak eşya yapan. ‘Tarpin’ dediğimiz; demir eşyalar yapar, bıçak kama yapar, tarlada kullanılan sabanı yapar. Bu şekilde yani…

 

Şimdi, 19. yüzyılda, bir tespitimiz var; belki 1850 yılına kadar Kadıköy nüfusunun 50 Ermeni, 100 Rum, 200-250 İslam haneleri olmak üzere 350-400 hanede toplandığı biliniyor, der. Ve burada 2 camii, 2 mescit, 1 Ermeni, 1 Rum kilisesi ve okulların olduğunu yazar. Bu iki camii, büyük bir ihtimalle Osmanağa ile iskeledeki İskele camiidir. Mescit ise Caferağa mescidi ile çarşının içindeki mescit olsa gerek, onlardır. Rum kilisesi sanıyorum, yanılmıyorsam, Ayia Efimia’yı kastediyor. Ermeni kilisesiyle de Surp Takavor’u kastediyor.

 

Burada köyün ürünleri hakkında da bilgi veriliyor. Çeşitli üzümler var. Kiraz, vişne yetişiyor. Bir de yoğurt imal ediyorlar. İki Müslüman vatandaşı kaydetmişler. Yoğurtçu Emin ve Tosyalıoğlu Süleyman, der. Bir de Çarşı mahallesinde yoğunlaşmış olan İslam nüfusun inek beslediğini ve bunların kış mevsiminde yoğurt sattıklarını kaydetmiş. Bir de burada, yine 1857 yılına kadar, 2 ekmek, 1 pasta fırını, değirmenler, 6 bakkal, tütüncü, tarım aletleri yapan demirci, inşaat malzemesi (kereste, tuğla, kiremit, çivi) satıcısı ve 8 kahve var. Ve 10 meyhane söz konusu; 4’ü Ermenilerin, 6’sı da Rumlar tarafından işletilir, diye kaydetmişler.

 

Sevan Ataoğlu: O günkü nüfus oranı ile bugün oran tutuyor diye düşünüyorum…

 

Krikor Damatyan: 1860 yılı öncesinde yeni yapılan bir nüfus sayımı çalışması var. Burada, Kadıköy’de yaşayan ‘garipler’ der. Bu kelimeyi açmak gerek. Bunlar, burada görüldüğü gibi, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden İstanbul’a gelmiş. Gerek ailelerinin geçimini temin etmek gerek ailelerinin geleceklerini temin etmek için, çalışmak için İstanbul’a gelmiş. Ve İstanbul’da köşe bucak yaşayan kişilerin kastedildiğini öğreniyoruz. Ve buradan gördüğümüz kadarıyla en çok ‘göçmen, gurbetçi’ diyelim, 31 kişi ile Sivas var. 22 kişi ile de Kayseri var. 16 kişi ile Erzurum var. Bunların hepsi gelirler, kimi burada hamallık yapar kimi inşaatta çalışır kimi kayık işlerinde yardım eder kimi kayık inşaatında çalışır. Bir şekilde günlük paralarını temin ettikleri kadar ailelerinin geleceğini de garanti altına almak için gurbette çalışırlar.

 

Meslek dağılımı hakkında da bilgi veriliyor. Burada sanırım tanımamış bir şey yok. En büyük sektör hamal ve iki türlü hamal var; sırt hamalı ve bir de sırık hamalı var. Sırt hamalı eşek sırtında taşıyor, sırık hamalları da omuzlarına tahta alıp iki kişi taşıyorlar. Ve dolayısıyla Kadıköy’de de böyle bir hamallık sektörü var. Ermenilerin çalıştığı biliniyor. Ermenilerin bulunduğu iskele, mekân olarak anlatıldığı kadarıyla bu Zaharov denen mevki mi, orada bir iskeleden söz ediliyor. Diğer iskeledeki hamallar da Müslüman vatandaşlar, orada çalışıyorlar. Orada herkes kendi yoluna çalışıyor. Kendi ekmek parasının peşinde çalışıyor. ‘Horasancı’ bir inşaat malzemecisidir. Horasan harcı içinde tuğla harcı var. Yumurta beyazı katarlar içine. Kireç var, kiremit tozu, tuğla tozu var. Onlar tabii inşaattaki dolgu maddesi görevi görüyorlar. Bunu yapan kişiye deniyordu.

 

Sevan Ataoğlu: Anıtlar Kurulu bizim restore ettiğimiz eski bina için “illa ki horasan kullanacaksın” diye şart koştu.

 

Krikor Damatyan: Horasancı değil ama horasanı bulmak mesele şimdi.

 

Gelelim 1855 yılına… Çok enteresan bir olay var. Meryem Ana yortusu, Meryem Ana’nın göğe alınış yortusu, buradaki kilisenin yıllık kutlama günü. İstanbul’un her tarafından, cumartesi günleri buraya akın akın insanlar gelir. Öğleden sonra kilisedeki ibadetlere katılırlar. O saate kadar ve sonrasında, oradaki çayırlarda bahçelerde otururlar. Orada bir festival havasını yaşarlar. Şimdi bu festival havası yaşanırken oradan birisi, kitapta yazar, der ki “bu akşam yangın olacak burada”. Adama derler ki “git işine”. Ama gelin görün ki akşam kilisedeki ibadet bittikten sonra gerçekten bir yangın olayı, bir tutuşma olayı. Tabii bu şey değil, kaza olduğu anlatılıyor. Bir kaza sonucu o kilise büyük bir yangında harap oluyor ve yangın esasında kiliseden değil çarşıdan çıkıyor. Biraz sonra Kadıköy haritalarını görünce göstereceğim. Tabii yangından önce eşyalar kurtarılıyor. O zaman ekmekçi hacı -ki hariciye vekilinin dedesi olur- kendisinin köy halkını kilisesiz bırakmamak için orada bir yanmış kilisenin tavanına kapatır, yine başlarlar ayin icrasına.

 

Şimdi şu, kilisenin yakın çevresi, şurası Surp Takavor kilisesi, şurası Ayia Triada kilisesi ve şurası, üst taraftaki, şuradaki sokaktaki bir fırından yangının çıktığı yer, yangının çıktığı mekân. Bu haritanın içinde, biz, şu yukarıda bir yerde, Ermeni mezarlığının yerini görüyoruz. Şurası Bahariye caddesi, şurası eski Rum mezarlığı. O zamanki dille hazırlanmış; şurada “birçok kayıkhane” diyor, “binalar” diyor ve bunların sahiplerini yazıyor. Ben şimdi bunu kendime iş edindim. Ben bunların içindeki bu Ermenice ifadeleri Türkçeye çevireceğim ve çevirerek bu haritaları ciddi bir yerde yayınlayacağız. Çünkü yani harita mühendisi olmayan bir kimse, mimar olmayan bir kimse, kendi kendisini yetiştirmiş olan birisinin o devir şartlarını kullanarak ortaya koyduğu bir belgedir. Bir şey var burada. Bu çok daha büyük parçalarda, paftalardaydı. Allah bilir, bunun diğer parçaları ya yok oldu ya da kesildi zamanında.

 

Yine bizim kilise burası; Surp Takavor ve Ayia Efimia. Şurada enteresan bir şey var; bu bizim kilisenin tarihi ile ilgili. Şu görülen bahçe, kilisenin mülkiyetinde. Şurası da mülkiyetinde ve bizim o zaman ilk olarak açılmış olan okul binasının bulunduğu mekân. Bu mekân, eğer yanılıyorsam Yorgo Bey düzeltebilir, bugün inşaatı yapılan Baylan’ın yanında yapılan inşaata tekabül eder. Ve bu okulun binasını, zamanında, nasıl ki burası gibi, satarak elden çıkarmışlar. Kimbilir neydi ihtiyaçları… Fakat bunun Rum cemaatine satılmış olduğunu kitaptan öğreniyoruz. Hatta “bizim okul nasıl satılır” diye epey patırtılar çıkmış fakat nasıl olursa bir şekilde onu ayarlamışlar ve bir şekilde satışı gerçekleştirmişler. Ve dolayısıyla sanıyorum ki o gün alan kişiler, bizim Rum kardeşlerimizin vakfına teberru etmişlerdi, kilisenin vakfına. Ki oradaki aynı mekândır aşağı yukarı. Orada bugünkü inşaat yapılıyor ve biz okuyoruz, Rum Kilisesi Cemaati Vakfı.

 

Sevan Ataoğlu: Sadece Baylan pastanesi yanındaki inşaat. Buradaki alan çok büyük. Şu anda daracık bir şey kalmış.

 

Krikor Damatyan: Bu da yangından sonra, büyük yangından sonra… Artık Kadıköy çevresinde bir şehirleşme, ciddi bir şehirleşme hareketi başlamış ve artık göründüğü gibi sokaklar düzgün. Yine Surp Takavor kilisesi ve Ayia Efimia. Şu oluşum bugün halen geçerli, yani meydanda. Bakın şu taraftan Surp Takavor’un girişi var. Karşı tarafındaki kilisenin kooperatifi olan bu eski yer. Yine yüzey böyledir. Karşı taraf böyledir. Burası da böyledir. Şu oluşum aynı şekilde muhafaza edilmiş, bozulmamıştır. Burası Ayia Efimia’nın girişi, burası lahmacun fırınının girişi, burası tatlıcının yeri. Bugün bu konum aynen muhafaza ediliyor. Ve şuradan aşağıda, göründüğü gibi şu aşağıda, Tubini yolu diye tabir edilen yer. O yolun ağzında eski İtalyan okulu da vardı. Daha sonra o yıkıldı. Şimdi bugünkü pasajın ve PTT’nin olduğu yer. Aşağısı sahil. Dikkatinizi çekerim, postane değil ve aşağısı sahildir. Yani bugün arabaların geçtiği yer. Üzerinde eski belediyenin olduğu yer ve iskelenin olduğu yer doldurulmuş kısım. Sahil burası.

 

Burası kilisenin yanında inşa edilmiş olan okulun resmi. O alt katı, üst tarafında “yemekhane” diyor. Yan tarafta okulun alt katı. Şu da üst taraftaki sınıf ve orada hocanın sınıfı. Ve şu yan tarafı da mutfak. Bu şekilde bir bina. Bunu göz önünde bulundurursak okul dediğimiz şeyin esasında bizim mahalle mektebinin gelişmiş tarzında bir oluşumu olduğunu aklımıza getirmemiz gerekiyor. Yani öyle bugünkü anlamda, beş sınıflı, A’sı B’si olan sınıf yok. Bir mahalle mektebi oluşumu.

 

Sevan Ataoğlu: Bu yanlış anlaşılmasın; Aramyan okulundan bahsetmiyoruz, kilisemizin içinde bulunan bir bölümden bahsediyoruz.

 

Krikor Damatyan: Bugünkü kilisede salon olarak, misafirhane olarak kullanılan bina. Aşağıda yukarı sağ tarafında bir yerdir.

 

Sevan Ataoğlu: Ki Anadolu’da da birçok camiide benzer mektepleri görmek mümkündür.

 

Krikor Damatyan: Bizim geleneğimizde okul ve kilise aynı, beraber inşa edilir. Şimdi, bugünkü, şu andaki kilisenin inşaatının hikayesini görüyoruz. Yangında yandı. Kilisenin yanındaki okul yandı. Gerek okul gerek yanındaki kilise yandı. Dolayısıyla köyün kişilerinin kendi ruhani ihtiyaçlarını karşılaması için bir şeyler yapılması gerekiyordu. Orada bir bina alınır, kiralanır veyahut da bir şekilde bir bina temin edilir. O temin edilen binanın alt katı kilise, üst katı okul olarak kullanılır inşaat bitene kadar. İnşaatın en belli başlı hayır severi Erzurumlu Karabet Muradyan. Mimarı ise Resimci Mıgırdiç Kalfa ismiyle geçen bir zat. Yan taraftaki görünüm de kilisenin temellerini kutsayan ve ibadete açan patrik. Ve kilisenin bu andan itibaren artık ismi ‘Surp Takavor’ olarak anılıyor. Yani ‘Meryem Ana’ ismi tarihte kalıyor ve Surp Takavor olarak anılıyor. Bu şekilde anılmasının sebebini biraz önce söyledim.

 

Sevan Ataoğlu: Bu Muradyan soyadı da kilisenin bahçesinde bir…

 

Krikor Damatyan: Kendisi kilisenin girişinin sol tarafında gömülü, sağ tarafında da hanımı gömülü.

 

Sevan Ataoğlu: Böyle bir geleneğimiz de var. Şimdi artık yok.

 

Krikor Damatyan: Şu enteresan bir resim, kalfanın çizdiği: kilisenin öngörülen planını gösteriyor. Burada böyle öngörülmüş ama bugünkü kilise buna kısmen benziyor. Bu şekilde yapacağız, diye yola çıkmışlar. Bir de esprisi var bunun. Patrikle geçen bir diyalogda derler ki “siz bunu söylediniz, bu ufaktır, nasıl oldu bu iş? Başka şey söylediniz.” “Yapılınca büyürse büyür” der. Adam da “afedersiniz” der “bu balkabağı mı, nasıl büyüyecek, neyse odur” der. Ve ondan sonra duasını yapar, “kızgınlıkla gitti” der. “Ama sonra da açılışa geldi” der.

 

Burası da çok enteresan bir yer. Şu planda, şurası bakın, bu bizim bugünkü şapel. Bu şapelin dışında, arada bir giriş var ve şu arada bir şapel daha var. Bu şapel o Surp Takavor reliğinin saklandığı mekân. Burada muhafaza edilmiş. Bu kısım alttaki dükkânın sokak tarafındadır. Dolayısıyla şu kısımda sadece bizim Surp Takavor var. Kilisenin üç mihrabı ön görülmüşse de bugün tek mihrap var. Yani kısmen benziyor. Şurası, üst taraftaki, bizim bugünkü sekreterlik kısmı. Şu tarafı da bugünkü yönetim kurulunun toplantı odasının olduğu mekân. Burası vaizin dairesi olarak inşa edilmiş. Çünkü vaizler genelde evlerinde, ayrı yaşarlar kendileri. Bekar oldukları için, kilise çevresinde yaşarlar. Evleri orası olur. Dolayısıyla kalmaları için iki odalı bir yer tahsis edilmiş. Papazların kendi evi var çünkü.

 

Şimdi bizim kilisenin tarihinde -yine kalfadan öğreniyoruz bunu, onun hatıralarından ve bu hatıra olarak kalıyor ancak- kilise inşa edilirken büyük ressam Ayvazovski ve Yunan kardeşi var, üstrahip, onların ikisi beraber köye gelirler, Kadıköy’e ve Kadıköy’deki inşaatı görürler. Mihrabın yani horan dediğimiz kısmın inşaatı henüz bitmemiştir. Ve söz verirler; “ben İtalya’ya dönünce size bir Meryem Ana ve İsa mesih resmi göndereceğim” derler. Gerçekten de İtalya’ya döndükten sonra resmi gönderir. Fakat ne yazık ki 1927 yılında, bir küçük bir yangın sonucu o tablo yok olur, yanar. Dolayısıyla bu bize ancak hatıra olarak kalır. Ben bunu Kadıköylülere sordum “nasıl olur” diye. Rahmetli abimiz vardı, ona sordular; “ben duymuşumdur ki” dedi “Ayvazovski resmi yandı” dedi. Dolayısıyla yazılanla sözlü tarih birbirlerini doğruluyor. Bize de ancak böyle bir hatıra kalıyor.

 

Bu da bizim kilisenin ana mihrabının 1900 yılında alınmış resmi, çok bir fark yok. Sadece bir fark var; abajurların hepsi mum, elektrik yok. Mum ve kandillerle aydınlanıyor. Burada kullanılan eşyaları biz bugün halen kullanıyoruz. Yani bir şekilde insanlar, her türlü şartta onları muhafaza etmeyi bilmişler, bize devretmişler, biz de kullanıyoruz. Yerleri bile aynı hatta. O bakımdan şuradaki ak sakallı olan kişi sanırım ki kilisenin baş papazı. Yan taraftaki de kilisenin çok emektar bir hizmetkarı vardı, sanırım ki odur. Çünkü çok net değil, bir tespit yapamıyoruz.

 

Şimdi 1863 yılının öncesinde, Kadıköy’deki cemaatin bünyesinde bir meslek dağılımı yapılmış. Burada görüldüğü gibi yine balıkçılık en başta geliyor insanların uğraşı olarak. Ve kuyumcu var. Öbür tarafta bir antikacı var, bu antikacıyı biliyoruz. Bu kişi Lutfi, biraz önce aktardığım gibi Sultan III. Selim’den bahşiş alan kişinin torunu. Tütüncü de var. Yani demir alet imalatçısı. Arabacı herhalde ‘fayton’ anlamında bir şey olsa gerek veyahut da yük taşıyan arabalar. Onun dışında sarraflar var. Kayıkçılar var yine. ‘Miyancı’nın ne olduğunu tespit etmek için çok uğraştım; birileri “komisyoncu” dedi, birisi de “kuyumculuk anlamında da kullanılan bir ismi var” dedi. Ben de henüz arıyorum bunu. ‘Miyan’ elbise anlamına da mı geliyor? Tamam, teşekkür ederim. O zaman elbiseci gibi, elbise satan, diken.

 

Bunlar enteresan bir dağılım gösteriyor…

 

Sevan Ataoğlu: ‘Tabi’ nedir hocam?

Krikor Damatyan: Gördüğümüzü yazdım, ne olduğunu bilmiyorum. Tababetten olsa ‘tabip’ derdi.

 

Sevan Ataoğlu: ‘Silici’ var mesela…

 

Krikor Damatyan: ‘Silici’, onu bana izah etmişlerdi, şu tahtalar yerleştirildikten sonra onları düzleştiren, hani bizim aletler var ya, ne diyorlar şimdi… O işi yapan kişi olarak geçiyor. Sistre, evet.

 

Sevan Ataoğlu: Ekmekçi ve francalacı bile ayrı.

 

Krikor Damatyan: Her ikisinin fırınları ayrı çünkü.

 

Şimdi geldik 1878 sayımına… Burada 332 hane sayısı ve 1820 nüfus; erkeklerin nüfusu 303, kadınların nüfusu 437. Kız, erkek çocuklar ve hizmetçiler aynı sınıfta; 1080 kişi. Bir de gurbetçiler, biraz önce söylediğim gibi, ‘garip’ler, çalışanlar; 235. Ben burada teorik bir hesap yaptım; hane başına bir hizmetçi olduğunu kabul edersek, her hanede üç dört çocuğun olduğu görünüyor.

 

Sevan Ataoğlu: Bu nüfus sayımı cemaatin kendi içinde mi Hocam?

 

Krikor Damatyan: Evet, kendi içinde.

 

Şimdi gelelim mezarlıklara… Kadıköy’de, biraz önce göstermiş olduğum yer, yukarıda, orası Rum mezarlığı, şurası Ermeni mezarlığı. Mekân olarak, bakınız, şu bizim Ermeni kardeşlerimizin Surp Levon Kilisesi, şu görülen alan ise bizim eski Ermeni mezarlığı. Burada, 12 Temmuz 1892’ye kadar gömü yapılıyor, yani defin işlemi. Ondan sonra kesinlikle şehir içinde kaldı diye, Hıfzısıhha Kanunu gereğince “artık burada cenaze gömülmeyecek” deniyor. Şimdi burası bu şekilde kalıyor. Bu şekilde derken… Tabii daha sonra oradaki kabir taşları var, onlar ne oldu zamanla, ben onları bilemeyeceğim. Yalnız bildiğimiz bir şey var ki bu mezarlık etrafındaki duvarlar inşa edilmiş, yıkılınca yeniden yapılmış. Ayrıca Bahariye caddesi genişletilirken orada bir istimlak görmüş, Kuşdili caddesi genişletildiği zaman oradan bir genişletilme olmuş. Fakat en sonunda burası bir yeşil saha olarak kalmış. Tabii en sonunda bir kafe oldu. Şimdi o kafe de yok, orası öyle, metruk duruyor.

 

Dinleyicilerden: Lahitler çıktı oradan, 80’li yıllarda…

 

Krikor Damatyan: Ben de merak ediyorum o lahitlerin akıbetini.

 

Yorgo İstefanopulos: Bu arazinin, yeşil alan kalan arazinin tapusu kime ait?

 

Krikor Damatyan: Buranın tapusu kimseye ait değil, ortada duruyor. Ben şeyi merak ediyorum; bunun karşısında Rum mezarlığı vardı, aradım ama bulamadım.

 

Yorgo İstefanopulos: Müsaade ederseniz ben anlatayım… Menderes zamanında, 1950’lerde, Altıyol caddesi genişletiliyor ve yarısı gidiyor mezarlığın. Öbür yarısı ne oldu, bilinmiyor. Sadece 91’den sonra seçim yapıldı. Biliyorsunuz 26 sene seçim yapılmamıştı. Bana Ankara’dan, Merkez Bankası’ndan yazı geliyor: İki buçuk milyon -1992’de iki buçuk milyonla 10 simit alıyorduk, neyse- bir tazminat bedeli vardı, “Ankara’ya gel, al” dediler. Ben de hibe ettim çünkü hiçbir şeye yaramıyordu. O evin karşısında çok pis kokan bir tuvalet vardı. Geri kalan yerde, şu anda McDonalds’ın olduğu yerde, bizim mezarlığın geri kalan kısmının olduğu yerde apartmanlar kuruldu. Kim nasıl aldı bilmiyorum. Siz yeni mezarlığın tapusunu alabildiniz mi?

 

Krikor Damatyan: Alamadık, yok bir şey daha. Ha yeni mezarlığın? O vardır sanırım.

 

Yorgo İstefanopulos: Fermanla verildi o.

 

Sevan Ataoğlu: Tapumuz varmış Hocam, vakıf başkanı var burada.

 

Yorgo İstefanopulos: Ne zaman aldınız, üç sene önce mi? Tamam, eskiden yoktu.

 

Krikor Damatyan: Öbür tarafta, 1892’de, cenaze defini kesin olarak şehremaneti tarafından yasaklandıktan sonra, Hasanpaşa’da, aşağıda, Rum mezarlığı, bir yukarısında Ermeni mezarlığı, bir yukarısında Latin Katolik mezarlığı ve daha ötede de bir Musevi mezarlığı olarak yerler tahsis edilmiştir. Ve zamanında etrafındaki duvarlar yapılmış, yolları düzeltilmiş, ve ağaçlar dikilmiştir. Ve insanlar çalışmış, düzenli bir şekilde muhafaza etmişler. Hatta ilk defin 1 Ağustos 1892’de yapılmış. Bir adamın cenazesiymiş. Ve burada bir plan da hazırlanmış. O planı birazdan görürsünüz.

Şimdi buradaki mezarlıkta, bizim kilise kayıtlarına göre, 1910-1919 tarihleri arasında Kadıköy yakınlarında vefat etmiş Ermeni askerler var. Bunlar, Haydarpaşa’daki hastanede veyahut da o zaman askeri hastane olarak kullanılan bizim okulda veya başka yerde, oradaki hastanelere nakledilmiş yaralı veya zayıf düşmüş askerler… Burada vefat ettikleri zaman, onların defin işlemleri, cenaze merasimleri Surp Takavor’da yapılır ve buraya gömülürmüş. Aşağı yukarı rakamı tam bilmiyorum ama 150’den fazla kişi var. Ve cumhuriyet döneminde de 4 kişi var. Çok az bir rakam tabii. 1930-1936 yılları arasında Haydarpaşa hastanesinde vefat etmiş olanlar.

 

Şimdi burası, bizim mezarlığın projesi olarak hazırlanmış; şu aşağı kapı, bugünkü kapı girişi. Ve şurada, üzerinde haç görünen yerde, esasında mezarlığa bir şapel yapılması öngörülmüş ve etrafında da ruhanilerin gömülmesi için bir yer ayrılmış ve bu tabii kâğıt üstünde kalmıştır. Daha sonra farklı şekillerde kullanılmış. Mezarlık kullanılmış yani. Şu aşağı köşedeki enterasandır, duvar dibi. İntihar edenler veya vaftiz edilmeden ölen küçükler için tabii cenaze merasimi yapılmazdı, oraya defnedilirdi. Şu büyük yerler herkese mahsus yerler. Diğer yerleri ise özel aileler, aile kabristanı olarak almışlar, öyle devam etmiş. Bugüne kadar da devam ediyor.

 

Dinleyicilerden: Hala intihar edenlere kilise töreni yapılmıyor mu?

 

Krikor Damatyan: Şimdi bakın, anlayış farklı. Şöyledir; intihar eden bir kişinin ruh sağlığının yerinde olmadığı kabul edilir. Yani akıl hastası olan biri nasıl gömülürse o da akıl hastası olarak kabul edilip gömülür. O zaman katıydı tabii.

Yorgo İstefanopulos: Şimdi şöyle bir durum var; bir Rumla evlenen bir Ermeni kadını olabilir. Bizim kilise Rum mezarlığına gömülmesi yerine kocası yanına gömülmesine izin verir. Sizinki izin veriyor mu?

 

Krikor Damatyan: Elbette, sorun yok.

 

Yorgo İstefanopulos: Bir de başka bir olay var; vaftizler niçin saklı yerde yapılıyor? Yani görmüyoruz. Halbuki eğlenceli, çocuğu batırıp çıkarıyoruz. Küçük bir odada yapılıyor, görmüyoruz ki.

 

Krikor Damatyan: Bizim kilisenin kabul edilmiş, kadimden gelmiş geleneği, vaftiz havuzunun sabit olmasını öngörür. Sizdeki durumu biliyorum. Ortaya yapılır taş. Biliyorum ama yapacak bir şey yok.

 

Şimdi demiştim ki vefat etmiş askerlerden birisinin… Burada der ki Terziyan diye bir genç -üst tarafında da tercümesini okursak- “6 Eylül 1912 tarihinde vefat etti, 23 yaşında bir genç Osmanlı askeriydi, onuruyla ölmek istedi”. Kabir taşına işlenmiştir. Üsttekini tercüme ettim ben.

 

Kadıköy kilisesinde görev yapmış olan birçok isim var fakat ben bunlardan en çok sorumlu yerlere gelmiş ve ünlü olmuş kişileri söyleyeceğim. Bunlardan bir tanesi başepiskopos, Amerika Birleşik Devletleri’nde cemaatin ilk ruhani önderidir ve buradan oraya gitmiştir: Patrik Mağakya Ormanyan. Meşhur patriklerimizden birisi, kendisi son nefesini Kadıköy’de vermiştir, burada vefat etmiştir ve hayatının son vaazını da bizim kilisede vermiştir. Enteresan bir bağlantısı var. Ben onun Kadıköy’de bıraktığı izleri yine bir Ermenice kitapta yazdım. Diğeri Başepiskopos Melkiseteg Muradyan, dünya Ermeni katolikosu seçilmiştir fakat kendisi Kafkasya’dan geldiği için Rus çarı onun seçimini kabul etmemiş, onun yerine başkasını seçmiştir. Diğeri ise Başepiskopos Kevork Yeretsyan, Kilikya katolikosu seçilmiştir. O da kişisel nedenlerle istifa edip kabul etmemiştir. Diğeri Patrik Karekin Haçaduryan, bizim tanıdığımız, çok değerli insanlarımızdan birisi. Diğeri aynı zamanda Kudüs patriği olmuş ve o şekilde vefat etmiştir. Öbürü de İstanbul patriği olarak kalmıştır. Bunlar patriklik mevkiine geçmiş kişiler. Kitapta daha bunlar gibi bir sürü hizmetkarlar var.

 

Bir de burada kilise koro şefleri… Yani bu bizim ilahi kitabın baş tarafında da yazar. Şimdi bunlardan birincisi meşhur Levon Hancıyan. Klasik Türk müziği ile ilgilenen kişiler Levon Hancıyan’ı, bu ismi, duymuşlardır. Yani kilise müziğiyle ilgilenmesinden daha fazla klasik Türk müziği çalışmalarıyla bilinir. Ve kendisi bizim kilisede görev yapmıştır. Diğer üç kişi de koro şefi. Bunların üçünü seçtim çünkü üçü de Devlet Opera Balesi sanatkarlarıydılar, orada görev yapmışlardı. Gerek opera korosunda gerek solist olarak hizmet etmişlerdir.

 

Şimdi eğitim ve öğretim faaliyetleri… Kadıköy’de ilk açılan okulu Kadıköylülere sorduğumuz zaman, hemen bize “Aramyan” derler. Biraz eskileri işte Torosyan vardı, bir de Sultanyan vardı… Gerisi yok. Gerisinin kısımlarını daha sonra göreceğiz. Buradaki ilk okul, mahalle mektebi statüsündeki bir okul. Oradaki kilisede hizmet veren din görevlisinin kendi dizinin altında okuma yazma öğretmesinden ibaret olan bir okuldur Kadıköy’de ilk açılan okul.

 

Ardından, 1790 yılında, Sultan III. Selim döneminde çıkan bir fermanla, artık cemaatlerin semtlerde resmi olarak bir okul açmalarına müsaade ediliyordu ve bu müsaadeden sonra tabii Kadıköy de nasibi aldı. Derler ki deniz kıyısında satın alınan bir evin çevresinde bulunan geniş bir arazi üzerinde inşa edilen okulun çevresinde meyve ağaçlarının bulunduğu geniş bir alan da vardı. Bu söylenen okul binası biraz önce bahsettiğim Baylan’ın yan tarafındaki, oradaki, o civardaki okul binasını bize anlatıyor. Bu, yani mahalle mektebinden o okula geçiyor. O bina kullanılırken, 1836’da, kilisenin yanında ikinci bir bina daha inşa ediliyor. Ve ondan sonra çıkan yangında harap olduktan sonra, 1857 yılındaki çalışmalarla kilise çevresinde öncelikle ismi Surp Takavor okulu olan daha sonra Hamazasbyan adını taşıyan bir okul binası inşa ediliyor. Bu bina edilen okulun mekânı. Bugün kiliseye girerseniz, bahçe tarafından sağ tarafına gidersiniz, sağ tarafında kilise salonuna çıkan merdivenler var, oradaki binanın olduğu mekândır -ve etrafıyla tabii, o zamanki kadastro durumuna göre.

 

Daha sonra aşağıda Muradyan ailesinin, yani kilisenin inşasının en büyük hayırseverlerinden biri olan Muradyan ailesinin oğulları tarafından finanse edilen bir kız okulu açılıyor. O da bugün salon olarak kullanılan ufak, tek katlı bina. O da Muradyan okulu. Dolayısıyla Kadıköy çevresindeki okulun ismi Hamazasbyan Muradyan olarak geçiyor. Hamazasbyan Muradyan okulunun o zamanki ölçütlere göre epey iyi bir öğretim kadrosu var. Yani yabancı dil iyi öğretiliyor. Diğer diller; Osmanlıca, Ermenice -eski ve klasik ve yeni Ermenice. Onun yanında din kültürü var, ahlak var, o günün şartlarının gerektirdiği dersler var, hepsi öğretiliyor. Epey gelişmiş bir okul. Okuldan çok ünlü insanlar yetişiyor. En azından biz iki tane din görevlisi olmuş iki kardeş biliyoruz: Bartan Başpapaz Tersakyan ve bir de kardeşi, başpapaz. İkisi de o okuldan yetişmiş kişiler.

 

Bu okul 1867’ye kadar devam ediyor ve ondan sonra diyorlar ki “bu okul eskidi, bize yetmiyor, ne yapalım bunun için?” Önce düşünüyorlar, “okulun öğretim standardını yükseltelim”. İşte “nasıl yapalım? Hocalar, müdürler şöyle olsun”… Malum, o zaman cemaat içi münazaralar… En sonunda deniyor ki “bunun üzerine kat çıkamayız, kaldırmaz, yıkıp yeniden yapmak da bir şeye benzemez. Onun için satın alınan bir toprak var, bu toprağın üzerinde yeni bir okul inşa edelim” diyorlar. Bu okulda okuyan Kadıköylüler, bilenler bilir. Şimdi kilisenin yanında inşa edilen okul bu. Ve bu okulun inşaatı birçok hayırseverin maddi katkısıyla gerçekleşiyor. Hatta ve hatta bazen para yetmiyor; onun için bir tiyatro sahneliyorlar, bu tiyatro oyunun gelirini de buna tahsis ediyorlar. Biraz da borç ile, en sonunda yapıyorlar. Bu okul -1871’de inşa edilmesi kararlaştırılıyor- 19 Ocak 1875’te, patrik tarafından açılıyor. Açılan bu okulun ismi ‘Aramyan’ oluyor. Yani Aramyan okulunun başlangıcı 1875 tarihinde başlar. Okulun da ilk müdürü Harutyun Zincirciyan isimli bir görevli. Aramyan okulunun bugünkü ismine baktığımız zaman, ‘Aramyan Uncuyan İlkokulu’ yazar kapıda. Bu ‘Uncuyan’ ismi nerden geldi? Uncuyan ismi, Kadıköy’deki Aramyan okulunun arka tarafında bir kulüp binası var… Resimdeki Matus Uncuyan -ki kardeşi de Apik Uncuyan, çok büyük, hayırsever bir insan, yani haklarında konuşursak günlerce konuşuruz yaptıklarını- o binayı satın alıp cemaate bağışlıyor ve kızlar mektebi olarak da kullanılmaya başlanıyor. Okulun ismi de ‘Aramyan Uncuyan’ oluyor.

 

Aramyan Uncuyan okulu 1913’te idadi derecesine yükseliyor; yani yüksek mektep derecesine ulaşıyor. Aramyan ilkokulu cumhuriyet döneminde, yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, mütareke dönemini de geçmiş. Aramyan bir ilkokuldur ve bu okul, 1846 yıllarına kadar devam ediyor. 46-47 yıllarında son müdür göreve başlıyor, ismi Vahram Burmayan. Vahram Burmayan’ın ismini rahmetle anıyorum çünkü Vahram Burmayan bu okulda sadece müdürlük yapmamıştır, ayrıca iyi bir eğitmendir. Aynı zamanda okulun ortaokul seviyesine yükselmesine çalışmış ve Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin kurulmasına önayak olmuştur. Bugünkü modern Uncuyan binasının inşaatına da önayak olmuştur. Tabii okul ortaokul düzeyine geçince -Vahram Burmayan üniversite mezunu değildi ve o zamanın kanununa göre lise mezunu olan bir kimse ilkokulda görev yapabiliyordu- görev yapamadı, okuldan ayrıldı. Müdürlük görevine ilk olarak Antranik Kılıçyan başladı. Onu da rahmetle anıyoruz, Amerika’da vefat etmiştir.

 

Aramyan Uncuyan okulunun yeni binasının mimarı yüksek mimar Nişan Yaubyan’dır. Biz burada kendisini çok iyi bir şekilde, saygıyla anıyoruz. Kendisinin yapmış olduğu jest, kitapta yazılı. Herkes okulun projesini yaparken o zamanki parayla yüklü ücret alırken Nişan Yaubyan “ben bu okulun talebesiyim, bu inşaatten para mı alınırmış” deyip projeyi hazırlamış ve oradaki çalışmalara önayak olmuştur. Yani bir emektarımız, bir ağabeyimiz. Kendisini sevgiyle anıyoruz, Allah uzun ömür versin kendisine. Bina bittikten sonra patrik tarafından törenle açılıyor.

 

Kadıköy’de bizim yaptığımız çalışmalar sonucunda 21 okul ismi tespit ettik. Bu okulların kimi ilkokul kimi daha üstü kimi anaokulu. Burada ismi geçmeyen kreş maiyetindeki bir okul dizisinden de bahsedilmekte. Öyle bir şey olduğu biliniyor, Kadıköy’de var o okullar. İnsanlar çocuklarını bırakıyorlar. Oradaki kadın çocukları gözetiyor, yemeklerini veriyor ve biraz da okuma yazma öğretiyor kendilerine. Yani okul olmaktan ziyade bir kreş.

 

Buradaki önemli okullara baktığımız zaman Madagyan anaokulunun önemi şu: Madagyan Kafkasya’dan gelmiş. İstanbul’a geldikten sonra diyor ki “bu anaokullarını gördüm, uyuşuk uyuşuk oturuyorlar, ne oynuyorlar ne bir şey var, uyuklayıp duruyorlar, bunlara bir şey yapmak lazım” diye kendi sistemini geliştirerek İstanbul’da kendi adını taşıyan okulu açıyor ve o sistemde başlıyor çalışmaya. Fakat İstanbul’un birçok semtinde başka okullar da açtığı için yetişemiyor ve o okul kapanıyor neticede. Bundan sonraki okul da aynı o çizgide hazırlanmış bir anaokulu olarak kendisinin çıkarmış olduğu el ilanı.

 

Mezburyan okulu derseniz, Kumkapı’da açılmış 1865’te, 1879’da Üsküdar’a gitmiş, 1901’de Kadıköy’e gelmiş. 1901 yılında Kadıköy’de açıldıktan sonra, aşağı yukarı 1910’lu yıllara kadar gitmiş ve kendisi de zaten Paris’e yerleşmiş, oğlunun yanına, orada da vefat etmiş.

 

Anarad Hığutyun okulu bizim Ermeni Katolik kardeşlerimizin bir okuludur. Bu okul Ermeni Katolik rahibeler topluluğu tarafından açılmış ve cumhuriyet zamanında da varlığını sürdürmüş, 1982’de öğrenimine son vermiştir. Bugün görüldüğü gibi Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak hizmet veriyor.

 

Torosyan okulu, eski Kadıköylüler bilir, Aramyan okulunun müdürlüğünü yapmış olan Madteos Torosyan tarafından kurulmuş ve Torosyan bu okulda 1927’ye kadar hizmetini sürdürmüştür.

 

Dibar Gırtaran Sultanyan, aşağı yukarı değişik adreslerde, dört ayrı mekânda varlığını sürdürmüş. Bu okul da kendine göre iyi bir eğitim hizmeti vermiş bir okul olup aşağı yukarı 1941’e kadar sürmüş ve kapanmıştır.

 

Berberyan okulu -Kadıköy’de başlamış, daha sonra Üsküdar’a taşınmış- çok önemli ve büyük bir eğitmen olan Reteos Berberyan’ın açmış olduğu bir okuldur. Kendisi Aramyan okulunda müdürlük de yapmıştır kısa bir süre. Müdürlük yaptığı sırada münakaşa sonucu ayrılır ve kendi okulunu açar. Bu okul 1978-79 yılına kadar sürer, sonra Üsküdar’a nakledilir. Önemli ve namlı bir okuldur. Üsküdar’daki mekânı bu günkü Amerikan Kız Koleji’nin yan tarafındaki kısımda bulunuyor. Orada büyük bir yangında yok oldu. Adres olarak böyle veriliyor. Şimdiki Cem sokak da olabilir, arkasındaki sokak da olabilir. Modadaki rahiplerin okulu, çok önemli bir okul olmuştur yani çok iyi mezunlar vermiştir.

 

Bu okul da (Mıkhitaryan) ne yazık ki yangında harap olmuş, İtalyan uyruğunda olan bir okuldur. Birinci Dünya Savaşında, İtalyan uyruğunda olduğu için, askeri makamlar tarafından hastane ve kışla olarak kullanılmış ve 1915’te yanmıştır. Tarihleri var bu okulun. Aynı bizim Teknik Üniversite binalarında olduğu gibi, ortasında bir boşluk var, etrafında da konuşlanmış binalar var. Bugünkü Moda Teras’ın olduğu mekandır.

 

Bu da Palakaşyan okulu. Mühürdar’da açılmış olan bir okul. 1901-1909 arasında varlığını sürdürmüş.

 

Bir diğer okul (Tıbrotsaser), öncelikle yetimlere sahip çıkmış bir yetim okulu ama daha sonra ismi üstünde öğretmen okulu olarak faaliyete geçmiş. Şu görülen ikinci resim, bizim Arif Paşa konağının ön tarafında çekilmiştir. Çünkü mütareke döneminde, İngilizlerin oluruyla, orası okul olarak kullanılmış. 1922 yılında ayrılmış ve yurtdışına taşınmış. Fransa’da, Paris’te ismen devam ediyor sanırım.

 

Şimdi Kadıköy’de derneklerin ve birliklerin kurulduğu biliniyor. Kronolojik olarak yıllara baktığımız zaman bir şey gözümüze çarpıyor: 1910-1919 yılları arasında 14 dernek kurulmuş. 1908-1909 arasında da 5 dernek kurulmuş. Dolayısıyla 1908-1919 arasında 19 derneğin kurulduğu görülüyor. Meşrutiyetin ilanından sonra derneklerin kurulması hız kazanmıştır. Bu derneklerin maiyetine bakacak olursak… Eğitim, okula yardım, sanat, sosyal yardım, kültür, spor, ticaret alanında faaliyet gösterdiklerini biliyoruz. Kadıköy’deki derneklerin ayrıntılı listesini ve amaçları hakkındaki her türlü veriyi biz, bir çalışmadan elde ediyoruz. Onlardan aldığımız sonuçları naklediyoruz.

 

Bu derneklerin bir tanesini prototip olarak aldım: Tulumbacılar Birliği. Biliyorsunuz, İstanbul’da ahşap binaların olduğu dönemde her zaman yangın çıkabiliyor. Mangal devrilince yangın çıkıyor, rüzgarla olay olabiliyor. Bu yangınların söndürülmesi için her kilisenin bir tulumbacısı varmış ve bir birlik kurulmuş -tüm tulumbacıların da ihtiyaçlarını karşılamak için. Ayrıca insanlara sosyal yardımlar da yaparlarmış. Buradaki tulumbacıların son temsilcisi olarak Tulumbacı Haygaz’ı burada anmak istedik prototip kişi olarak. O da 1956 tarihinde vefat etmiş ve Uzunçayır’da defnedilmiş. Eskiler derler ki “tulumbacı tulumbasını evladı gibi saklardı”. Dolayısıyla evladı gibi koruduğu tulumbanın ne olduğu da meçhul. Bilmiyoruz tabii ne olduğunu…

 

Ve bugün faaliyet gösteren Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin bir öncesi var. Aynı ismi taşıyan dört dernek var. Bunlardan bir tanesi Aramyan Okulundan Yetişenler Birliği. ‘Birlik’ kelimesini ben Ermenice ‘sosyete’ anlamında kullanırım. Dernek farklı bir olay. Sanırım bu ‘birlik’te herkesin bir payı var, öyle kurulmuş. Diğeri de fahri olarak kurulmuş, o yüzden bu isim verilmiş: Aramyan Okumaseverler Derneği. Aramyan Okulundan Yetişen Karma Öğrenciler Derneği. Bunlardan ikisinin biz sadece mühürlerine rastladık. Ne olduklarını bilmiyoruz ama Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği 1950’de kurulmuş ve kurulduktan sonra Cem sokakta, kiralık bir yerde varlığını sürdürmüş. Sonra Aramyan okulunun yanında, eski, metruk binada faaliyetini sürdürmeye devam etmiş. Şimdi bu derneğin faaliyetlerine bakacak olursak; edebiyat alanında çalışmaları var, uzman kişilerin katılımıyla tertip edilmiş konferanslar var sanat, sağlık ve kültür alanında, müzik kolunun etkinlikleriyle kendisine has bir orkestra, bir oda orkestrası, kendisine has bir koro kurulduğunu biliyoruz. Gerek kendileri tarafından gerekse başka başka isimler, gruplar tarafından resitaller verilmiş. Yani müzik kolu bu alanda çalışmış ve bugün de, hala, devam eder.

 

Sevan Ataoğlu: Kadıköy’deki kültürel çeşitlilik açısından bu orkestrayı anmakta fayda var. 1990’lı yıllara kadar gelmiş bir oda orkestrasından bahsediyoruz. Oda orkestrasının elemanları, klasik müzik çalanların tamamı, müzisyen olmayan amatörlerden kuruldu. Bir tane konservatuvardan Elif arkadaşımız vardı, o geliyordu, yan flüt çalardı. Diğerleri sütçüsünden, kalp doktorundan muhasebecisine, ev kadınına kadar kurulmuştu. Bugün konuştuğumuzda masal gibi gelebilir yani.

 

Krikor Damatyan: Kendisini tanımışımdır. Rahmetle anıyorum, muhterem bir insandı.

 

Sevan Ataoğlu: Derneğimizde her sene konser verirlerdi. Ben de birkaç programı daktiloyla hazırlama şerefine nail oldum.

 

Krikor Damatyan: Bizim kilisenin kâtibi Agop Bey de vardı, keman çalardı.

 

Sevan Ataoğlu: Burada yine faaliyetler devam ediyor.

 

Krikor Damatyan: Yayıncılık alanında da Ermenice klasik eserleri yayınlamışlardır. Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nin yayınlamış olduğu özel bir antoloji var. Cumhuriyet Dönemindeki Ermeni Antolojisi isimli kitaptır. Oradaki tanınmış yazarların biyografileri, resimleri ve onların eserlerinden birer parça alınarak hazırlanmış bir antolojidir. Gerçekten de edebiyat tarihiyle uğraşan insanlar için bugün hala ders kitabı niteliğindedir. Özellikle giriş kısmı rahmetli Vartan Gomikyan tarafından yazılmıştı. Bugün o kitabın hazırlanmasında emeği geçen dünyada, yani İstanbul’da, bir tek kişi var hayatta. Hepsi vefat etmiştir. Nor Marmara gazetesinin baş yazarı Rober Haddeler. Tek o kalmıştır o büyük fotoğrafın, kitabı hazırlayanların içinde. O kitap gerçekten çok önemli. Onun dışında klasik eserler yayınlamışlar. Tiyatro kolu zaten, malum, bugün de devam ediyor. Ve dernek yetkilileri Nişan Hançer’in -tanınmış bir rejisör ve sahne sanatkarı- adını ölümsüzleştirmek için Aramyan derneğinin sahnesinin adını ‘Nişan Hançer Sahnesi’ olarak adlandırmıştır. Bu şekilde minnet borçlarını dile getirmişlerdir.

 

Sevan Ataoğlu: Hala faal olan tiyatro grubunun adı ‘Nişan Hançer Oyuncuları’ olarak anılıyor.

 

Krikor Damatyan: Evet, şimdi günümüzde Kadıköy Ermeni cemaati. Üstteki tarafta görüyoruz, burada Sayın Arman Bükücüyan başkanlığında Surp Takavor yönetim kurulu. Kilise vaizi rahip Harutyun Damatyan, kilise din görevlisi, naçizane, ben. Burada vakıf yönetim kurulu. Bu tablonun içinde, baş taraftaki Agop kardeşimizi rahmetle anmak lazım. Kendisi vefat etti, çok çalışkandı. Kalanlara uzun ömür versin. Şimdi Kadıköy kilisesinin vakfı çerçevesinde bir kilisenin misyonu neyse, geçmişte neyse, bugün aynısı. Kilisenin ibadetlerinin düzenlenmesi yapılır, kilisenin akarlarının düzenli bir şekilde işletilmesi takip edilir, kilise himayesi altında hizmet gören okulun ihtiyaçları temin edilir. Bir yönetim kurulu ne yaparsa bugün aynı şekilde devam ederler. Ve geçmişten kendilerine verilmiş hizmet bayrağını sürdürürler.

 

Sevan Ataoğlu: Hocam buradaki yönetici profili ile ilgili bir cümle söylemek istiyorum. Burada gördüğünüz gibi iki farklı nesil var. Hocamın dediği gibi, bu kişilerin tamamı Aramyan mezunlarıdır. Bu arkadaşlarımın birçoğu Aramyan derneğinde de hem üye hem yöneticilerdi. Daha sonra geleneksel bir şekilde, yani görev, bayrak teslimi, diyelim, şimdi kilise vakıf yönetim kuruluna hizmet vermekteler.

 

Krikor Damatyan: Bizim rahip, ilkokulu ve ortaokulu Aramyan’da okumuştur. Ben ancak Aramyanın komşusu olmuşum.

 

Sevan Ataoğlu: Burada Hocam, dikkati çekilmesi gereken bir husus var: hiç kadın yönetici yok. Bundan bir evvelki yönetimde vardı. Fakat dokuz yıldır azınlık vakıfları seçim yapamadığı için yeni bir üye seçimi yok. Umarım gelecekte kadın üyeler olabilir.

 

Krikor Damatyan: Ve bizim Surp Takavor korosu. Koro şefi Sevan Şencan. Kilisenin korosunun yönetim kurulu üyeleri. Onlar da koro içindeki üyelerle birlikte koordinasyonu sağlarlar. Aynı zamanda konserler de verirler; dinlerarası ve kültürlerarası diyalog programlarında, yurtdışında, pek çok konserler vermişlerdir.

 

Evet, Aramyan okulu, ilköğretim okulu; sekiz yıllık öğretim veren bir okul. Kurucu temsilcisi, okul müdürü, her ikisi de Aramyan’dan yetişmiş kişiler. Bu gördüğünüz yönetim kadrosu çok uyumlu bir şekilde okuldaki eğitim faaliyetlerini sürdürür ve okuldaki müsamereler olsun, törenler olsun, geleneksel şekilde de gerek milli bayramlar, Atatürk’ü anma toplantıları gibi, aynı zamanda da bizim geleneksel kültürümüzle ilgili olan bayramlar ve yortular kutlanır uygun şekilde ve çocuklar çok böyle kompleksten uzak bir şekilde her kültüre vakıf olarak yetişirler.

 

Sevan Ataoğlu: Çocuklar dediğiniz, kaç öğrenci var?

 

Krikor Damatyan: 142 sanırım.

 

Sevan Ataoğlu: 142 sanırım, 36 aylıktan 8. sınıfa kadar.

 

Krikor Damatyan: Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği hizmetini sürdürüyor. Buradakiler de, hepsi, yine Aramyan okulundan mezun arkadaşlar. Kendi okullarının adını taşıyan derneğe de hizmet ediyorlar. Aynı şekilde geçmişte de Aramyan’ın yaptığı faaliyetleri kısmen de olsa, ellerinden geldiği ölçüde, aynı misyonu sürdürüyorlar.

 

Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 

 

***********

 

KRİKOR DAMATYAN

 

1956 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu ve 1987 yılına kadar aynı fakültenin Farmakognozi Kürsüsü’nde görev aldı. Küçük yaştan itibaren kilise müziğine ilgi duydu. Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç, Taksim Surp Harutyun, Samatya Surp Kevork ve Beyoğlu Üç Horan kiliselerinin korolarında görev aldı. Patrik Şnorhk ve Episkopos Şahan Sıvacıyan kendisini takdis ederek ruhani derecelerini verdiler. Beşiktaş, Kınalıada, Kadıköy ve Kumkapı Ermeni kiliselerinde görev aldıktan sonra 2002’de tekrar Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’ne tayin edildi.

Krikor Damatyan ruhani görevlerine paralel olarak araştırmacı kişiliğiyle hazırladığı Ermenice eserleri okuyucuların hizmetine sundu. Ermeni harflerinin 1600. yıldönümüne ithafen hazırladığı “Armaş Ruhban Okulu: Ruhani İlim ve Eğitim Ocağı” başlıklı sergi 2005 yılında Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği’nde açıldı. Kınalıada Ermeni Kilisesi Nersesyan Muganni Heyeti’nin 150. yıldönümü anı kitabının hazırlanmasına katkıda bulundu. 2001 yılında Kandilli Surp Yergodasan Arakelotz Ermeni Kilisesi 170. yıl anı kitabı, 2002 yılında “Kayler Tebi Getronagan Azkayin Varjaran (Adım Adım Getronagan Okulu’na Doğru) kitabını yayınladı. Kadıköy’ün tarihi isimlerinden Hovhannes Kalfa Isdepanyan’ın anılarını “Huşabadum, Kadıküği Antsyalen Badarigner (Anılar, Kadıköy’ün Geçmişinden İzler)” başlığı altında yayına hazırladı. Kadıköy Ermeni Cemaati tarihinin ayrıntılı olarak incelendiği 5 ciltlik “Huşamadyan Kadıküği” eseri, 2016 yılında yayınlandı. 2018 yılında Merhum Patrik Mağakya Ormanyan’ın vefatının 100. yıldönümü münasebetiyle “Mağakya Badriark Ormanyan: Kadıküği Hedkerov” (Patrik Mağakya Ormanyan’ın Kadıköy’de Bıraktığı İzler) ve yine aynı vesileyle 2019 yılında “Boğos Arkyebisgobos Kharakoçi Gyankın u Kordzı” (Başepiskopos Boğos Karakoç’un Yaşamı ve İşleri) kitaplarını hazırlayarak yayınlamıştır.

Kıdemli Peder Damatyan halen Kadıköy Surp Takavor ve Kartal Surp Nışan Ermeni kiliseleri din görevlisi olarak hizmet vermektedir.

 

SEVAN ATAOĞLU

 

1969’da İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli radyo ve televizyon kanallarının prodüksiyon departmanlarında görev aldı. Agos gazetesinde muhabir ve editör, İMC TV’de program ve haber editörü olarak görev yaptı. Kalan Müzik’te danışmanlık, çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde organizatörlük, koordinatörlük ve eğitmenlik yapmaya devam etmektedir.

24 Mayıs 2019

“Birlikte Yaşamak”

KADOS Bilim Kültür Sanat

Kent Sohbetleri: “Birlikte Yaşamak”

 

24 Mayıs 2019, Tasarım Atölyesi Kadıköy

 

Moderatör: Tanay Sıdkı Uyar

Konuşmacılar:

Yorgo İstefanopulos

Mıgırdiç Margosyan

Eli Arditi

 

Katkılarından dolayı Prof. Dr. İrini Dimitriyadis’e teşekkürlerimizle…

 

 

Tanay Sıdkı Uyar: Hepiniz hoşgeldiniz.

Derneğimiz Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği, ben yönetim kurulu başkanıyım, KADOS olarak biz, kent hakkı, çevre hakkı kültürel ve sanatsal haklar alanında çalışmalar yürütmek amacıyla 2000 yılında kurulduk. Bir sivil toplum kuruluşuyuz ve;

 

-Kent alanındaki düzenlemeleri izlemek ve bu konuda toplumsal faydaya yönelik uygulamalar geliştirmek,

-Çevre alanında bilimsel araştırma ve çalışmalar yürütmek,

-Kent, çevre, kültür, sanat alanında yürütülen çalışmaların kamuoyuyla paylaşılmasını ve sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla panel ve konferanslar düzenlemek,

-Bilimsel, kültürel ve sanatsal etkinlikler organize ederek çağdaş kent kültürünün gelişimine katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

 

Bu projemiz, ‘Hatırla: Kadıköy’de kültürel çeşitlilik’, Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen bir projemiz. Yürütücülüğünü üstlendiğimiz ‘Kadıköy’de kültürel çeşitlilik’ konulu çalışmanın birincil amacı, çağdaş kent kültürünün gelişimini desteklemek. Bu çerçevede uygulaması bir yıl sürecek bu projede; kültürel mirası korumak, kültürel hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak ve kent yaşamında kültürlerarası diyalogun gelişimine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz.

 

Bu kapsamda dördüncü seminerimiz bu, bir Açılış Çalıştayı’ndan sonra dördüncü seminerimizi yapıyoruz. Birincisinde Khalkedon belgeselini gösterdik. Daha sonra Berken Döner’in katkılarıyla Yorgo İstefanopulos, İrini Dimitriadis, Orhan Türker ve Maria Günberk ile birlikte ‘Khalkedon Belgeselinin İzinde’ oturumunu yaptık. İkinci semineri, iki oturumda; önce ‘Yeldeğirmeni’nden Yahudiler Geçti, Anıları Kaldı” başlığıyla Eli Arditi ve Harun Niyego ile gerçekleştirdik, sonra ‘Moda Sevgilim’ başlığıyla İzel Rozental ve Rita Ender ile sürdürdük. 17 Mayıs’ta da ‘Bir Yıllığın İzinden, Kadıköy’de Ermenilerin Tarihi’ başlığıyla Sayın Krikor Damatyan’ın çalışmasını Sevan Ataoğlu arkadaşımızın moderatörlüğünde izledik.

 

Bu projeye başladığımızdan beri, yani bütün bu seminerlerimizde, Kadıköy’de geçmişte yaşanan hayatları, dostlukları, hikâyeleri, yok olan ve bugüne kalan yapıları, eserleri konuştuk, andık. Tüm bunları çok değerli arkadaşlardan dinledik, bize unuttuklarımızı hatırlattılar. Hatta hiç konuşmamış arkadaşlarımız konuşur hale geldiler. Ermeni, Rum ve Musevi arkadaşlarımızdan bahsediyorum. Her birine teşekkür ederiz.

 

Şimdi de geleceğe bu hatırlatmalarımızla bakma zamanı. Birlikte ne yapabiliriz, onu konuşacağız. Konuşmacılarımızı sırayla size tanıtayım önce…

 

Yorgo Hocamızın çok uzun bir özgeçmişi var. Kendisi, Kadıköy’de, 1800’lerin son çeyreğinden beri Moda’da ikamet eden bir ailenin evladı olarak 1944 yılında dünyaya gelmiş. Özel Moda Rum İlkokulu’nu, Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi’ni birincilikle bitiriyor. 1962’de Robert Kolejin Elektrik Mühendislik Yüksekokulunun sınavını kazanıyor ve Elektrik Elektronik Bölümü’ne kabul ediliyor. Sonra Avedis Hacınlıyan ile beraber, birlikte başarıyla, birincilikle bitiriyorlar. Ardından ABD’de MIT’ye devam ediyor. 1969 yılında yüksek lisans, 1972’de doktora derecesini alıyor. 1972 yılında, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak doçent ve profesörlüğe yükselerek 2015 yılında emekliye ayrılıyor. Ohio State Üniversitesi’nde bir dönem çalışıyor ve böylece son olarak da halen Işık Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü, Biyomedikal Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi olarak görev apıyor. 1991 yılında yapılan vakıf seçiminde Kadıköy Rum Ortodoks Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfı’na yönetim kurulu başkanı olarak seçiliyor ve bu görevi 28 yıldır, aynı başkanlık sıfatıyla sürdürüyor. 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerinde, bu en yeni bilgimiz, Caferağa mahallesi muhtarlığı muhtar heyeti azalığına seçilmiş. Yani yerel yöneticimiz kendisi.

Mıgırdiç Margosyan ise Diyarbakır’da doğuyor 23 Aralık 1938’de. Oradaki Hançepek mahallesinde, ‘Gavur mahallesi’nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1966-1970 yılları arasında, İstanbul Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Marmara gazetesinde yayınlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü ‘Bizim Oralar’ adıyla kitap haline getirildi 1984 yılında. Aras yayınları tarafından basılan ‘Gavur Mahallesi’ (1992), ‘Söyle Margos, Nerelisen’ (1995), ‘Biletimiz İstanbul’a Kesildi’ (1998) adlı Türkçe kitaplarını, 1990’da ikinci Ermenice kitabı ‘Dicle Kıyılarından’ izledi. ‘Gavur Mahallesi’ Avesta yayınları tarafından ‘Bizim O Yöreler’ adıyla Kürtçe olarak yayınlandı. Türkçe kaleme aldığı ‘Tesbih Taneleri’ adlı anı romanı büyük merak ile karşılandı. Evrensel gazetesinde Kirveme Mektuplar adlı köşesinde yazmayı sürdüren Margosyan’ın bu makalelerinin bir kısmı ‘Kirveme Mektuplar’ adıyla Diyarbakır’da kitaplaştırıldı. 1996-1999 arasında, Agos gazetesinde yayınlanan makalelerinden yapılan bir seçki olan ‘Zurna’ (2009), yine Evrensel yazılarından derlenen ‘Çengelli İğne’ ve Yeni Yüzyıl ile Yeni Gündem gazetelerinde yayınlanan makalelerinden derlenen ‘Kürdan’ 2010’da kitaplaştırıldı. Yazarın dünyanın yaratılış hikayesini mizahi bir üslüpla ele aldığı son kitabı ‘Tanrı’nın Seyir Defteri’ ise 2016’da yayınlandı.

 

Üçüncü konuşmacımız, Eli Arditi. 1961 yılında, İstanbul’da doğdu. İspanya, Barselona Katalunya Üniversitesi’nde turizm eğitimi aldı. 1988’de turizm sektörüne atıldı. 1999’da kendi turizm seyahat şirketini kurdu. Kadıköy Hemdat İsrael Vakfı’nda yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürüyor.

 

Şimdi panelimizde önce bir on beşer dakika söz alalım… Ondan sonra Yorgo Hocaya yeniden söz verelim çünkü kendisinin biraz erken ayrılması gerekiyor. Ama İrini arkadaşımız var burada, Yorga Hoca gider gitmez İrini Dimitriyadis’i alacağız ve o devam edecek sorularınızla.

 

Evet Yorgo Hocam, buyurun.

 

Yorgo İstefanopulos: Herkese merhabalar.

 

Uzun bir özgeçmiş okundu. Ben bir üniversite hocasıyım. Kitaplarım sizin anlamayacağınız şeylerle ilgili. Mantık devreleri, otomatik kontrol kitabı, sözlükler vesaire. Ama galiba övüneceğim tek şey, biraz önce bahsedildi; yirmi sekiz yıldır vakıf Kadıköy Ortodoks cemaatinin başkanıyım. Ve kültürel mirasımızı ayakta tutmak için çalışmalarımız var.

 

Biraz önce Tanay Hoca da bahsetti; kültürel miras derken sadece kurumlar değil aynı zamanda yaşayan ve ölmüş kişilerin de kültürümüze nasıl katkıda bulunduklarını ifade etmeye çalıştık ve bunları yaşatmaya çalışıyoruz.

 

Şu anda aramızda bu kişilerden biri olan Bayan İrini Dimitriyadis var. İstanbullu Rumların Türk eğitim hayatına katkılarını anlatan inanılmaz geniş bir çalışması var. ‘1950’den Günümüze, Eğitim Hayatımızda Rumlar’ başlıklı bir kitap. İrini elektrik mühendisi olarak yetişti. Peşinden matematikçi oldu, peşinden sosyal bilimci oldu. On parmağında on marifet bir arkadaşımız.

 

Maalesef Boğaziçi Üniversitesi’nde 40. yıl kutlaması var öğrencilerimin. Kutlamalarda öğrenciler bir hocayı davet ediyor, son beş senedir beni davet ediyorlar. En yakın hissettikleri hoca benim sanırım. Oraya gitmek zorundayım. Sorularınız varsa benim konuşmamdan sonra hemen sorabilirsiniz.

 

Ve bu projeyi başlatan KADOS’a teşekkürler, gerçekten çok mutluyum başlattı diye. Birkaç kere tekrarladığım bir olay; farklı herhangi bir cemaat grubu böyle bir projeye başvursaydı “bunlar kendi kendilerini methetmeye çalışıyor” deyip eleştirebilirlerdi. Burada, topluca Kadıköy’e ne katkı yapıldıysa kültür, sanat, bilim açısından; bunları biraraya getirmeye çalışan bir proje şeklinde gelişiyor.

 

Daha önce üç tane seminer yaptık, üçü de bizim vakfa ait olan Moda Kültür Cemiyeti’nde oldu. Beni üzen tek şey… Rum topluluğunu tanıttığımız, kültürel düşüncelerini, katkılarını, binalarını, kiliselerini, mekteplerini, mezarlığını tanıttığımız belgeselin ardından ilk konuşmalar yapıldı. Ben o gün Rum toplumdan kimsenin gelmesini istemedim, başka toplumlardan gelmelerini istedim, onlar bizi tanısın. Biz zaten kendimizi tanıyoruz, kendi problemlerimizi biliyoruz. Peşinden Musevi cemaatinden Eli Bey geldi. Baktım sadece beş Rum vardı. Neden Ermeniler gelmediler? Hoca olarak ceza vereceğim. Ermeniler ile ilgili oluyor, Ermeniler geliyor. Yine beş Rum. Bir Musevi var mıydı Allah aşkına? Eli niçin gelmedin? Birbirimizi tanımamız gerekiyor, yanyana yaşadık ama içiçe yaşamadık. Ve bugünkü toplantının amacı, birlikte yaşamak… Birbirimizi tanıyıp anlayalım.

 

Ben doğuştan beri iki ana dilim var diye gurur duyuyorum. Hem Türkçe hem Rumca. İkisi de benim anadilimdir. Benim kimliğim bir Türk ve Rum olarak birlikte gelişti. Ne kadar Türksem o kadar Rumum. İkisini beraber yürütebiliyorum.

 

Şu anda muhtarlık meclisinde de azayım, seçildik. Bizimki tamam sayıldı, hile yok hurda yok, seçim devam ediyor… Ancak şunu belirtmek istiyorum; bir konuşmamda daha söyledim, 2002 seçimlerinden önce Tayyip Bey’in bilgisi dahilinde büyük bir ihtimalle, bana AKP’den milletvekili olma teklifi getirildi. O zaman Avrupa Birliği’ne başvuru söz konusuydu, dolayısıyla farklı cemaatlerden birilerinin olması onlar için büyük bir avantaj olacaktı. Heyetlere “işte biz, bakın, Rum Ortodoks bir adamı da seçtik” diyecekler. Benim düşüncem, acaba ben getirecekleri bütün önerileri destekleyebilecek miyim? Çünkü o sırada enteresan laflar dolaşıyordu. Demokrasi tanımı vardı, tramvaya benzetiliyordu, kutsal inekler örneği vardı Hindistan’da. Şu anda karınca kararınca Caferağa; bağlı olduğum, yaşadığım, küçüklüğümden beri tanıdığım Caferağa mahallesinin muhtar meclisinde üye olmaya karar verdim. Bu projenin muhtarlık nezdinde de Kadıköy Belediyesi nezdinde de hayat bulacağına inanıyorum. Bu kültürlerin birbirini tanıması, birlikte yaşamayı öğrenmesi ve değerlerini ileriye taşıması amacımız.

 

Şimdi ileriye taşımak derken… Rum cemaati çok zor bir durumda. 1955’te 6-7 Eylül hadiseleri olduğunda, İstanbul’daki Rum Ortodoks toplumu yaklaşık 90 bin kişiydi. Belki yüz bine yakındı Bozcaada ve Gökçeada’yı, yani İmroz ve Tenedos’u da katarsanız. O sırada olayların peşinden büyük tahribatlar görmesine rağmen toplumdan fazla kişi İstanbul’u terk etmedi “burası benim vatanım, burası benim İstanbul’um” dedi. “Burada yaşamak istiyorum” dedi. Fakat esas darbe, 1963’te korkunç bir provokasyon sonucu geldi. Zaten 6-7 Eylül hadiseleri de bir provokasyon sonucuydu. Bir Türk öğrenci gönderilip Atatürk’ün evine, bir patlayıcı madde atılıyor, Hürriyet gazetesi o patlamadan önce manşet yapıyor, “Atatürk’ün evine bomba kondu” diye. Ve güruhlar, taşımalı barbarlar var, kamyonlarla getirdiler, her tarafı tahrip ettiler, belki hatırlarsınız. Bugün de bir sergisi yapıldığı zaman, hemen birileri basıp serginin görünmemesini istiyor. İlginç. Neden? Türkiye yüzleşmeli geçmişteki birtakım hatalarla. Şöyle bir durum da var, 1963’te, Kıbrıs’taki askeri bir tıp doktorunun eşi, banyoda çocukları ile katledilmiş bulunuyor. İnönü hükümeti var o zaman. Zaten İnönü de biliyorsunuz, mübadelenin başlıca mimarıdır, Atatürk’e rağmen o mübadele yaşanmıştır. Ve bunu fırsat sayarak Kıbrıs’ta olan bir olayı, EOKA diye çıktı halbuki EOKA değilmiş… Sonradan ortaya çıkıyor ki bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan arkadaş ve meslektaşlarımın ifadesiyle bir iç hesaplaşmaydı. Fakat yaklaşık on dört bin Yunan uyruklu İstanbul hemşehrisi sınır dışı edildi, 20 Dolar 20 kilo ile. Ve bu olay gerçekten bizim toplumun çözülmesine neden oldu. Çünkü on dört bin kişi, aniden, iki ay içinde altmış bin kişi oldu, herkes çocuklarını, annelerini alıp gitti.

 

Beşiktaş’taki başbakanlık ofisinde vakıf başkanları toplanıyordu, böyle bir toplantı salonunda.  Bülent Arınç Bey şöyle dendi “İstanbul’daki Rumlar niye azalıyor, davet etsenize, gelsinler”. El kaldırdım, “Sayın Bakanım, bu imkânsız”. “Neden imkânsız?”. “1963’te giden insanlar 60 yaşında, şimdi 2010 yılındayız, 110 yaşındadır. Öldüler, onun için gelemiyorlar” “Çocukları gelsinler” dedi. “Çocukları da gelemez” dedim. “Neden gelemez” dedi. Dedim ki “onlar başka ülkede; çoğu Yunanistan’da, Kanada’da, Fransa’da, Amerika’da olanlar var. Bunlar başka ülkede büyüyüp aile, iş kurdular. Hangi teklifle onları geri çağırıyorsun? Niye gelsinler?” Benim başka bir teklifim var dedim fakat onu da herhalde Tayyip Bey’e ulaştırmadı. Şu anda iki bin kişiye düştük. Faal olanlar belki bin kişi, öbürleri yaşlı, ayakta zor duruyor. Kaybolan bir kültür ve zenginlik, gidiyor Türk toplumundan. Türk toplumu diyorum çünkü biz bu toplumun bir ayrılmaz parçasıyız. Ben üzülüyorum çünkü evet, Yunanlılar geliyor ama çoğu üniversite hocası olarak geliyor. Birtakım iş yerleri açılıyor veya şirketler. Fakat sayıları çok az ve yerleşmiyorlar, geçici olarak geliyorlar buraya. Yerleşik istiyoruz ki bu toplum tekrar gelişsin.

 

Bir konu da Heybeli Ruhban Okulu. Açılabilseydi, inanın, dünyanın her yerinden o eğitimi almak isteyen insanlar olacaktı. Hepsi papaz olmayacak, bazılar ilahi okuyucu olacaktı. En azından aileleriyle gelip belki de buradaki bir kızla evlenip buraya yerleşecekler. Ancak bu şekilde bu toplum canlanır. Ama yok olma yolunda yavaş yavaş ilerliyoruz. Bizim kiliselerde, ender olaylar vaftiz ve düğünler, en sık gördüğümüz ise cenaze törenleridir. Ne yazık ki. Gayet görkemli oluyor cenazeler, bahçede, kilisenin içinde yapıyoruz, oh ne güzel. Neyse… Herkesten uzak olsun. Ben şimdiden kendi mezarımı da ayarlıyorum çünkü kimse kalmayacak. Kim gömecek beni? Rahmetli annem diyordu “acaba ben öldüğümde papaz kalacak mı burada?” Nitekim kalmadı, bazı kiliselerimiz papazı paylaşıyorlar; bir hafta biri, bir hafta öbürü. Yeldeğirmeni’ndeki kiliselerimiz on beş günde bir çalışır, diğer hafta Kalamış’taki kiliseye gider. İlahi okuyucularımız yok, papazlarımız yaşlı. Ölen papaz yerine papaz yetişmediği için, yok. Bir de din hürriyeti var, deniyor ama din hürriyeti yok. Çünkü bir din hürriyetini yaşatabilecek personeli yetiştirmezseniz ki Ruhban Okulu onları üretiyordu, din hürriyetiniz olmayacak. Yani din hürriyetimiz kısıtlanmış durumda. Var hürriyet, kimse bana “kiliseye gitme” demiyor ama gidersen ya papaz yok ya okuyucu yok. Kim söyleyecek? Ben mi söyleyeceğim?

 

Tanay Sıdkı Uyar: Ben otomatik kontrolü sizden öğrendim. Birlikte problem tanımlayıp birlikte çözümler üretirsek her alanda, sizin muhtarlıkta öğrettiğiniz gibi… Ve her alanda, herkes kendi köşesine çekilmezse, biraraya gelirsek, birlikte değerlendirirsek, irili ufaklı problemleri tanımlamaya başlarsak sanki birlikte yaşamayı örgütleyebiliriz gibi geliyor bana. O konuda da sizden…

 

Yorgo İstefanopulos: Bunu baştan beri söylüyorum, projeniz eksik. Bir de Türk-İslam kültürü var. Oraya da katılımcı olması lazımdı ki onlar da bizi tanısın. Biz tanıyoruz Türk toplumunu, içinde yaşıyoruz her gün. Ama Türk toplumu bizi tanımıyor. Önünden geçtiği yeri tanımıyor, “havra mı” diyor bana. Değil, sinagog değil, kilise. “Girebilir miyim?” diyor. “Allahın evi, tabii ki girebilirsin.” İçeri girmeye korkuyorlar. Neden korkuyorlar? Tamam, belki sinagoga girmek o kadar kolay değil çünkü maalesef hatırlarsınız seneler önce, Neve Şalom sinagogunda bir katliam olmuştu ve orada çok sıkı denetimler var. Bizim kilise de yakılmaya çalışıldı, yakamadılar. Taş binaydı, ancak kapıyı yaktılar. Neyse…

 

Tanay Sıdkı Uyar: Projemizde bu kadarını yaptık, hepsini yapamayız Hocam.

 

Yorgo İstefanopulos: Ben gerçekten burada Ermeni, Musevi ve Rum toplumundan da başka katılımcıların olmasını… Kaç tane Türk, Müslüman var aranızda? Sağolun ama siz eski nesildensiniz, tanıyordunuz zaten. Gençler birkaç tane, çok az. Daha fazla olmalı, arkadaşlarınızı getirin bir sonraki toplantıya. Ama öyle. Gerçekten, bakın, bir öğrencim Sivas’tan gelmiş, ben sormuyorum, ders hakkında ve hoca hakkında yorum yapıyorlardı. Bir tanesi isimsiz imzasız, kâğıda “ben hayatımda ilk defa bir Rum gördüm, bana hep Rumlar ‘kötü insanlar’ derlerdi, siz çok iyisiniz” diyerek böyle bir iltifatta bulunmuş. Ama arkadaş öyle büyüdü, öyle yetiştirildi. Onun günahı yoktu burada, tanımıyordu kimseyi. Rum görmemiş hayatında. Hatta yadırgıyorlardı. Hala bir Rumun ne olduğunu bilmiyorlar. “Siz Yunanistan’dan mı geldiniz, ne zaman geldiniz?” “Siz ne zaman geldiniz” diyorum cevap olarak.

 

Biraz önce, özgeçmişi okurken… 1800’lerin sonundan beri Kadıköylüyüz biz. Ama İstanbul’un neresinden, bilmiyorum. Tanımadım dedemi, o zaman genç ölüyorlardı. Ama tanımıyor bu toplum, bizleri tanımıyor. Sırf Rumları değil Ermeni ve Musevileri de tanımıyor. Ermenilerle ilgili sadece soykırım konu oluyor. Mesele şu anda birlikte yaşamak, bunun yollarını aramamız lazım, birbirimizden şüphelenmeden. Ben kimseden şüphelenmiyorum. İftara da gidiyorum camiilere de gidiyorum. Bazı camiilere gittiğimde maalesef düş kırıklığına uğruyorum çünkü duyduğum vaazlar pek içaçıcı değil ama olsun. Bursa’ya gidiyordum uçan profesörlerden biri olarak, orada kilise yok, camiiye gidiyorum. Ulu camii çok güzel, huzur verici, fıskiyesi var. Ben orada namaz kılmadığım için kötü bakıyorlardı, ajan mıdır ne, diye. Halbuki bizim kilisede herkesi kucaklıyoruz. Zaten kadınlar olmayınca olmuyor. Kadınlar olunca daha bir yumuşuyor hava herhalde. Ama dediğim gibi, birlikte ileriye gidebilmek için; barış içinde, kardeşlik içinde ve sorunlarımızı tespit ederek… Ben diyorum: Papazımız yok. Var mı aranızda papaz olmak isteyen? Seni mi yapalım? Rumca biliyor musun? Tabii bütün bu semavi dinlerde bizim bir ayrıcalığımız var, her millet kendi dilinde ibadeti yapıyor. Ne yazık ki Müslümanlıkta Arapça geçerli. Atatürk’ün çok güzel bir mirası var, mealini yaptırmış ama onu reddediyorlar gibime geliyor yahut ezanın Türkçe okutulmasını da kötü görüyorlar.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Şimdi on beşer dakika da arkadaşlarımız konuşsun… Eli arkadaşımıza söz veriyorum, mikrofon orada. Görüşünüzü alalım sonra Yorgo Hocaya sorularla beraber yeniden söz vereceğim, buyurun.

 

Eli Arditi: İyi akşamlar.

 

Ben doğma büyüme Kadıköylüyüm. İlerleyen zamanlarda da buradaki vakfın başkanlığını yapıyorum. Yorgo Hocam gibi uzun olmasa bile on iki senedir yönetimdeyim. Beş senedir de başkanlık yapıyorum.

 

Benim çocukluğumdan hatırladığım, bizim ortaklarımız Rumdu, Ermeni dostlarımız da vardı, onlarla da görüşüyorduk. Bu maalesef gittikçe azaldı. Öyle bir zamana geldik ki… Artık ben işimden dolayı, sosyal bir işim olduğundan, çevremde epey Ermeni, az da olsa Rum dostlarım var. Fakat bu tabii ki çok özel bir durum. Dediğim gibi benim işimden dolayı.

 

Şimdi bizim tabii cemaatimiz Rum cemaatinden biraz daha şanslı. Daha doğrusu şöyle… Sevgili başkanımızın “beş yüz sene evvel sizleri aldık” yorumunu paylaşmıyoruz. Beş yüz sene önce bu topraklara kabul edilen Yahudiler, benim gibi kökeni İspanya olan Yahudiler. Fakat bu topraklarda, doğu Anadolu’da, her zaman Yahudi nüfus mevcuttu. “Biz beş yüz yirmi sene önce sizi misafir olarak aldık, lütfettik” gibi karşılanması benim gibi İspanyol kökenli Yahudiler için geçerli. Dolayısıyla bu topraklarda her zaman mevcut bir cemaattik. Bizim cemaatimiz şu anda yaklaşık on beş bin kişi civarında. Çoğunluğu İstanbul’da, bin kişi kadarı da İzmir’de. Geçen toplantıda Harun kardeşimiz anlatmıştı eski dönemi. Bugün artık beraber bir şeyler yapma günü ama gerek ekonomik gerekse bazı sosyal faktörlerden dolayı gençler yurtdışına gitmeyi tercih ediyorlar aileleriyle. Son zamanlarda bu rakamın yükselmesi tamamen ekonomik. Burada, Türkiye’de, ya devlet okullarına vereceksiniz çocuğunuzu ya özel okula vermeniz lazım. Özel okulların da belli bir mali külfeti var. Çoğu kişi bunu karşılayamadığı için tercihen yurtdışına gidip yaşamlarına oralarda devam etmeye çalışıyor.

Bizim eski nesilden… Ben tabii orta nesilim, bizim babalarımız daha sessiz, en azından iştirakçi ve daha onaylayıcı bir nesildi. Biz ortada kaldık. Gençlerimiz aynı değil; onlar katılmak istiyor, vatandaş olarak bütün haklardan yararlanmak ve paylaşımcı olmak istiyor. Fakat karşılarına sonuçta nüfus kayıtlarındaki dini ibare çıktığı zaman, bundan dolayı bir sıkıntı olduğundan, artık Türkiye’de kalmak pek istemiyorlar. Şu aşamada gençler gitmek durumunda. Dolayısıyla şu anda cemaatimizin yaklaşık olarak üçte biri bu bölgede yaşıyor. Şu anda Yeldeğirmeni’nde yaşayan bir iki aile kaldı. Daha çok Caddebostan bölgesinde yaşanıyor.

 

Tabii iş olarak da eskiden cemaatin çoğunluğu ticaretle meşguldü. Şu anda bu da değişti, daha çok öğretim üyeleri mevcut. Toplum olarak eğitime çok önem verdiğimiz için eğitim olarak yükselme ve kurumlara girebilme imkânı oldu ve belirli yerlerde, belirli eğitim kurumlarında başarılı kardeşlerimiz var. Ancak dediğim gibi, gençler, şu anda burada ekonomik olarak yapacakları bir şey kalmadığı için, diğer Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya ve İsrail’e gidiyorlar.

 

Biz beraber ne yapabiliriz? Bu açıkçası yıllardır pek sorulmamış bir soru. Biz azaldıkça sanki değerimiz arttı. Yani seksen bin Yahudi varken veya bilmem kaç yüz bin kişi Rum, Ermeni varken pek o kadar önem verilmeyen veya devlet politikası olarak ‘gayrimüslimler Türkiye’den ayrılsın’ gibi bir politika varken cemaatlerin nüfusları azaldıkça, bir anda değere bindik. Özellikle Avrupa Birliğinin bazı programlarına bir vatandaş olarak katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

 

Burası bizim yaşadığımız, ait olduğumuz, işimizi yaptığımız ülkemiz. Bize karşı aynı değer veriliyor mu? Zannetmiyorum. Bazı yerlerde; kültürel, sosyal seviyesi yüksek olan yerlerde, belki evet, ama buna karşılık en basitinden dün başımdan geçen bir olayı anlatayım: Frankfurt’tan dönüyorum, havalimanında polis karşılıyor, pasaport kontrolü. Türk pasaportunu veriyorsunuz, bakıyor, isim yabancı, “thank you” diyor, geri veriyor. Artık aldırmıyorsunuz çünkü maalesef Türkiye’de hiçbir zaman çoğunluk Müslümandır belki ama bunun yanında Rum, Ermeni, Musevi, Yahudi vatandaşlar da mevcuttur, şurada ibadet ederler, şu gelenekleri vardır, diye öğretilmiyor. Bu öğretilmediği için de Yorgo Hocamın dediği gibi, x camiiden bazen davet ediliyorsunuz, gidiyorsunuz, yapılan vaaz tamamıyla sizi rahatsız edebiliyor.

 

Bizim ayrıca rahatsız olduğumuz başka bir konu; İsrail’de olan bir sorunun, orada yapılan her şeyin bizimle bağdaştırılıyor olması. Tamamıyla yani.

 

Burada devlet büyükleri konuşmalarında “benim Yahudi vatandaşlarım, benim Rum vatandaşlarım” diyorlar. Biz Osmanlı tebaası değiliz, eşit yurttaşlarız. Biz kimsenin tebaası değiliz ama böyle konuşmalar var.

 

Bazı şeyleri de takip edip kendimiz yapmaya çalışıyoruz. Mesela bugün bir alışveriş merkezinde Adolf Hitler’in ‘Kavgam’ kitabı satılıyordu. Cemaat bunla ilgili görüşmeler yaptı ve bu kitap oradan kaldırıldı. Sonuçta İkinci Dünya Savaşına sebebiyet verip altı milyon insanın katledilmesine yol açmış bir kitabın bu mağazada satılması pek hoş değil. Ama tabii ki bunlara hep biz tepki verip biz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Toplum bu konuda hiçbir tepki vermiyor.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Gençler bunu toplumda, her yerde, benim ailemde de yaşıyor, bu olumsuzluklar oluyor. Yani sadece cemaatlerle ilişkili bir şey değil. Tabii ki daha çok etkiliyor ama bunların ötesinde, toplumda, birlikte, diyelim ki muhtarlıkta görev almak gibi hepimizi etkileyen konularda, birlikte konuşup beraber ne yapabiliriz? Diğerleri tamam, zaten olmaması gereken şeyler. Demokratik toplumlarda herkesin eşit olmasını diyelim, halledebiliyoruz. Çünkü demokratikleştikçe birlikte yaşamak, var olmak normal hale geliyor. Ama birlikte var olmak birlikte yaşamak anlamına gelmiyor. Birlikte konuşup beraber değerlendirmediğimiz her şey sorun olarak kalıyor.

 

Yorgo İstefanopulos: Bir yorum da ben yapmak istiyorum. Eli’nin söylediği bir şey var: İsrail’le bir anlaşmazlık oluyor, Musevi cemaati burada, suçlu sayılıyor. Kıbrıs’ta bir şey oluyordu, bizim başımıza patlıyordu. Ne alakası var Kıbrıs’la, İsrail’le. Biz burada yaşayan eşit vatandaşız. Ama biz rehiniz burada, azınlıklar rehin olarak görülüyor. “Afedersiniz Rum” dediler bana, sanki küfürmüş gibi Rum olmak. “Afedersiniz Ermeni” dedi. Kim söyledi? Ben bunu dile getirdim, biliyorsunuz, Abdullah Gül’ün annesi için “Ermenidir” dediler, belgeler gösterdi “annem Müslümandır, Türktür” dedi ama “bu çirkin iftirayı atanı ben mahkemede süründüreceğim” dedi. İftira mıdır? Ben “annem Türktür ama Ermeni olsa ne olurdu” demesini beklerdim ama demedi.

 

Eli Arditi: Bizim cemaatimizde çok değerli kişiler var. Eskiden de vardı, Osmanlı zamanında daha fazlaydı. Şimdi ne toplumdan öyle bir talep var ne de bizden öyle bir talep var. Çok değerli, çok başarılı olabilecek kişiler var fakat maalesef önyargılı bir toplum içinde yaşıyoruz. Önyargılı bir toplumda yaşadığımız için bu konuya pek girmek istemiyorlar. Ben mesela, şahsen açıkça, fikri olarak söylüyorum; benim en sevdiğim şeylerden biridir, hatta siyasal bilimler okumak istedim ama bıraktım. Çünkü Türkiye’de bunun bir geleceği yok. Ama benim gördüğüm, yarın öbür gün, emekli olduğumda, İspanya’ya gittiğimde politikaya atılmaya niyetim var. Açık zaten her şey. Diyeceksiniz ki önünüzde herhangi bir engelleme mevcut değil. Ama var mı, yok.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bir on beş dakika da Mıgırdiç Bey, size söz verelim. Sonra sorular varsa devam edelim…

 

Mıgırdiç Margosyan: Selam, hepiniz hoşgeldiniz.

 

Burada beraber olmak çok güzel. Uzun boylu konuşacak halde değildim ama sağolsunlar, sağımdan ve solumdan o kadar güzel şeyler duydum ki biraz kopya çektim. Onlar üzerinden bir iki şey söyleyeceğim.

 

Eğer özetlemek gerekirse benim anladığım netice şu: Biz burada, farkında olmadan, ‘bir dokun bin ah işit’ konumundayız. Ağzımızla kuş tutsak, eninde sonunda biraz evvel burada dillendirilen sözlerle bir yerlerde tıkanıyoruz. Biliyorsunuz, başkalarını suçlamak, başkalarına suç yüklemek hem kolay hem de çok güzel bir kaçış noktası. Onun için biz, isterseniz, evvela iğneyi kendimize batıralım, sonra çuvaldızı başkalarına.

 

Burada birçok kişi ya yaşamış ya okumuş ya da duyduğu konuları burada dillendiriyorlar. Az önce Hocam, 6-7 Eylül olaylarından bahsetti. Bende 17 yaşımda bu olayları yaşadım. Orada yaşananları biliyorum. Ama sadece o hali görmek ve yetinmek mesele değil, bunların nedenlerini de bilmek gerek. “Biz kendimizi anlatamıyoruz” gibi şeyler söyledi Hocam. Peki siz kendinizi anlatmak konusunda yeteneksiz misiniz, yoksa birtakım insanlar özellikle sağır kulaklarını bir kere daha tıkayıp sizin sözlerinizi duymamaya mı çalışıyor? Siz istediğiniz kadar gayret edin, sizi duymak istemeyenler kendi bildikleri yolda gidiyorlar. O zaman hüsrana uğruyorsunuz. Bu da bir bıkkınlık getiriyor. Bu kez belki bir savunma mekanizması olarak da birtakım çareler arıyoruz.

 

Mesela “bizler azaldıkça değerimiz artıyor” dediniz. Ama ben, bu, artan değerimizden mi yoksa kelaynak kuşuna dönüştüğümüzden mi oluyor, anlamıyorum. Biz üzerimize gelen o adımlardan kaçarken, kendimizi korumak isterken acaba gerçekten yeterli bir gayret içinde olabiliyor muyuz, yoksa böyle gelmiş böyle geçmiş mi diyoruz. Şu ya da bu nedenlerle başımız sıkıştığında, direnmek yerine yan yollara sapmayı, gizlenmeyi, ortada görünmemeyi, gölgeye dönüşmeyi tercih ediyoruz. Mesela ne yapıyoruz, hiç elimizde olmadan, bilmeden doğduğumuz bir topluluğun farkında olmadan inkâr ediyoruz. İsimlerimizi değiştiriyoruz. Bunu yaparken de hem bir savunma mekanizması kuruyor hem de birtakım konularda sağlama alıyoruz kendimizi.

 

1953 yılında, İstanbul’a yolculuğa çıktığım o günlerde Hocam kadar şanslı değildim. Çünkü Hocam burada anadilini bülbül gibi şakıyordu ama ben Diyarbakır’da, 15 yaşımda, kendi anadilimi bilmiyordum. İstanbul’a gelişimin yegâne nedeni budur.

 

Babam 1915 olaylarında, kimilerinin şu ya da bu şekilde bahsettiği olaylarda, 4 yaşında gurbete çıktığında, kendi ana dilini unutup Kürtlerin yanında büyüyüp ancak yaşamını sürdürürken, belki de okuyamadığı için, kendi çocuğunun ileride böyle bir azap, böyle bir ıstırap içinde olmaması için kendine göre böyle bir mihenk taşı oluşturmuştu. Bizim oranın tabiriyle şöyle dedi: “get İstanbul’a, ana dilin ögren, adam ol”. Babamın nezdinde adam olmanın şartı anadilini öğrenmekten geçiyordu. Ben de İstanbul’a geldikten sonra anadilimi öğrendim, anadilimin öğretmeni oldum, anadilimde derler verdim ve fakat bu benim için yeterli olmadı. Şimdi biz bu saatten sonra ne yapacağız, faslı geldi.

 

Biraz evvel dediğim gibi, biz kırmadan, ezilmeden, ezmeden, muhterem cumhurbaşkanımızın deyişiyle dik durup diklenmeden yolumuza devam edeceğiz. Ama o yol, hayatın bana verdiği tecrübelerden dolayı biliyorum ki o yol bu ülkenin siyaset arenasında çok da istenen bir yol değil. Biz deyim yerindeyse anadan doğar doğmaz bu topraklarda maalesef düşmandık. Şimdi bizi kucaklamak isteyenler yok mu, var tabii. Size katılmıyorum, en büyük sorunumuz kendi aramızda değil. Biz, Ermenisiyle, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle; cumhurbaşkanımızın saya saya bitiremediği ama bir türlü Yahudi, Rum, Ermeni demediği vatandaşlar olarak bir şeyler yapmak mecburiyetindeyiz. Ne yapacağız? Bu zihniyetin yerle yeksan olması için elimizden gelen her türlü gayreti sarfedeceğiz ama demokratik yollarla, bilek gücüne asla dayanmadan.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Şimdi Yorgo Hoca ayrılmadan ona iletilecek soruları alalım…

 

Dinleyicilerden: Ben Antakya’da büyüdüm. Bizim yürüyüş gruplarımız var, Heybeliada’ya her gidişimizde Ruhban okulunu ziyaret ediyoruz. Benim için dünyanın huzur duyduğum yeri. Dersler veriyoruz birbirimize. Ama geçen senelerde Ruhban okulunda etkinlikler yapıldı yazın, iki yıldır yapılmıyor. Bu etkinliklerin devam etmesi gerekiyor, neden yapılmıyor, onu bilmiyorum. Şu anda Türkiye’de kültür ve sanata ihtiyacı olan bir kesim var. Sinagoglar örneğin, kamuya açık kültürel etkinlikler oluyor. Ermeni kiliseleri belki ziyaret edilmiyor ama koroları var. Bence fazla üzülmemek gerekiyor. Bir kesim her şeyin iyi olacağını söylüyor.

 

Yorgo İstefanopulos: Ben katılmıyorum. Siz zaten kültürlüsünüz, zaten ihtiyacınız yok. O konserler açıktı, yapılıyordu fakat Ruhban okulunun beş kuruşu yok. Oraya kütüphanede çalışmak üzere Erasmus öğrencileri geliyor, kitapları sayısallaştırıyorlar, tasnif ediyorlar ve bozuk kitapları tamir etmeye çalışıyorlar. Faal değil. İlk önce bizi canavar olarak görmemeleri gerek. Benim en sinirlendiğim şey; “Türk milletinin hoşgörüsü sayesinde burada gayet iyi yaşıyorsunuz”. “Ne yaptım ki hoş görüyorsun beni. Ben eşit vatandaşım burada.”

 

Dinleyicilerden: Sizler yine şanslısınız, biz Bektaşiler daha vahim durumdayız. Siz yine ibadethanelerinizi kendiniz kullanıyorsunuz. Bizler kendi vakıf mallarımızı kullanamıyoruz, ibadethanelerimizi kullanamıyoruz, o bakımdan şanslısınız. Selanik’te ibadethanelerimiz kapalı, ibadet edemiyoruz. Bunlara da dikkat etmek gerek.

 

Yorgo İstefanopulos: Ben de çok üzülüyorum, “Cem evleri ibadethane değildir” deniyor. Kime ne?

 

Dinleyicilerden: Ben Türk, Müslüman hatta Sünni, tam iktidarın istediği gibi Osmanlı ailesine mensup bir Türküm. Sizden şunu rica ediyorum; lütfen halkın görüşü ile iktidarın görüşünü karıştırmayın. Çocukluğumda kilisenin azizelerinin iftar soframıza geldiği, onların yortu yumurtalarıyla oynadığım günleri bilirim. Siz iktidarın yanlışlarını Türk toplumuna malederseniz bu çok yanlış olur. Önemli olan sırt sırta verip tavır almak.

 

Yorgo İstefanopulos: Bakın sizin yaptığınız yine belli bir kültürün üstünde olan insanların yaptığı şey.

Dinleyicilerden: Konuşmanızın bir yerinde mübadele Atatürk’e rağmen yapıldığını söylediniz, bunu yanlış anlamış olabilirim, bunu açıklayabilir misiniz?

 

Bir de 15 yaşında, anadilinizi öğrendiğiniz o zamana kadar Türkçe mi Kürtçe mi konuşuyordunuz?

 

Mıgırdiç Margosyan: Bizim evimizde dört dil konuşuluyordu. Ben bu dört dilin hepsini önce evimizdeki kediden öğrendim. Sokaktan gelen bir kedimiz vardı, ismini Mestan koymuştuk. O nasıl olmuşsa yamanmış bizim eve… Annem her defasında kediyle kavga ede ede onun dilini bize bizimkini ona öğretmeye çalıştı. Dolayısıyla anam kediyle Ermenice, Türkçe, Kürtçe ve Zazaca konuşuyordu. Ama konuştuğu Ermenice bizim burada bugün bildiğimiz klasik Ermenice değil, biraz daha Anadolu Ermenicesi biraz daha Kürtçe ve Türkçe ile karışıp zenginleşmiş bir dildi.

 

Yorgo İstefanopulos: Atatürk hakkında İnönü’yle arasında geçen bir olayı anlatıyorlar. Ve ben doğru olduğuna inanıyorum. Bir gün Atatürk İnönü’yü Çankaya köşküne davet eder. Bahçedeki çiçeklerin hepsini yoldurmuş, sadece laleleri bıraktırmış. İsmet İnönü “ne oldu bahçeye” demiş, “valla senin yapmak istediğin buydu, öbür renkler gitti”. Bunu doğru olduğunu söylüyorlar.

 

Bir de Atatürk İstanbul Rumlarının mübadeleden muaf tutulmasını istedi, özellikle o kültürün ve sanatın aktarılması için gelen genç Türk nesline.

 

Dinleyicilerden: Yorgo kelimesinin kelime anlamı nedir?

 

Yorgo İstefanopulos: Bir azizin adıdır.

 

Dinleyicilerden: Lugat anlamı?

 

Yorgo İstefanopulos: Diyorlar ki yorgo ‘çiftçi’ydi. Mutluluk duyuyorum adımdan.

 

Eli Arditi: İftarla ilgili bir şey söylemiştiniz; Musevi cemaati, Edirne’de her yıl iftar yemeği veriyor oradaki topluma. Belki Yorgo Hoca’nın demek istediği şu: biz bu toplumun içinde yaşadığımız için, onun kültürünü, ona saygıyı biliyoruz fakat bazı konularda aynı saygıyı biz de bekliyoruz.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bir arkadaşımız daha vardı, sorusu yanıtlanacak olan… Karar vericilerin sözleri bir yana bir de halkın görüşlerini göz önünde bulundurduğumuzda farklı düşünenler var bu ülkede, yani sadece yüzde on barajını sağlamış olanların söyledikleri yok, anlamında. Bir de anadilinizi öğrenmeniz konusu… Buyurun…

 

Mıgırdiç Margosyan: Şimdi efendim, benim anadilimi öğrenmem, bahsettiğim nedenlerden… 1953 yılında ilk defa, İstanbul’da bir Ruhban okulu açıldı ve o okula öğrenci olarak geldik. Bunu kuran da o zamanki patriğimiz. O dönemde, geldikten sonra, bu bahsini ettiğim Bağlarbaşı’daki okulda Ermenice öğrendik, anadilimizi öğrendik. Diyarbakır’da konuşmadığımız, bilmediğimiz ya da yöresel olarak çat pat, iyi kötü, üç beş kelimeyle bildiğimiz dili burada geliştirdik, okuduk.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Siz buyurun, sorunuzu alalım…

 

Dinleyicilerden: Demiştim ki, çocukluğumda kilisenin azizeleri iftar soframıza gelir, onların yortuları yumurtalarıyla kutlanırdı. Biz biraradaydık. Ama şimdi olsaydı babam o daveti yapamazdı. O evlere giriş çıkış artık bizde de zor. Demek istediğim şu ki biz rahat değiliz ki siz de değilsiniz. Ülkenin resmi görüşüyle halkın duygularını, düşüncelerini, sevgi anlayışını lütfen bir tutmayın. Dert bizde de büyük. Makro bakarsanız, mikro konularda boğulup gitmeyelim. Biraraya gelelim ve bu bireysel isteklerin dışında toplumsal bir güç oluşturalım ve bu nefret bakışını terk edelim.

 

Mıgırdiç Margosyan: Hanımefendi müsaade ederseniz cevaplayayım. Belagat dediğimiz çok güzel bir şeydir, benim de çok hoşuma gider. Ama kişisel olarak, zamanında yumurta koyardık, çörek yapardık, tokuştururduk, kırmızıydı… Bunlar artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü bugün o yumurtayı tokuşturacak bir Ermeni bulmanız için turşu gibi saklamanız lazım. Ama biz, bütün bunlara rağmen Surp Giragos kilisesi diye bir kilise vardır -500 yıllık bir kilisedir Diyarbakır’da- yıkılmıştı, onardık. Nasıl? On yıllık bir bürokratik mücadele sonucu. Kimseden maddi herhangi bir şey talep etmedik ama bize o kadar büyük bürokratik engeller çıkardılar ki… O zamanki parayla, atıyorum 5 dolara olacak şeyi biz 125 dolara yapmak durumunda kaldık. Eninde sonunda o 500 yıllık kilise onarıldı ve ibadete açtık. Açtık ama… Yorgo Hoca burada olsa… Papazı nerede? Papaz yok.

 

Ben dini bağları kuvvetli olan bir insan hiç değilim. Benim için o yapının onarılması bir camii, bir kilise, bir medrese veya Diyarbakır’ın meşhur surları, hanları, hamamları gibi bir şeydi. Bir eserdi. Bütün bunlara rağmen onardık, bitti ve insanlara dedim ki “gelin”. Kimler geldi biliyor musunuz? Büyük bir çoğunluğu 1915 olaylarından sonra Müslüman olmuş Ermeniler. Onlar bütün bunlara rağmen geldiler, kucaklaştık, öpüştük. Bu bahsettiğiniz çörekti, yumurtaydı, börekti faslını oradaki sabah kahvaltılarında güzel güzel, herkes evinden bir şeyler getirdi ve yaptık. Çok da güzel oldu. Ammavelakin şu anda o kilise tekrar yerle yeksan edilmiş durumda.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Soruları ve görüşleri alacağız fakat İrini Dimitriyadis de aramızda, kendisine de söz vermek istiyoruz…

 

İrini Dimitriyadis: Yorgo Hoca konuşmasının başında benim bir kitap yazdığımdan söz etti. Önce o kitabı yazmamın nedenini, sonra da o kitabı gören öğretim üyesi bir hocamın ne dediğini söyleyeyim…

 

Ben o kitabı son zamanlarda sıkça dilegetirilen “ah eski günler, ah ne güzel yaşıyorduk” mozaiğine bir tepki olarak yazdım. Şöyle ki bu ifadeler kullanılırken “bana çok iyi hizmet eden yanıbaşımdaki balıkçım, işte şuradaki lokantacım, ah şuradaki adam gitti iyi, ben artık meze yiyemiyorum” üzerindendir hep o hatıralar ve bellek. Halbuki bu insanların daha büyük katkıları da var, tıpkı öğretim üyelerinde olduğu gibi. Ben o kitapta Rum okullarını dışlayarak, sırf Türk eğitim hayatına katkıda bulunanları ele aldım. Yirmi kadar profesör var ve hepsi Türkiye’de bir ilki başarmış. İlk psikoloji testlerini yapanlar var mesela ve bunlar hiçbir zaman Rum toplumunda fark edilmedi bile. Kendimiz de fark etmedik bu insanları yani biz de kusurluyuz. Dolayısıyla, fark etmeyince, öne de çıkaramıyorsunuz.

 

Kitap çıktı, masanın üzerinde duruyor. Öğretim üyesi bir arkadaşım geldi, baktı, açtı ve “Hocam epey liberalmişsiniz ki biz” dedi “bu kadar çok insanı işleyebildiniz” dedi. Bu ne demek? Anladınız mı yani? “Hocam” dedim “ne diyorsunuz? Eşit haklı vatandaşız, niye liberal olmanız gerekiyor ki bu insanları yetiştirebilmemiz için? Kitabın önsözünü Prof. Dr. Ethem Eldem yazmıştı, önsözü okursanız cevabını alırsınız” dedim.

 

Yani siz ne kadar uğraşsanız da o ‘halk’ dediğiniz de, üstelik kültürlü ‘halk’ da, hala bir yabancının bir başka ülkedeki başarıları gibi görüyor bütün bunları. Yani şunu anlamak lazım… Komik bir şey söyleyeyim, konuşmamı rahatlatayım. İlk dersime girdim dönem başında, bir öğrenci geldi arada ve “Hocam” dedi “bir şey rica edeceğim sizden; Rum musunuz Rus musunuz?” dedi. “Niye sordun bunu” dedim. “Hiç Hocam, yemek kazandım Rumsanız” dedi.

 

Rum nedir, Ermeni nedir, Musevi nedir artık bilinmiyor ki… Siz sayı olarak azalınca zaten yok gibisiniz.

 

Dinleyicilerden: Bir şeyi açıklamak istiyorum. Ben Anadolu kökenliyim, oraya görev itibariyle gelmişler, kalabalık aile toplantısı, “ben Kürdüm” diyen bir aile. Bir hanım dedi ki “aa nasıl Kürtsün kuyruğun yok senin” dedi. Yani toplum kendi içinde de birbirini tanımıyor. Buna lütfen marjinal bakmayın.

 

İrini Dimitriyadis: Ben hiç marjinal bakmadım zaten. Ama bunu da çok net ve birkaç ay evvel olan bir olay olduğu için anlatmak istedim.

 

Dinleyicilerden: Münferit olaylar…

 

Tanay Sıdkı Uyar: Eklemek istediğiniz şeyleri şimdi alabiliriz. Gelecekte birlikte ne yapacağımız konusunda soru ve katkılarınızı bekliyoruz…

 

Dinleyicilerden: Sorum Eli Arditi’ye olacak. Şu anda Yeldeğirmeni’ndeki Yahudi cemaati kaç kişi acaba, yani Yeldeğirmeni’nde oturan Museviler?

 

Eli Arditi: Şu anda Yeldeğirmeni’nde bir sinagogumuz var. Bir de bu sinagoga bağlı olarak Caddebostan’da bir ibadethanemiz daha var. Yeldeğirmeni’nde belki dört beş kişi ancak oturuyordur. Ama güzel bir haber, buralıysanız. Yeldeğirmeni Karakolhane yokuşunun aşağısında bizim eski bir okulumuz vardı, geçen seminerde Harun Bey göstermişti. Bu okulun restorasyonunu büyük bir ihtimalle Ekim ayına yetiştireceğiz ve orada cemaatimize ait bir anaokulu ve ilkokul faal olmaya başlayacak. Hali hazırda bir tane okulumuz var, Ulus’ta. İstanbul trafiğinde minik çocuklarımızın gitmesi zor. Burası da bazı sebeplerden elimizden gitmek üzereydi, sağolsun Harun arkadaşımız ve bazı arkadaşlarımız sayesinde, buranın bize ait olduğunu ispat ettik. Şu anda inşaatını bitirmek üzereyiz.

 

Dinleyicilerden: Harun arkadaşımızın seminer konuşmasına referansla sormak istiyorum: Cemaate katkıda bulunmuş olan ve soyadı Deleon olan birinden bahsedilmişti. Acaba bizim High School’daki Deleon ya da Jak Kamhi’nin (anlaşılmıyor?) akrabası mı?

 

Eli Arditi: Sizin bahsettiğiniz, bizim sinagogun yanındaki büyük avizeyi bağışlayan kişi. Bu kişi Moda’da oturuyordu ve sultanın Mücevheratçısıydı. Yok, zannetmiyorum.

 

Dinleyicilerden: Tanay Hocamızla da aynı departmandayız. Böyle bir organizasyonda sizi görmekten çok mutluyum. Ben mümkünse Mıgırdiç Margosyan’a soru sormak istiyorum. Sizin belli bir birikiminiz var, bu yüzden sizden tavsiye vasfında bir soru sormak istiyorum. Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerimizi iyileştirmek için, olmak zorunda değil ama varsa, tavsiyelerinizi duymaktan onur duyarım.

 

Mıgırdiç Margosyan: Benim kişisel kanaatim şu -veya psikoloji eğitimimden dolayı da olabilir, şuna inanıyorum: İnsanlar arasında diyalog olmadığı, birbirlerini tanımadıkları müddetçe aynı paralelde yürümeleri ya da en azından aynı rotaları izlemeleri biraz zor. Mesela yıllar önce Evrensel gazetesinde yazdığım için beni İzmir’e davet ettiler. Orada 150-200 kişilik bir öğrenci topluluğuna konuşuyorum. Gelenleri çoğu da Evrensel cemaatinden. Şöyle bir soru sorabildiler orada bana, art niyet yok, sadece ben varım yalnız, bana diyor ki “Hocam, Ermeniler nasıl insanlardır?” Ben de bütün artistliğimle sağıma soluma baktım, arkama baktım, dedim ki “iki gözü, iki kulağı vardır, tıpkı sizin gibi”. O soruyu soran kişi, çocuk, delikanlının hiçbir artniyeti yok. İşte biraz evvel onu söylemeye çalışıyordum: Siz kendinizden bahsederken sizi dinlemek isteyenler kulaklarını tıkadığı müddetçe hiçbir netice alamayız.

 

Burada atlayarak Ermenistan’a gelirsek… Ben Ermenistan’a yazar olarak birkaç kere davet edildim. Oradaki insanlar, yüz yüze konuştuğunuz zaman, çoğunluğunun ailesi köken olarak ya Muşlu ya Sivaslı ya Kayserili; yani Anadolu kökenli. Ama inanın hiçbir şekilde “onlar bize şöyle yaptılar, böyle yaptılar, biz de onu yapacağız, bunu yapacağız” diye bir yaklaşım içerisinde olmadılar. Şoför mesela, sizi bir yere götürüp alacağı parayı düşünüyor, sizin Ermeni olmanız olmamanız hiç de önemli değil.

 

Hrant Dink, Hrant benim bu bahsettiğim okulda öğrencimdi. Hrant Dink ne yaptı mesela? Biliyorsunuz… Onun arzularından biriydi; Ermeniler birbirlerine, sadece kendi aralarında değil bu coğrafyadaki insanlarla da bir iletişim kursunlar. Çünkü o iletişim olduğu zaman, inanın, bir sürü engel kendiliğinden ortadan kalkıyor. Dolayısıyla bunun yegâne çaresi evvela şu dikenli tellerin kaldırılması.Yıllar önce bir filmde izlemiştim. Bir Amerikan kovboyunun ilk işi, geldiği yerde dikenli telleri kaldırmak. Çünkü dikenli o teller, o sınır yandaki komşuyla olan ilişkisini engelliyor.

 

Dolayısıyla bizim yapabileceğimiz, siyasi yaklaşımların dışında, evvela insan olarak direnmek. Oradaki Ermeni de buradaki Türk de veya buradaki halk da ne yapıp yapıp birbirleriyle kucaklaşıp birbirlerini dilemek için yola çıkmaları lazım. Çünkü bu halklar hep olacaktır ama tepemizdeki insanlar bugün var yarın yoklar.

 

Dinleyicilerden: Ben de Mıgırdiç Bey’e sormak istiyorum. Ozan bu arada ismim, atama bekleyen bir öğretmenim. Konuşmanızı Türkiye’nin demokratikleşmesi üzerine kurdunuz. Rumların, Ermenilerin ve de diğerlerinin, kendini öteki hissedenlerin sorunlarının ne kadar demokratikleşirsek o kadar azalacağını söylediniz. “İğneyi ilk önce kendimize batıralım”. Birçok kişi sizin gibi düşünüyor bu konuda, hemfikir. Diyorlar ki “Türkiye demokratikleşmeli, bunun için mücadele vermeliyiz”. Ama bu bir süredir açılmıyor. Yani bu meseleyi biraz açmanızı rica ediyorum eğer varsa.

 

Mıgırdiç Margosyan: Kendini hiç yorma, sen daha leb demeden leblebiyi anlıyorum, merak etme. Kendimizi kanıtlamamız lazım. Nasıl? Biraz evvel söyledim o demokrasi havasını bizler hep müşterek yapacağız. Mesela birbirimizi dışlamayacağız. Mesela Türk vatandaşı diye geçiyoruz değil mi? Dikkat edin, hep hitap edilirken Türk vatandaşı olarak hitap ediliyoruz tepemizdekiler tarafından ve bu bir kucaklayıcılık olarak ifade ediliyor. Ama öbür tarafta bir Ahmet’ten, Mehmet’ten, Hüseyin’den, Ayşe’den, Fatma’dan Türk vatandaşı olarak hiç bahsetmiyor; Ahmet diyor, Memhmet diyor. Niye bana Türk vatandaşı diyorsun ki beni, beni yüceltmiyorsun, küçültmüyorsun bunlarla. Ben bundan da gocunmuyorum ayrıca. Zaten siz farkında olmadan ister istemez dışlıyorsunuz. Biraz evvel “siz ve biz” gibi bir şey söylendi. Ben bu tabiri sevmiyorum mesela. Eğer varsa ortada, biziz veya yokuz. Bu ülkede dikkat edin, şu anda ister istemez ikiye bölünmüş durumdayız: bizden olanlar ve onlardan olanlar. Kim bunlar? Kıstası, metresi, ölçüsü ne, endazesi ne? Kaç kilogram biz? Kaç kilogram onlar? Onun için enünde sonunda dönüp dolaşacağız, sizin sorunlarınız, demokratik sorunlarınız varsa onu ben paylaşacağım. Benim aynı şekildeki sorunlarımı sizler paylaşacaksınız. Mesela “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyeceğiz. Bunu dediğimiz takdirde o zaman biz bu işi çözemeyiz. Nokta.

 

Dinleyicilerden: Ben de katkıda bulunmak istiyorum. Bir anım var, bunu anlatmak istiyorum. Artvinliyim ben, olay da 80’li yıllarda oluyor. Türkiye-Sovyetler maçı var. Dedemle Bursa’da oturuyoruz o zaman. Abim dedi ki “dede bak, Türklerle Ruslar oynuyor”. Televizyona baktı baktı baktı, “ula aynı bizim gibi insanlarmış” dedi. Dedem de cahil bir insan değil aslında; köyün azalarından, sözüne kıymet verilenlerden yani cahil diye geçiştirilebilecek biri değil. Ama o bilinçle bile Rusları o zamana kadar insan gibi yaşatmamış hayalinde. Hatta o doğduğunda Artvin toprakları Rus sınırlarındaymış. Buna rağmen o Rusları iki ayaklı sanmıyordu. Aynı durum; Türkiye’de sol sosyalistseniz, anlaşılmaz, ateistseniz anlaşılmaz, Musevi iseniz anlaşılmaz, Bektaşiyseniz zaten anlaşılmaz. O yüzden “biz-siz” diyerek söylemiyorum; hiçbirimiz birbirimizi tanımıyoruz ki egemen ideoloji de bundan çok güzel faydalanıyor, çok güzel yönetiyor bunu kendince. O yüzden hepimizin birbirimizi tanımız lazım.

 

Bir eleştiri değil ama konuşmalardan, okumalardan anladığım…. Kitabınızı da okuyorum bu arada, hiç unutmayacağım bugünü. Genelde biz de Türk İslama karşı çıkıyoruz ya, biz Türk Müslüman değiliz, böyle kavramlarla anlaşmıyoruz aslında. Ama scaba Musevi toplumunda, Ermeni toplumunda din çok mu ağırlıklı? Din gerçekten kişilik, kimlik yapınız mıdır? Bilmiyor olabilirim, gerçekten öğrenmek için soruyorum…

 

Mıgırdiç Margosyan: Şimdi efendim olay şöyle… Her toplumda dini inançlar olabiliyor, olması da normaldir. Bir ateist olarak rahatlıkla bunları anlayabiliyorum. Ama bir de tarihsel-kültürel yaklaşım var. Ermeniler kendilerini bildikleri 1350 yılından itibaren, kendi alfabelerini kurduktan sonra, her yerleşim yerinde önce bir kilise, hemen ardından onun yanında bir okul yapmışlar. Yani toplumumuz içerisinde kilise hep ön planda olmuş. Tıpkı medreseler gibi. Dolayısıyla o kültürde yetişen insanlar, gittikleri her yerde, Anadolu’da 2000 küsur kilise yapmışken bugün hiçbiri kalmamıştır ama o kültür hep olmuştur. Yani bugün sadece dini anlamda değil; kendini devam ettirebilmenin, tarihi açıdan da devam ettirebilmenin ilk kaynağı olmuştur. Bununla yetinmemiş, yanında kültürünü geliştirebilecek bir okul muhakkak olmuştur. Mesela kiliselerimizin yanında istisnasız bir okul olmuştur, bir de dernek. Bunların hepsiyle, topyekûn, o kültürü devam ettirebilmenin yollarını aramışlar ve böyle bir çözüm bulmuşlar.

 

İrini Dimitriyadis: Geçen ay yaşadım bunu, Atina’ya gitmiştim. Hani siz ‘birleştirici öğe’ mi diyorsunuz kiliseler için. Yorgo Hoca da ‘bizim için sosyalleşme ve birlikte olma yerleridir’ dedi. Atina’da buradan giden Rumlarla birlikteydim, paskalya dönemiydi. Paskalya çok büyük bir bayram, mutlaka kiliseye gidilir. Dediler ki “biz Atina’ya geldiğimizden beri, pek kiliseye gitme ihtiyacını duymuyoruz”. Neden? Orada birlikte olma, kültürü yürütme, kendini ispatlama ihtiyacı yok. Ama aynı kişiler, buraya üç günlüğüne bile gelseler turist olarak, mutlaka kilisenin kapısını çalarlar, mum yakarlar. Bu çünkü geçmişleriyle kurdukları en büyük bağ.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Herhangi bir şehre giden insanların kapalı olarak yaşayıp kültürlerinin etkilenmemesi için… Yani herhalde o korunma veya daha doğru bir ifadeyle güzelliklerini koruma, dış etkileri önleme, kimliğini koruma gibi… Herhalde bunun mekanizmalarını kurmak amacıyla…

 

Eli Arditi: Şimdi burada ben dini bir vakıf başkanıyım. Yahudilik bir din ama aynı zamanda bir yaşam biçimi. 613 tane kuralı var. Çoğuna uyanlar da var ama buradaki cemaat hepsine uyamıyor tabii. Bizim farkımız sanırım, gittiğimiz yerde önce ibadet yeri kurma durumumuz yok… Enteresan bir şekilde önce ‘mikve’ denilen yıkanma havuzunu yapma zorunluluğunuz var. Bir de tabii bizde öyle şatafatlı binalar mevcut değil- toplum öyle bir alışmış ki yıkılıyor diye tarihten gelen bir şey. Pek o kadar dindar kesim mevcut değil. Sinagoga giden kesim fazla olmayabilir ama buna karşılık kaşer et yiyen kesim hemen hemen yüzde yüze yakındır. Sinagoga katılma oranı, açıkça söyleyeyim; İstanbul’da 15 bin kişi varsa sinagoglardaki kişi sayısı 700-800’ü geçmez.

 

Mıgırdiç Margosyan: Kaç tane kural dediniz?

 

Eli Arditi: 613 kural var.

 

Mıgırdiç Margosyan: Allah size yardımcı olsun.

 

Dinleyicilerden: Merhaba. KADOS olarak size bir soru yöneltmek istiyorum. Başından beri mutlulukla takip ediyorum bütün oturumları. Çok çok teşekkürler bugünkü konuşmacılara da… Fakat farklı bir açıdan bakmak istiyorum: Projenin adı “hatırla” aslında ama biz farkında olup hatırlayıp geleceğe bakmalıyız, diye düşünüyorum. Proje geleceğe dair, sokaktaki topluma dokunan neler yapacak merak ediyorum. Az önce Mıgırdiç Bey’in bahsettiği gibi nostaljiden uzaklaşmamız gerekiyor. Siz ne yapacaksınız, merak ediyorum?

 

Tanay Sıdkı Uyar: KADOS Kadıköy’deki insanlarla bilim, kültür ve sanat insanlarını buluşturuyor. Biz de bir sivil toplum kuruluşuyuz ve çok öz verili çalışan arkadaşlarımız var. Herhangi bir şey yapabilmek için, hazır çözümler yerine, önce diyaloga başlamamız lazım. Bunu bu projeyle oluşturduk sanıyorum. Şimdi birisiyle biraraya geliyorsunuz; farklı iki yapıdan geliyorsunuz -yalnızca kültürel olarak farklı yapılardan bahsetmiyorum- ama birlikte kalabilmeniz için sizi biraraya getiren o yeni yapının sorunlarını tanımlayıp çözümler bulup bu çözümlere de bizim çözümlerimiz diyebilmeniz lazım. Orada da kalmayıp üretmeye devam etmeniz lazım. Çünkü o “dış etken” dediğiniz şeylerin hepsi, o ürettiğiniz çözümleri yok ediyor sürekli.

 

Biz bir adım attık. Bu adımı da üç cemaatten arkadaşlarımızla beraber attık ve önce onları bir araya getirdik. Şimdi birlikte konuşmaya başladık, 150-200 kişilik bir yapı olduk şimdi ve bu etkileşimi sürdüreceğiz, sonrasını birlikte planlayacağız. Sadece Rum, Ermeni, Yahudi, Musevileri kastetmiyorum. Başka, diğer arkadaşlarımızla beraber. Burada yaşayan herkesin bilgi beklenti ve taleplerini birlikte değerlendirme süreçlerimize katıp geleceği birlikte planlamamız lazım.

 

Bunun önünde antidemokratik uygulamaların olması… Hep aklımda o var: %10 barajı diye bir şey varsa o kalkmadan demokratikleşme olmuyor. Biz bu baraja rağmen elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz Türkiye’de. Sürü halinde giden kuşlar var, birkaç tanesi fark ediyor tehlikeyi, paylaşmaya başlıyor… Ama bu baraj olduğu zaman birlikte olup konuşmaya başlamış insanları karar verme süreçlerinin dışına atıyorsunuz. Mesela ben %100 yenilenebilir enerjinin çözüm olduğunu anlatıyorum, onun hocasıyım, onu anlatıyorum. Benim şimdi mecliste birilerinin bunun çözüm olduğunu konuşması için 8 milyon insanı ikna etmem gerekiyor. Kimse de çıkıp söylemiyor, hiçbir partinin programında da yok. Ama bütün dünya %100 yenilenebilir enerjiye geçiyor şu anda. Ama bakın,ismi ‘yeşil’ olanlar dahil, hiçbiri çıkıp bunu söyleyemiyor. Bu hepimizin sorunu. Yani çocuklarımızın geleceği… Mesela bir sonraki toplantıda hepinizin katılımıyla enerjide sorun nedir, çözüm nedir, bunu konuşacağız. Sadece karşı çıkarak tepkilerinizi gösterdiğiniz zaman sorunun bir parçası oluyorsunuz. Bizim böyle bir anlayışımız var.

 

Bir de KADOS olarak sadece Kadıköy’de değiliz. Türkiye Çevre Platformu’nun koordinatörüyüz ve Türkiye’de 81 ilden çevre derneklerinin koordinasyonunu yapıyoruz. Onun toplantılarını görseniz… Birbirlerini düşman gören insanlar oluyor. Bunları aşarak o insanlarla birlikte konuşup insan olmanın gereğini yerine getirip birlikte değerlendirerek, birlikte üreterek ürettiklerinden mutlu olmalarını sağlıyoruz. Ve bu mutluluğu sürdürmek için de ölene kadar koşacağız. Bilmiyorum, biraz uzun oldu cevap ama…

 

Dinleyicilerden: Bu projenin sonraki aşamalarında neler olacak? Bir rehberden söz ediliyordu…

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bütün bu seminerlerin, ‘Kent Sohbetleri’nin sonunda bir rehber kitabımız olacak, onu hepinize dağıtacağız. Altı tane de örnek tur yapacağız. Onlara da katılımlarınızı bekliyoruz. Onu daha kalıcı olarak ileriye doğru aktarmak istiyoruz. Farklı kültürel ve sınıfsal kesimden öğrencilerle yapacağız, Kadıköylülerle yapacağız, sivil toplum kuruluşlarıyla yapacağız, araştırmacılarla yapacağız. Hepsinin sonunda projeyi kolektif olarak yürüttüğümüz temsilcilerle biraraya gelip uygulama sürecini değerlendirecek, elimizdeki veriler ışığında ilerleyen dönemde neler yapabiliriz, bunu konuşacağız.

 

Mıgırdiç Margosyan: Hocam bu vesileyle müsaade ederseniz ben de bir katkıda bulunmak istiyorum. Eğer siz birtakım sorunlarınızı karşınızdakilerle paylaşmak isterseniz, ilk sizin adımı atmanız lazım. Siz kendinizden bahsedebilirsiniz, karşı taraf sağır olabilir, öyle olmayı tercih edebilir ama siz direneceksiniz, anlatacaksınız, ikna edeceksiniz.

 

Mesela sadece bir örnek vermiş olmak için şunu söylemeliyim: Biz 25 yıl önce Aras Yayıncılık adında bir yayınevi kurduk. Ben, kardeşim ve bir iki öğrencimle beraber. Bunu kurarken bir yerlere gelebileceğimizin hesapları içerisinde olmadık. Ama farkında olmadan bir misyon yüklendik. Neydi o? Mümkün olduğu kadar, Ermeni edebiyatını, Ermeni kimliğini geçmişiyle, kültürüyle, tarihiyle, kitaplarıyla anlatabilmek. Bu da nasıl olacaktı? Yazıya dökerek. Bugün 200’ün üzerinde kitap yayınladık. Ve artık birtakım insanların Ermenilerle ilgili, dolayısıyla Kürtlerle ilgili, dolayısıyla o kültüre bağlı ilgili başka konularda ilk uğradıkları yerlerden biri biziz. Biri de Agos gazetesi -evet, İstos da var- ki bunlar hep Aras’ın bağrından çıktı. Bugün ise geldim, baktım, arkadaşımız kitap getirmiş, imzaladım.

 

Demek istediğim, attığınız adımı küçümsememek lazım. O bir adım sizi ileride ikinci, üçüncü adımlara yöneltebilir veya sizin atamadığınız adımlarınızı başkaları rahatlıkla tamamlayabilir.

 

İrini Dimitriyadis: Ben söyleyecektim, siz önce davrandınız.

 

25 yıldır insanların paylaşabileceği bu platform var. Dergiler… Paros da var, evet. Libra var, Rıfat Bali, oradan çok güzel yayınlar çıkıyor…

 

Benim söylemek istediğim başka bir şey daha var: Anadolu üniversitelerinde inanamayacağımız kadar muazzam bir hareketlenme ve ilgi var bu konulara. Bir sürü tez yazılıyor.

 

Biz bunu yapabilecek son nesiliz. Şu nesil, son nesiliz. Ve muazzam bir yük veriyor bizim omuzlarımıza bu. Bir sonraki nesle, neslin araştırma yapabilmesi için altyapıyı oluşturmaya başlamamız lazım ve onun sinyalini vermemiz lazım.

 

Ben kitabı yazarken bir baktım ki bir bilimadamı var aramızda ve sırf Yunanca yayın yapmış. Yazarken o kişiye, internete girdim, baktım; Konya üniversitesinden biri, Ruhban okulu için bir tez hazırlamış ve bütün yayınlarını okumaya çalışmış. Mail yazdım ve hemen cevap geldi bu öğrenciden: “Hocam ne büyük güçlük çektim”. Yani düşünün, bu kişi İstanbullu ve sırf Yunanca yayınlıyor ama kitapları bile tam bir koleksiyon olarak İstanbul’da yok. Benim kitap için Selanik’e gitmem gerekti, Selanik’te altı ay kalmam gerekti. Orada birileriyle çalışmam gerekti. “Bu İstanbul’da yapılabilecekken niye yapmıyorsunuz” dedi. Bizim toplumun da bunu fark edip bunları derleyip toplayıp…

 

Benim tek bir hayalim var. Bu gibi eserleri derleyecek bir kütüphane, bir referans merkezinin kurulması. Özellikle de dijital çağda bunu yapmak gayet kolay. Artı, bundan sonra yayınlanacak kitaplar için bütün bu yayınları yapan kişilere birer kitap hediye edin, demek, onların da seve seve yapacağı bir şey. Öyle bir referans merkezi olsun ve daha sonra gelişsin. Çünkü gerçekten üniversitelerde de çok güzel tezler çıkıyor. Ve Anadolu’yu da küçümsemeyelim. Çok da ilgililer, çok da güzel işler çıkarıyorlar. Ona altyapı hazırlamamız lazım. Benim gelecek için düşündüğüm nokta o.

 

Mıgırdiç Margosyan: Biz bu arada, bir gayretle bir ‘Gavur mahallesi’ belgeseli de yaptık. Çünkü attığınız o adım, biraz evvel de söylediğim gibi, çok önemli. Şimdi Gavur mahallesi kitabının yanı sıra o kadar iyi tanınıp biliyor ki artık internete yazdığınızda bir buçuk saatlik bir belgeselle, bütün geçmişiyle, karşınıza çıkıyor. Yani o ilk adımı devam ettirmek lazım.

 

Size kesinlikle katılıyorum. Benim ile ilgili de bir hayli çalışma var; üniversitelerden geliyorlar, röportaj yapıyorlar, ben de onlara dilimin döndüğü kadar bir şeyler anlatıyorum, sonra gidiyorlar tez hazırlıyorlar. Ama hazırladıkları tezlerle ne kadar başarılı oluyorlar, bilmiyorum.

 

İrini Dimitriyadis: Kitaplaşmış çok iyi tezler var Hocam son zamanlarda…

 

Dinleyicilerden: Mıgırdiç Bey, konuşmanızda, Ermenistan’daki Ermeniler ile buradaki Ermeniler arasındaki iletişimsizlikten bahsettiniz. Onun yanıtını o arada verdiniz mi, kaçırdım mı, bilmiyorum…

 

Mıgırdiç Margosyan: Oradaki Ermeniler ile buradaki Ermenililer arasında değil oradaki halk ile buradaki halkı kast etmiştim.

 

Ben şimdi bir şey söyleyeyim… Yıllar önce bir vesileyle Ermenistan’a gittiğimde oradaki gazetecilerle konuştuk, ettik. Ama oraya gitmeden önce Kars’ta bizi misafir ettiler ve Kars’ın müze müdürü bizi Ani harabelerine götürdü. O zaman ‘Ani’ harabeleri değil de ‘Anı’ diye yazıyordu. Neyse… Orada, Mimarlar Odasından davet eden iki genç hanım beni biliyorlar, onun dışındaki yaklaşık 50-60 kişilik mimar grubu tanımıyorlar, bilmiyorlar, ben de onları tanımıyorum filan… Oradaki müdür bey başladı anlatmaya Ani harabelerini. Ama baktım, Ani harabeleriyle ilgili, Ermenilerle ilgili hiçbir şey söylemiyor, hem onu söylemiyor hem de sonra, birdenbirde, nasıl olduysa söz döndü, dolaştı, işte bu “biliyorsunuz biz bu Ermenileri askere göndermiyoruz, hepsi zengindir, kuyumcudur” falan filan… Ben de sizin gibi gülmedim ama dayanamadım; “Müdür Bey bakın, biz burada harabeleri görmeye geldik, bunları anlatmanız gerekiyor, siz Kars’ın koskocaman müze müdürüsünüz” derken “nasıl geldiniz buralara” dedim. Ermeni olduğumu söyledim. O da herhalde art niyetli değildi, yaptığının hoş olmadığını söyledi. Biz kalktık onun üzerine, başladık Ani harabelerini gezmeye. Bu sefer de kalıntılar üzerindeki yazıları ben okuyorum. İşte bu kilisedir, şudur, budur…

 

Söylemek istediğim tanıdıkça, yakından iletişim içinde oldukça dünyanız değişiyor. O dışladığınız şey sizi içerisine alıyor.

 

Dinleyicilerden: Bir şey daha soracağım, zaten asıl sorum buydu. Ekonomik boyuta hiç değinilmedi ama Türkiye ortalama 100 yıllık bir geçmişe sahip. Ondan önce Ermenilerin, Rumların durumunu biliyoruz. Fakat Koç gibi Sabancı gibi Türkiye zenginlerinin asıl varlık nedenleri Ermenilerin ve Rumların yerlerinden edilmişliklerine bağlanıyor resmi olmayan tarihte. Biz böyle okuyoruz çünkü sürece baktığımızda gerçekten, kent tarihine baktığımızda, daha kırsal topluluk Anadolu insanı. Gerçek üretim alanlarında olan kesim belli. Yani kültürel uluslaşmanın yanı sıra tabii bu da uluslaşmayı kapsıyor belki; yeni zengin sınıf yaratmak, zengin sınıfın el değiştirmesi meselesini nasıl anlatırsınız? Bugün hala devam eden inatçı kinin resmi düzeydeki nedenlerinden biri de bu mu? Yani mesela işin bu boyutuyla bir ilintisi var mı, bu ekonomik yapıyla? Bunlar açığa mı çıkar her şey açıklıkla konuşulduğunda gibi böyle şeyler var kafamda…

 

Eli Arditi: Bir katkı ve fikir olarak… Ben konuşmamın başında da söyledim. Bizim gençlerimizin çoğunun, aynı şekilde benim bildiğim Rum vatandaşlar da, ekonomik durumdan dolayı yurtdışına gitmeleri gibi bir durum var. Her toplumda olduğu gibi zenginler de var ama bütün toplumun geneline yaymak doğru değil. Yani bankerler de var Osmanlıda, Cumhuriyet zamanında da var. Hocalarım daha iyi bilir, en başında Rum ve Ermenilerden sermaye alınıyor, daha sonra Yahudilere geçiyor, sonra oradan da alınıyor ve bu devamlı el değiştiriyor. Şu anda hatta bu ekonomik krizde geçen bir tweeti vardı Ermeni bir dostumuzun: “Bugüne birkaç gayrimüslüm bıraksaydınız, tekrar varlık vergisi koyabilirdiniz” diye latife yapan tweet atmıştı. Sonuçta çeşitli toplumlarda, varlık vergisi gibi olaylarla, sermayeye cebren, bir şekilde el koyup el değiştiriyorsunuz insanların istekleri dışında. Tabii benim bildiğim; bu toplanan para sonra Amerika tarafından talep ediliyor. İsrail devleti kurulunca, Türkiye İsrail’i tanıyınca, bir şekilde bu talepten vazgeçiliyor…

 

Onun dışında Hocama katkıda bulunmak istediğim bir konu -işim ve mesleğimden dolayı. Türkiye’de Ani harabelerinden bahsetti, Diyarbakır’dan bahsedildi, burada Yeldeğirmeni var… Türkiye’nin çeşitli yerlerinde, hatta bazı şehirlerinde nüfusunun nerdeyse yarısı Rum veya Ermeni olan -Yahudiler tabii nispeten daha az, bir tek Selanik’te çoğunlukta- bölgeler var. Örneğin onları tanıtmaktan bahsediyoruz.

 

Biliyorsunuz beş yüz kadar sene evvel İspanya bizi vatandaşlıktan çıkarmıyor fakat “ülkeyi terk edin” diyor, benim atalarım buraya geliyor. Ama aynı İspanya, akıllı davranıyor, “ben bir turizm alanı yaratacağım” diyor ve Avrupa ve Amerika’dan getireceği turistler düşüncesiyle eski yollar çiziyor ve sokaklara işaretler ekliyor. Mesela şuradaki caddede olsa sinagog olabilirdi. Bizim değerli bir hocamız vardı, hocaların hocası Yomtov Garti, üç dönem vakıfta yöneticilik yaptı. “Bir bahçeye ya da parka ismi verilsin” dedik, hala belediye bize cevap verecek. Fas da aynı şekilde fark ediyor, isimler veriyor. Şu anda yaşam olmamasına rağmen, ülkeyi bu isimleri kullanarak turizme açıyorlar. Türkiye’de bakıyorsunuz, Bursa’da büyük bir mahallemiz var, hiç bilgisi yok. Kayseri’de mesela kilise var, çok güzel ki Kayseri nüfusunun mesela bir dönem yarısı… Aynı şekilde Kapadokya’ya gidiyorsunuz, yine öyle. Halbuki bu isimleri değiştirseler; kilise sokak, sinagog caddesi diye ya da işaretler konulsa, bugün insanlar birazcık daha pozitif bakıp fark edip en azından içiçe yaşamayı öğrenebilirler. Ama siz sanki hiçbir yaşam olmamış gibi yaparsanız yapacak bir şey yok. Şu bakın, Sözcü gazetesinde bir haber var. Size de göstermek istiyorum. Ekrem İmamoğlu seçimi kazandığında Yunan basını “İstanbul’u kazandık” diyor. Esenyurt belediye başkanı da diyor ki “Ekrem İmamoğlu nereli? Trabzon. İşte bakın bütün Yunanlılar İstanbul’u kazandık diyor.” Sonuçta bunlar toplumu manipüle eden kişiler, toplumu harekete geçirecek veya yönetecek kişiler, böyle bir demeç veriyor. Mesela diyoruz ki “bu iş çok basit”. Trabzon’nda mesela Sümela manastırı var, iki tane din adamı koyun oraya, bakın havası değişir. Bakın iki papaz koysanız hiçbir şey olmaz, dünyanın sonu değil, kimse de din değiştirmez. Ama maalesef insanlar bunlardan korkuyor. Neden korkuyor, bilmiyorum. Sümela manastırı ibadete açılsa ne olur, açılmasa ne olur? Turizme katkısı olur. Gidip Rize’ye Ayder ovasında bir sürü taş bina yapacağınıza mesela, Sümela manastırında veya Ani harabelerinde mesela… Benim bildiğim senede bir kez yapılıyor, hatta haç konulmamıştı, sonradan haç konuluyor. Yani oralarda hiç gayrimüslim yaşamamış gibi düşünmek yanlış bir şey. Bugün Van’da, Diyarbakır’da da aynı şekilde. Ülkeye de ekonomik olarak katkısı olacak bu işin. Kutsal kitapta da baktığınızda, bir sürü yer ‘Küçük Asya’ (‘Asia Minor’) dediğimiz yerde. Yurtdışından topluluklar geliyor, “şurası kilise” diyorsunuz, “cemaat?” diyorlar, cemaat yok, kalmamış. Kalmadığı gibi burada daha önce cemaatin yaşadığına dair emareler de yok edilmeye çalışılıyor maalesef.

 

Dinleyicilerden: Eli kardeşimin düşüncelerine katılıyorum. Hiç aklıma gelemeyen bir şeyi şu anda kafamda canlandırdı: Kuruluşunuzun belediyeler nezdinde ağırlığını koyması gerekiyor. Şöyle ki sokaklar ya da parklar, buralarda yaşamış değerli insanların adlarıyla neden adlandırılmasın? Ufak ufak dahi olsa ağırlığımızı koymaya başlamamız gerekir. İyi bir noktaya değindiniz.

 

Mıgırdiç Margosyan: Bana kalırsa bizim ülkemizde özellikle yaşayan bir kişinin ismini bir sokağa vermek, ona yapabileceğimiz en büyük kötülüktür. Bunu bizatihi yaşamış biri olarak söylüyorum. Gavur mahallesinde benim yaşadığım sokağa hasbel kader benim ismim verildi. Başıma geleceği çok iyi biliyorum. Benim kafamın şekline bakmayın, yamuk yumuk ama aslında daha bu işe soyunduklarında nereye varacağını biliyordum. Fakat arkadaşlar sağolsun, uygun görmüşler, bana da emrivaki yaptılar ve ismimi sokağa verdiler. Sonra o tabela atış poligonuna döndü. Kafasına esen ateş etti, delik deşik oldu. Sonra yerle yeksan oldu. Ve sonra Gavur mahallesinin kendisi de kalmadı. Bu trajedileri yaşıyoruz. Onun için naçizane tavsiyem; günün birinde bir derse ki “isminizi sokağa…” aman ha, sakın böyle bir işe kalkışmayın çünkü ben bunun acı tecrübesini yaşadım.

 

Dinleyicilerden: Barış Ünlü’nün ‘Türklük Sözleşmesi’ kitabını okuyoruz, küçük bir kadın okuma grubumuz var. Gayrımüslimlerin nelere maruz kaldığını, Türklüğü inşa etme adına neler yaşatıldığını okuyoruz. Bir şekilde bu ideolojik duruşu kuran ve bu nefretin, bugüne halen canlı biçimde -ki Sözcü gazetesinde çıkan haber bu nefreti üretmenin başka bir biçimidir sadece, kaç yıl geçmiş olmasına rağmen… ‘Türklük Sözleşmesi’ başlığı, belki okumamış olanlar vardır; gayrimüslimlerin nelere maruz kaldığını, geç Osmanlıdan bugüne, iyi tarif eden bir kitap. O anlamda benim ait olduğum, göründüğüm bir kitleden bir kez daha utanç duymamı sağladı ve sizlerle biraraya gelmekten çok mutluluk duyuyorum bugün. Bu ‘Türklük sözleşmesi’nde kurulan hadiseyi göstermek kolay görünmüyor gerçekten. Bu karşılaşmaların daha sık olmasını rica ediyorum. Bunu bir soru değil bir talep olarak iletiyorum. Okudukça, bildikçe, bu maruz kalınanları, nefreti, şiddeti gördükçe utanç duyuyorum kendi adıma. Daha çok karşılaşma talep ediyorum.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Son soruları alalım… Birkaç dakika size de söz verip kapatacağım.

 

Dinleyicilerden: Az önce İrini Hanım “güzel şeyler de oldu” dedi. Onunla ilgili de haber vereyim. Belki, buradaki arkadaşlarda biliyor. Yine bir Avrupa Birliği projesiyle gençler, Almanya, Fransa, Ermenistan ve Türkiye’den gençler, altışar ay arayla ülke ziyaretleri yaptılar. Benim oğlum da bu proje kapsamında Marsilya’ya gitti, Berlin’e gitti, Ermenistan’a gitti, Erivan’a gitti. En sonunda da burada yapıldı. Bu dört ülkenin gençleri “birlikte neler yapabiliriz, diyaloğu nasıl geliştirebiliriz” düşüncesiyle Almanya ve Fransa’nın barışma sürecini örnekleyerek Türkiye ve Ermenistan arasındaki süreci irdelemişler. Bu arada kapanışı da burada yapıldı, ortak sergi açıldı. Çok etkileyici ve heyecan vericiydi. Bu sayede ben de Ermenistan’la ilgili birkaç anı dinleyebildim. Bu güzel haber.

 

Bir de sorum var: Az önce 1963’teki problemle bağlantılı olarak “ne ilgim var Kıbrıs’la” dedi ya Yorgo Hoca. Buradaki Rumlar için Yunanistan, Ermeniler için Ermenistan, Yahudiler için İsrail ne ifade ediyor? Yani İsrail, Yunanistan, Ermenistan, bizim buradaki ortak sorunumuza nasıl yaklaşıyor? İyi mi kötü mü? Belki müdahil olmasalar Türkiye de daha asli bir unsur olarak mı görecekti?

 

Tanay Sıdkı Uyar: Şimdi sizden de kısaca son sorumuzu alalım.

 

Dinleyicilerden: Bu karşılaşmalar, uğraşlar anlamlı ama çok temel bir şey göz ardı ediliyor. Ulus-devletler kurulurken bir ‘bizlik’ üzerine inşa ediliyor. Barış Ünlü’nün kitabı da bununla ilgili bir kitap. Ama bu bizliği çok sorgulamadığımızı düşünüyorum. Hani yumurta tokuşturma hesabı da oradan çıkıyor. İlk önce bizi inşa edip biraz daha şehirli olanları, aşinalık kazananları, kültürlü olanları dışlamıyorlar. Ama mesele bu değil. Çok sevdiğim bir söz var “Türklerin dini devletidir” diye. Bizim sorgulamamız gereken temel şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Bir devlet inşa edildi ve o devlet gayrımüslimleri yok saydı, sürdü, bu coğrafyaya ait olmadığını iddia etti gayrimüslimlerin ve bütün yeni nesiller bu önkabulle yaşıyorlar. Bir Burgazada belgeseli vardı, orada birçok Türk arkadaş gençlik hikayelerini anlatıyordu, güzel bir belgeseldi ama arkadaş, Rumlar, Ermeniler bu coğrafyadan gönderilirken nasıl bir refleks gösterdiniz? Bugün Kürt illerinde yaşanan sorunlara biz nasıl bir refleks gösteriyoruz? Bizim bir bizlik duygumuz yok. Bu duygunun inşa edilebilmesi ancak yeni bir paradigma kurularak mümkün alabilir diye düşünüyorum. Mıgırdiç Margosyan’a da bu paradigma ilgili bir öngörünüz var mı, umudu var mı, bunu sormak istiyorum.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Evet, teşekkür ederiz. Sorular bitti, şimdi bir tur yapıp kapatalım.

 

Eli Arditi: Tamamıyla benim şahsi fikrim… Dünyada yaklaşık 200 türlü devlet var. Bir sürü Hıristiyan devleti var, bir sürü İslam devleti var, Yahudi devleti tek bir tane var. Dolayısıyla ben şahsen Yahudiyim ve Türk vatandaşıyım ama İsrail de benim için çok değerli bu sebepten. Ayrıca şöyle bir şey; yüzyıllardır ülkesizlikten gelen bir sıkıntı var atalarımızın yaşadığı -Avrupa’da da, Arap ülkelerinde de, her kesimde. Bugünkü şartlarda bu değişti. Ben kendimi şanslı bir nesil olarak hissediyorum İsrail’in kuruluşuna şahit olduğum için. Hatta size şöyle bir bilgi vereyim: Ben şurada doğdum, Atatürk lisesinin oradaydı evimiz, küçükken orada oynardık ve hep beni “korkak Yahudi korkak Yahudi korkak Yahudi” diye… Sonra bir gün, çok daha küçüğüm tabii, 61’liyim ben, 67 savaşı oldu. Biliyorsunuz o savaşta İsrail ordusu Mısır ve Suriye’de bir ilerleme kaydetti ve durum bir anda değişti. Çocukluğumdan hatırladığım; o “korkak Yahudi” ifadesi bir anda değişti, tamamıyla ortadan kalktı. Benim için çok pozitif bir şeydi bu. Dünyada tek bir Yahudi devleti var, o da İsrail yani bizim farklı bakmamız pek mümkün değil. Belki çok çok apolitik olabilir, benim gibi ortada olan kişiler olabilir, tamam, ben İsrail vatandaşı değilim ama hepimizin bir bağı mevcut.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Son sözlerinizi de alalım…

 

Mıgırdiç Margosyan: Son sözlerimizi alalım ama kesinlikle son sözümüz olmasın.

 

Kesinlikle size katılıyorum; yeni bir paradigma lazım. Bu paradigmanın çıkışı eğer ‘biz’lerden ve ‘siz’lerden başlıyorsa problemin kendisi zaten orada. Çünkü ‘biz’ olabilmeniz için de muhakkak ‘siz’ veya ‘onlar’ın olması gerekir. Veya ‘onlar’ın olduğu yerde siz ancak ‘biz’ olabiliyorsunuz. Bütün mesele ‘biz’ ve ‘siz’in çizgisini kırabilmek, o atlama taşını aşabilmektir. Bunu beceremediğiniz zaman herkes kendi bildiği yoldan devam etmeyi aynı zamanda kendini koruma refleksi de olarak görüyor. Benim şahsen çıkış noktam şu: Dini inanç konusunda herkes inançlara saygılı olmalı. Benim ne “onlara karşı” ne de “onların bana karşı” diye bir nitelemem mevcut değil. Şöyle diyorum, klasik, “Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna”. Bu inanç doğrultusunda eğer siz kendi doğrularınızı başkalarıyla paylaşmak isterseniz, paylaşırsınız. Ama sizin paylaşmak istediğiniz doğrular başkalarına ters geliyorsa o zaman zaten kendiliğinden bir problem çıkıyor. Bütün mesele, ‘biz’ ve ‘siz’i oluşturan o zihniyeti, o atomu parçalayabilmek. Biz bunu parçalamakta hep zorlanıyoruz. Herkes nalıncı keseri gibi kendine yonttuğunda mesele orada çıkıyor.

 

Burada kime görev düşüyor? Yorgo Hocam gitmeden söyledi, dilegetirilir sık sık: ‘Hoşgörü’. Siz ‘hoşgörü’ gibi kavramı kendinize layık görüyorsanız zaten problem halledilmeyecek duruma gelmiştir. Çünkü hoşgörünün karşılığı bir yerde ister istemez horgörü oluyor. Dolayısıyla biz o atomu parçalamak için, bunu olgunlaştırmak için elimizden geldiğince adımlar atacağız.

 

Son günlerde yaşadığımız bir olayla noktalayım. Burada veya başka yerde, yanyana gelip bir sürü şey konuşuyoruz. Bana kalırsa konuştuğumuz şeylerin yüzde sekseni çöp. Konuşmamamız gereken şeyleri konuşuyoruz. Yani ben sizin, siz benim kimliğimden konuşuyoruz, camiiden, minareden bahsediyoruz. Bunlarla ne işimiz var? Konuşmamamız gereken şeyleri konu ediniyoruz ve birbirimizi demokratız, ilericiyiz, gericiyiz diye yaftalıyoruz. Geçenlerde o zihniyetin en bariz, en utanç verici örneğini yaşadık. Sultanahmet’te bir Ermeni çocuk Müslümanlaştırıldı. Biliyorsunuz değil mi? Bilenler bilmeyenlere anlatsın, fazla zamanınız almayayım. Mesele o tepki meselesi değil. Siz aynı konuyu tekrar tekrar yaşıyorsanız demek ki o tepki bir yere kadar gelmiş oluyor. Ve ben gerçekten on üç yaşındaki o çocuğun o biçareliğini yaşadım. Bunun Ermeni, Türk, Kürt, Laz olması hiç mi hiç umurumda değil. Siz bir çocuğu alıyorsunuz, reklamınızı yapar gibi, üstelik bir de dekan olarak getiriyorsunuz Sultanahmet meydanına ve onu orada Müslüman katına çıkarıyorsunuz. Ve bu toplumda, istisnalar vardır, çıkmıyor demek fazla kötümserlik olur ama, ses seda çıkmıyor. Ben yemedim, içmedim o vatandaşımız için “kim bu adam” dedim. Nereli çıktı biliyor musunuz? Diyarbakırlı. Bunu bir vesile ile söylemiş olayım, sözlerime bir nokta koyayım. Teşekkür ediyorum.

 

Tanay Sıdkı Uyar: Bu saate kadar ayırdığınız zaman için teşekkürler. Güzel bir toplantı oldu. Benim söyleyeceğim şu: İnsanların şuraya doğmuş olması, şu dinden olması önemli değil. Birlikte yaşamak istiyorsak kimin çoğunluk olduğuna bakmadan oturup birlikte konuşup hepimizin bilgi, beklenti ve talepleri ile sorunları tanımlayıp uygulanabilir şeyler sunması, bizi çözümden yana yapar. KADOS olarak elimizden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyoruz, sizlerden de bu yöndeki önerilerinizi bekliyoruz.

 

Hepinize teşekkür ederiz.

 

 

***********

TANAY SIDKI UYAR

 

Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Anabilim Dalı’nda ve doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Anabilim Dalı’nda tamamladı. Kocaeli Üniversitesi’nde yardımcı doçent ve Marmara Üniversitesi’nde yenilenebilir enerji konusunda doçent oldu. Halen Marmara Üniversitesi’nde yenilenebilir enerji profesörü olarak Enerji Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmektedir.

Boğaziçi Üniversitesi Müh. Fak. Elektrik ve Nükleer Mühendisliği Bölümleri Öğrenci Asistanı (1975-1980), Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Oda Müdürü (1976-1978), Atatürk Kültür Merkezi Sahne Işık Şefi (1979-1980), TÜBİTAK Gebze Araştırma Merkezi’nde Uzman Araştırıcı (1981-1994) olarak çalışmıştır.

Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS) Yönetim Kurulu Başkanı, EUROSOLAR (Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği) Başkan Yardımcısı ve Türkiye Yenilenebilir Enerji Birliği Başkanı, WWEA (Dünya Rüzgar Enerji Birliği) Başkan Yardımcısı, WBA (Dünya Biyoenerji Birliği) Başkan Yardımcısı, INES (Küresel Sorumluluk için Mühendis ve Bilim İnsanları Uluslararası Ağı) Üyesi, Türkiye Çevre Platformu ve Temiz Enerji Platformları Koordinatörü ve BSNN (Karadeniz Gönüllü Çevre Kuruluşları Ağı) Yönetim Kurulu Başkanıdır.

2011 yılından itibaren, her yıl EUROSOLAR Türkiye tarafından İstanbul’da düzenlenen, Uluslararası %100 Yenilenebilir Enerji Konferanslarının yürütücülüğünü üstlenmektedir.

YORGO İSTEFANOPULOS


Kadıköy’de, 1800’lerin son çeyreğinden beri Moda’da ikamet eden bir ailenin evladı olarak 1944 yılında dünyaya gelmiştir. 1956 yılında Özel Moda Rum İlkokulunu birincilikle bitirdi. Ortaokul ve lise eğitimine devam ettiği Zoğrafyon Rum Erkek Lisesi’nden yine birincilikle mezun olmuştur. 1962 yılında, Amerikan Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulu’nun giriş ve burs sınavlarında başarılı olarak Mühendislik Fakültesinin Elektrik-Elektronik Bölümü’ne kabul edilmiş ve 1967 yılında mezun olarak okul birinciliğini ödülünü Fizik Bölümünden arkadaşı Avedis Hacınlıyan’la paylaşarak almıştır. Lisansüstü eğitimine burslu olarak kabul edildiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki MIT Massachusetts Institute of Teknology’de devam etmiş ve 1969 yılında Elektrik Elektronik Yüksek Lisans derecesini, 1972 yılında ise Doktora derecesini almıştır.

1972 yılında Robert Kolej’den ulusal bir kuruma dönüşen, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başlamış ve 1981 yılında Doçent, 1988 yılında ise Profesörlüğe yükseltilerek erken emeklilikle ayrıldığı 2005 yılına kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve devam etmiştir. Bu süre zarfında Elektik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkan Yardımcısı ve Bölüm Başkanı, Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Enstitü Müdürü olarak idari görevler üstlenmiştir.

1985-1986 yılları arasında, Amerika’daki Ohio State Üniversitesi’ne araştırma yapmak ve ders vermek üzere konuk öğretim üyesi olarak çalışmıştır.

1985 yılında, günümüzde Mekatronik olarak bilinen bilim dalında “Sistem ve Kontrol Mühendisliği” adı ile disiplinler arası bağımsız bir Yüksek Lisans Programı kurmuş ve bu programın Anabilim Dalı Başkanlığını 2005 yılına kadar yürütmüştür. Bu program ülkemizde bir ilk olup benzer disiplinler arası programlara örnek olmuştur.
Bu 33 yıl süresince Elektrik-Elektronik Bölümü’nde 60’a yakın Lisans Bitirme projesine, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde, Sistem ve Kontrol Mühendisliği ve Biyomedikal Mühendisliği Anabilim Dallarında toplam 45 adet Yüksek Lisans Tezi ve 12 adet Doktora Tezinin danışmanlığı ve yürütücülüğünü yapmıştır. Bu çalışmalardan 26 makalesi saygın hakemli uluslararası dergilerde yer almış, 5 uluslararası kitapta birer kitap bölümü yayımlanmış, bunun yanı sıra 37 farklı uluslararası hakemli konferansta ve 39 ulusal hakemli konferansta bildiri sunmuştur. Ayrıca 8 adet proje tamamlayarak 8 bilimsel rapor hazırlamıştır.

2005 yılında Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’ne Dekan olarak atanmış, 2012-2014 yıllarında Rektör Danışmanı ve yeni kurulan Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Yardımcısı olarak görev yapmış ve 2015 başında Rektör Yardımcısı seçilmiştir. Bu görevi 2017 yılı Mayıs ayına kadar devam etmiştir. Aynı zamanda 2015-2017 yıllarında Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekan Vekili olarak Dekanlık görevini üstlenmiştir.

Halen Işık Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü ve Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

1991 yılında yapılan Vakıf seçimlerinde Kadıköy Rum Ortodoks Cemaati Kiliseleri, Mektepleri ve Mezarlığı Vakfında Yönetim Kurulu Başkanı olarak seçilmiştir ve bu görevi 28 yıldır aynı başkanlık sıfatı ile sürdürmektedir.

31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimlerde Caferağa Mahallesi Muhtarlığı Muhtar heyetine aza olarak seçilmiştir.

MIGIRDİÇ MARGOSYAN


23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek Mahallesi’nde (Gâvur Mahallesi) doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1966-1972 yılları arasında Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğret-menliği yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Marmara gazetesinde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü Mer Ayt Goğ-merı [Bizim Oralar] adıyla kitap haline getirildi (1984). Aras Yayıncılık tarafından basılan Gâ-vur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Bile